Karanlık.
Yaprağı dökülmüş ağaçlara rağmen gölgeliğin eksik olmadığı dar ve uzun bir yol. Sis, simsiyah toprağın içinden hiç olmayacak kadar berrak bir renkte yükselirken bu renge tezat oluyordu ortamın kasveti.
Aynı toprağa sımsıkı bastı Melez'in Oğlu. Yalnızdı ama siyahın içindeki beyaz olarak yalnızdı. Boynundan elmacık kemiklerine kadar akan ter, bir an bile beklemeden bağrına doğru iniyor, üzerindeki kıyafeti ıslak bir bez parçasına dönüştürüyordu. Bir kuzgun, rengi bozuk semada çığlık attı. Ve hemen ardından, kurak dallara konmuş diğer hemcinsleri aniden kanatlanıp, aynı yörüngeye uçtular. "Düşün... Düşün..." dedi kendi kendine. Göğüs kafesi hızla inip, kalktığında, önündeki iki yol ayrımına baktı. Biri bomboş bir vadiye kadar gidiyor, bir diğeri olduğundan da karanlık ve engebeli ormana iniyordu. "Av ve avcı. Av ve avcı. Av ve avcı..." defalarca tekrar etti. Tercih ettiği yola göre ya av olacaktı ya da avcı.
Hemen arkasında duyduğu hırıltılı bir sesle ensesinden aşağı titrediğini hissetti. Bekleyecek zamanı da yoktu. Sağ yolu seçti. Şu anda onu kovalayanın ne olduğunu görmeme sebebi, zaten ağaçlı bir yerde olmasıydı. Açık alana çıkarsa en azından avcısını da görebileceğini düşündü. Koştu. Oldukça emin adımlarla ilerlerken dudaklarını mıhlayarak koştu. Babasınınki gibi bal rengi olan gözleri, en az onunkiler kadar alevle yandı.
Adımları öyle hızlıydı ki, onu kovalayan hışırtıları bile duymuyordu artık. Nihayetinde durdu. Geldiği yöne yeniden bakmak için, usulca döndü. İnip, kalkan göğsü bir an için durduğunda, kastığı çehresini serbest bırakmıştı ki, ensesini aniden kavrayan bir el, hışımla çektiği bedenini sertçe vurdu yere.
"Öldün!" diye bağırdı Ebyaz. İşaret parmağını ona doğru uzatıp, bir kez salladığı sırada yerde şaşkınlık içinde uzanan oğlundaydı gözleri. "Neden bu yolu seçtin?"
Mahz, babasının seçtiği bir parkurda yeniden başarısız olmanın hüznünü yaşarken ne diye yanlış yolu seçmiş olduğu merak etti. Öfkelendi de. Yattığı yerden doğrulup, oturduğunda, anlık olarak sızlayan omzuna koydu bir elini. "Diğer yol, avcıların tuzak kurabilmesi için mükemmel bir tercihti." İtiraz eder gibi bir açıklama yapıverdi.
Gelen cevaptan sonra bir süre daha baktı oğlunun gözlerine. Görebiliyordu tüm duygularını. Öfkesini, şaşkınlığını, hüznünü... En çok da özlemini görüyordu. Bir an önce gitmek istediği bu yerde en iyisi olabilmek için, eğitiliyordu. Çabucak öğrenmesi gerektiğini biliyordu. "O halde, neden o yola gitmedin?" diye sorduğunda, iki yanında kaldırdı kollarını. "Neden bir avcının avı olduğunu bu kadar benimsedin?" Yüzündeki tüm mimikleri aniden gevşedi gencin. Babasının ona uzattığı eli sıkıca kavradığında, zorlanmadan ayağa kalktı. "Açık alandasın. Evet, en azından seni av yapmak isteyen şey de birebir meydanda olacak ama sen de fazlaca açıkta olacaksın." Parmağını göğe kaldırdı. Dairesel şekilde uçan yırtıcı kuşlar konu başlığı olmuştu şimdi de. "Buradaki her şey ama her şey hem av hem de avcıdır. Unutmaman gereken tek şey var ki; zayıf olan önce ölür."
"Ama onlar sadec-"
"Ama onlar sadece basit kuş değil." Gülümsedi. "Onlar, tepede uçup, ölmek üzere olan bir av arayan beleşçi avcılar. Bir akbaba gibi."
"Akbaba mı?" Çattı kaşlarını. "O ne?"
Bu masum soru, öylesine mest etmişti ki içini... Neredeyse kendisiyle aynı boya ulaşan oğluna dönüp, baktı. Yüzünde, annesinden imza olan ufak tefek çilleri hayranca izleyip, kalbinde özlemini sürdüğü kadını getirdi gözlerinin önüne. Bal rengi gözleriyle öyle güzel yakışıyorlardı ki, baktıkça bakası geliyordu. Hafif kıvırcık siyah saçlarıyla da Naime'yi düşündü o an. O da böyle kıvırcıktı... Mahz'ın koluna destek tokadı vurdu, Ebyaz. Geldikleri yola geri dönerken hemen yanına koşar adımlarla ilerledi oğlu. "Dünyada avcı bir hayvan. Leş düşkünü, pis kokululardır."
"Akatriel gibi mi?"
Hiç düşünmediği ve beklemediği bu cevap karşısında şaşkınlıkla aniden kaldırdı kaşlarını. Gülmemek için kendini tutmak istese de, "Şşt!" diye söylendiği sırada işaret parmağını dudaklarının üzerine koyduğu an, daha fazla dayanamayıp, kahkahayla güldü. "Dünya'ya gittiğimizde, ne zaman olur bilemem ama meleklerle yolunuz kesişecek. Bunu bir meleğin yanında söyleme sakın."
Gelen bir öğütü daha zihnine not ederken yavaşça salladı başını. Yine de aklına oturmayan bir şey vardı ve sormadan etmek istemiyordu. "Bu kişi, kibri yüzünden karanlığa çekilmemiş miydi? Ona akbaba benzetmesi yaptığım için, herhangi bir ceza alır mıyım?"
"Hayır tabii." Gülümseyerek önüne döndüğünde, uzun zamandır göremediği melek dostlarını düşündü. Dünyayı özleyen sadece Mahz değildi... Daha önce anlattığı herkesi görmüş, onlarla yaşamış, yıllarını geçirmiş birisi olarak oğlundan da çok özlüyordu. Kalbi birden fazla şey için çalışacak kadar büyük değildi... Sevdiği kadının özlemi, iyi olup, olmadığının düşüncesi... Uriel, Erelim ve Labezerin... Bu ani kayboluşları hakkında ne düşünüyorlardı? Olayı çoktan çözdüklerine emindi; meleklerin her biri zekiydi. Peki bunun sonucunda, yasak olan bu olayda onlara yardım eden Esme ne durumda olacaktı? Özge ve Ferda nasıldı? Hatta... Son zamanlarda sağlığı kötüleşen Melis Hanım... Hâlâ yaşıyor muydu acaba?
Göz ucuyla oğluna bakarken dünyaya vardıklarında, nasıl bir şeyle karşılaşacağını düşündü. Dünyada 2030 yılı olmalıydı... On yıl önce Ouroboros ile alemler arası bağa ve kendilerinin karanlık olanı bozması gibi, yapılanın üzerine yeniden bir Karanlık Bağ oluşturulmaması adına Mühür Bağı yapmışlar; böylece her türlü tehlikeye kanla kilit vurmuşlardı. Bunu yapan kişi ölene kadar devam edecek bu kilitten sonra dünyaya geçiş yapamayanlar olduğu gibi, dünyadan diğer aleme geçiş yapacak varlıklar da olmayacaktı. Sadece şeytanlar ve melekler... Sadece onlar, yaratılışsal farkla bu perdeden bağımsızdılar. İşte tam bu yüzden hem Açelya hem de Mahz büyük hedef halindeydi.
Baş Meleği Uriel yerleşti zihnine... Emanet Kızı'nı kendinden bile korumuş meleğinin, bu görevi profesyonelce devralacağına emindi.
"Baba?"
Düşünceleri aniden sallanan Ebyaz, Mahz'a baktı mimiklerini değiştirmeden. "Melekler gaddar değiller," dedi şefkatle. "Heybetlerinden iliklerin titrer, her hareketlerine gizliden veya açıktan hayranlık beslersin... Her şeyi sadece iyilik için yaparlar." Sözleri teker teker döküldüğü her anda, yıllar öncesi yerleşti zihnine. Ne kadar zaman geçerse geçsin, Uriel gibi bir meleği çok fazla yaraladığı için, her zaman sızlıyordu kalbi. Belki bedenen değil ama bir kez daha darbe vurmuştu ona. Onlara söylenilen tek yasak, güzel bir gecede bozulmuştu...
"Peki, ya Akatriel gibi daha fazlası varsa?"
Durdu. Etrafına bakındığında, çürümüş diye tabir ettiği alemin sert topraklarının olduğu yere geldiklerini anlayınca elini kaldırıp, indirdi. Yaptığı hareketle yüksek ses bırakarak devrilen kurak bir ağaç, birazdan oturmaları için güzel gövdeye sahipti. "Akatriel gibi birilerinin karşımıza çıkma ihtimali varsa benim gibilerinin de çıkma ihtimali var."
"Yani, Melez mi? Yasağı çiğneyen başka kişiler de mi var?" Anlamak ve daha da bilgilenmek adına sordu aklına ilk konan soruyu.
Sert ağacın, kabuklu gövdesinde oğluna dönerek oturdu. Gülümseyip, başını iki yana salladığında, "Hayır," diye öncelik cevabı söyledi. "Annem Naamah Şeytanı'ydı. Bu yüzden aşık olduğu babamı etkileyebilmiş. Tabris... Özgür irade meleği, tüm gardını indirince yasak meyve oluştu."
Geniş gövdede ellerini geriye yaslayıp, kıkırdadı Mahz. Aklına, hiç görmediği kendi annesi gelmişti yine. "Kanına geçen özgür irade, sende de pek işe yaramamış, heh?" Kaşlarını kaldırıp, indirdiğinde, babası gibi yandan yandan gülümseyerek bakmaya başladı. "Annem seni avucuna almış."
"Annenin avucundan kaçmak istemedim ki." Omuz silkip, sırıttı Aras. Bakışları önünde sevdiği kadının silüeti çizilirken yine ne kadar çok özlediğini hissetti içten içe. Düşündükçe daha çok yarılıyordu ruhu, yağmura hasret kalmış topraklar gibi. Düşüncükçe düşündü, dudaklarındaki buruk tebessüm, büyüdükçe büyüdü. Onun bu halini sessiz sedasız izledi oğlu. Babasının, annesinin hayaliyle böyle düşüncelere daldığını görmek onu çok fazla mutlu etmişti. Dakikalar birbirini kovalamaya çaktırmadan devam etmişti ki, "Ahh..." diye bıraktığı bir nidayla kendisini aniden toplayınca, daha ciddi bir hal almaya çalıştı. "Şşt! Bu konuya nereden öyle bağladın?"
Kocaman açılan gözleri altında gülmemek için sıktı dudaklarını, Mahz. Şu güne kadar babasını böyle görmemişken söz konusu annesine olan sevdası olduğunda, ıslak toprak gibi sezildiğini farketti. "Daha bir şey anlatmadın ki?" Tutmaktan vazgeçtiği kahkahası, omzunu iteleyen Ebyaz'la dışa döküldü. Onunla böyle sohbet etmeyi gerçekten çok seviyordu. Hem çok iyi bir eğitici hem de çok iyi bir babaydı. Çizgiyi ustaca koruyor, iki durumu da eksik bırakmıyordu. Bedeni ve ruhu büyüyordu belki ama bir yılı bile doldurmadıkları bu topraklarda böylesine güzel gelişim göstermesini de babasına borçluydu.
"Sen ve ben," dedi Aras. "Yasağın çocuklarıyız." Usulca kıvrıldı dudakları. "Erelim'den babamın kimliğini ilk öğrendiğimde, ona çok kızmıştım aslında. Her şeyi bilmesine rağmen nasıl olur da bir yasağı çiğneyip, hem sevdiği kadını hem oğlunu hem de kendisini tehlikeye atar diye..." Kaldırdığı elini, Mahz'ın yanağına koyduğunda, baş parmağıyla okşayarak sevmeye başladı. "Şimdi onu daha iyi anlıyorum. Ben de her şeyi bilerek, hem seni hem sevdiğim kadını hem de kendimi tehlikeye attım. Ama biliyor musun? Babam yaşasaydı o da gözlerime bakıp, 'Değermiş,' derdi. Çünkü ben, şu anda senin gözlerine bakarak, 'Değermiş,' diyorum."
Yanağındaki sıcak eli tuttu genç. Büyüyen bedenine ve şimdiden bile heybetli gözüken duruşuna rağmen, o kadar masum bakıyordu ki gözleri... Alevle yanan bal rengi gözlerinin içindeki o küçük siyah nurlar, annesinin gözlerine imza atan deniz dalgalarının içinde saklıyor gibiydi. Her an, bal rengi sahil kıyısına çarpacak dalgalar vardı. Avuç, teninden ayrıldığı sırada, "Baba," diye girdi konuya. "Ama ben, benim yüzümden size bir şey olsun istemiyorum. Ya melekler sizi cezalandırırsa? Büyükbabam ve büyükannem gibi ya sen de öldürülürsen?"
Olumsuzca salladı başını. Çatılan kaşları, kalbinde sönmek bilmeyen öfkeyle tokalaştı. Buna rağmen, oğlu için tuttu kendini bir kez daha. Yapabildiğinin en iyisiyle sakin tavırlar sergilemek istiyordu. "Onları öldürenler melekler değildi. Onlar, diğer şeytanlar tarafından öldürüldü."
"Peki ya Büyükanne Naime? O da mı onlar yüzünden ölmüştü?
Hafifçe aralık bıraktığı dudaklarını birbirine bastırıp, önüne döndü. Ağacın yanına geldiği sırada yaptığı koruma perdesinin zayıfladığını hissettiğinde, avuçlarını oval şekilde birbirine kapatıp, yukarıya kaldırdı. Görülebilir bir hava katmanı dairesel şekilde ayrıldığında, bu kez garip bir ses bıraktı dışarıya. Mahz, daha önce birkaç kez görebildiği bu görsel şölenin, tam zamanlı ve bir koruma olduğunu, ona öğretilenler sayesinde anında anlamıştı. "Onu Gölgeler öldürdü."
Başını eğip, o anı düşünmeye çalıştı Melez'in Oğlu. İsimlerini duyduğu kişiler ve babası, gerçekten de hiç basit olaylar yaşamamışlardı. Ve bundan sonra da basit olmayacak gibiydi hiçbir şey. Buna rağmen en ufak bir korku hissetmiyordu benliğinde. Aksine öfkeliydi. Biran önce oraya gitmek ve oluşacak her türlü tehlike ve savaşlarda, anlatılan kişilerle omuz omuza savaşmak istiyordu. "Uriel... Meleğin, onu sevdiğini söylemiştin. İçin için kahrolmuştur," diye bir düşünce sürdü ileriye. Sözlerden de öteye, bu gerçekten doğruydu. Bilmediği geçmişteki en keskin noktaya, altın mürekkeple attı imzayı.
Gözlerini bir an bile kırpmadan salladı başını. Kollarında son nefesini veren kadının hatırasından sonra, aşık olduğu fâninin öldüğünü öğrenmesiyle bir meleğin böylesine ağladığını, o an ilk kez görmüşü. Dizlerinin üstüne düşerken semaya kaldırdığı çehresinden damlayan o yaşları, nasıl unutabilirdi ki? "Öyle..." dedi. Sesi biraz olsa da çatallı çıkmıştı, fakat bu kez umursamadı. "Uriel, Naime'yi görev aldığımız ilk yıllarda sevmeye başladı. O zamanlar Naime, hem bekar hem de oldukça genç birisiydi. Melek, Erelim dahil kimseye söylememişti ama benden saklayamamıştı, anlamıştım." Bir şeyleri hatırladıkça burukça gülümsedi. "O zamanlar ben de Naime'yi seviyorum sanmıştım ama Açelya'nın yanına geldiğimizde, Naime'ye olan ilgimin sadece bir yarış takıntısı olduğununun farkına vardım. Aşk, gerçekten tarifsiz bir şey."
Yüzündeki hafif tebessümüyle öylesine dikkatli dinliyordu ki Mahz, yerinde hareket etmeye bile çekindi bir zaman. En ufak bir hareketiyle tüm bu yaşanılanların hikayesine son noktayı koyacak gibi hissetti. Olayları bizzat yaşayan kişiden bunları duymak, gözlerindeki ifadeye şahit olmak daha da iyi hissettiriyordu her şeyi. "Annem, Uriel'in kızı değil. Büyükanne Naime, bir fâniyle evlendiyse melek buna herhangi bir tepki vermedi mi? Gidip, sevdiğini anlatmadı mı?"
Olumsuzca salladı başını. "Hayır, nasıl verebilirdi ki? Kocası ve Naime gerçekten mutluydular. Pekin, öylesine güzel sahip çıkıyordu ki; Gök Perde'de işi olduğunda bile o fâni varken rahatlıkla ayrılabiliyordu evden."
"Anlamadım..." Çattı kaşlarını. Dikkatli bir şekilde ona doğru daha da döndüğünde, "Pekin de Nabiz miydi? Sizi biliyor muydu?" şeklinde sordu.
"Hayır." Ayağa kalktı Aras. Uzaklarda duyulan seslerin giderek yaklaştığını duydu. Fazlaca normal olan bu durumu, tehlikeli yapabilecek bir şey vardı ki, kanında fâniliği de oğlu yanındaydı. Oldukça çok vakit harcamışlardı burada. Sema, olduğundan daha da karanlık hale geliyordu. Artık kendi mekanlarına gitmeliydiler. "Nabiz değildi ve bizi de bilmiyordu."
Aynı şekilde ayağa kalktı genç. Tam bir soru daha sorup, son noktayı koymak istiyordu ki, titreyerek tepeye ulaşan saydam bir perde, susması gerektiğini hissettirdi ona. Çevresine bakındığında, oturmadan öncekinden daha karanlık olduğunun daha da farkına vardı. Hiçbir zaman bu kadar karanlıkken kendi alanlarının dışında durmamışlardı. Bu ilkti. Önden hızlıca adımlayan babasının telaşesini, şimdi daha iyi anlıyordu.
Dakikalarca süren sessizlikle hâlâ daha yürüyorlardı. Işınlanma veya hız yoluyla her şeyi halleden babası, hüzünle harmanlanan düşünceleri için, bu kez yürümeyi tercih etmiş gibiydi. Aniden duyulup, yok olan sesler, hiç olmadığı kadar geriyordu Mahz'ı. Neden bu zamanlarda kendi alanlarından ayrılmadıklarını şimdi daha iyi anlıyordu. Bu yoğun enerji, zihnini bulandırıyordu. İster istemez dönüp, bakmak istese de babasının kesin emri vardı bu konuda. Bu alemde duyduğu hiçbir sesin kaynağına dikkatini ele alarak bakmayacaktı. Sebebini bilmese de sırf o söylediği için bu çizginin hemen bir adım gerisinde ilerliyordu. Burnuna dolan çirkin kokular, ortamda gittikçe daha da kalabalıklaştıklarını hissettiriyordu.
Yürümeye devam ettikleri her dakika, daha da arttı karanlık enerji. Sadece bir adım gerisinde olmasına rağmen, babasının giydiği pelerinden tutundu iki parmağıyla.
"Buraya bak..." ince ve çirkin bir ses yükseldi tepeden. Hemen ardından kısık kıkırtılar bıraktığında bir başka ses duyuldu.
"Gözlerini bize göster."
"Enerjini hissedebiliyorum."
"Merak uyandırıcı."
Parmakları arasındaki kıyafeti daha da sıktı Mahz. Seslerin kendisine çağırdığını hissedebiliyordu, çünkü babası bizzat karşıya bakarak emin adımlarla ilerlerken o, ayaklarına eğdiği başıyla, yer yer gözlerini kısarak ilerliyordu.
"Lezzetli kokuyorsun," diye fısıldadı başka çirkin bir ses. Teni süpüren soğuk bir rüzgar, aynı sesten yükselen tıslama sesiyle ulaştı onlara.
Aras aniden durunca, hafifçe ona çarptı Mahz. "Gel buraya..." Arkasına dönüp, çıkardığı pelerini oğlunun üzerine attığında, şapkasını da başına geçirerek görüş açısını iyice kapattı. "Olabildiğince dinlememeye çalış. Kaç adım yürüdüğümüzü kendin duyacağın kadar sesli bir şekilde say." Sımsıkı tuttu omuzlarından. Yaptığı bu hareket, çevresindeki bazı misafirleri sinir bozucu şekilde güldürse de bazılarını da hayal kırıklığına uğratmıştı.
"Tatmak istiyorum. Tatmak istiyorum. Tatmak istiyorum..." Defalarca tekrar etti aralarından birisi.
Kaldıkları dokuz ay boyunca hiçbir zaman bu hatayı yapmayan Melez, o kadar çok kızdı ki kendisine... Bir an önce kendi mührünü vurduğu topraklara girmeliydi. Şu anda, yaşanabilecek herhangi saldırıya inanılmaz derece açıktılar. Üstelik, bu süreye rağmen gelişimi çok daha ileride devam eden Mahz, gücü emilebilecek en lezzetli kişiydi şu anda. Bu kadar az kalmışken başarısız olmak istemiyordu. Açelya'ya söz vermişti. Ne olursa olsun onu korumak zorundaydı.
Aniden sustu her şey.
Hiçbiri, hiçbir zaman gelmemiş gibi... Ne olup, bittiğini anlamayan Ebyaz, ani şaşkınlıkla aniden durdu. Mahz, omuzlarında bekleyen ellerle başını tam kaldıracaktı ki, babası durdurdu onu. Bir şey oluyordu... Aniden susmaları kesinlikle bir vazgeçiş değildi. Pelerini, oğlunun üzerine daha da örttüğünde, "Sakın hiçbir güç kullanma, sadece çok hızlı ilerle," şeklinde oldukça keskin bir emir verdi Aras.
Sessizliğin fırtınası, hırıltıyla yükseldi karanlıklar ardından. "O benim." Melez beklemediği anda duyulan konuşmayla bir kez daha durdurdu adımlarını. Bedenindeki alevlerin, söndüğünü hissetti. Bu ses... Hatırlıyordu. Hiçbir zaman unutmamıştı zaten. "Uzun zaman oldu Naamah'ın Oğlu..."
"Koş!" Bağırdı. Oğlunun kürek kemiklerine koyduğu elini hışımla ittirdiğinde, daha da önden ilerlemesini sağladı. Meydan gözüküyordu gözükmesine, mühürlü toprakları sadece birkaç dakika daha ilerdeydi ama asla ışınlanma gücünü kullanamazlardı. Onarla birlikte taşınabilecek her karanlık, güvende oldukları tek yerin de yok olması demekti. Hız verebilirdi bedenlerine. Bunu da daha az önce oğluna iletmişti zaten.
Hemen arkalarından yükselen kalın bir kahkaha, sürtünme sesleriyle takip etti onları. Yetişemiyor muydu, oyun mu oynuyordu? Soru işaretleri dolandı zihnine. Hem koşmak hem de plan kurmak zorundaydı. Durum her ne olursa olsun ellerinde olan bu kaçma şansını en güzel şekilde değerlendirmek zorundaydılar.
Öyle hızlı koşuyorlardı ki, ayaklarının altındaki çürük toprağa burun ucuyla dokunuyorlardı sanki. Her yapabildiğinde daha da hız verdi oğluna. Ve nihayet! Bu kovalamaca bir oyun olsun veya olmasın, güvenceleri görüş açılarına iyice girmişti. "Mahz! Koş!" bağırdı yine. Son kez oğluna devretmeden önce kendine verdiği güçle daha bir ileriye atılıp, kürek kemikler arasına koyduğu eliyle, adeta mühre fırlattı onu.
Ani korkuyla bağıran Mahz, bedenini gıdıklayan bir perdeden geçtikten sonra yerde birkaç kez yuvarlandı. Savrulan pelerini, gözleri önünde hızla çektiğinde, dönüp babasına bakmak istedi. "Baba!" Ebyaz, hedeflediğini başardığını görünce yersiz bir rahatlıkla fazla yanlış bir zamanda yavaşlattı adımlarını. Ne de olsa sevdiği kadına söz verdiği gibi, oğlu güvendeydi. "Baba, dikkat et!"
Tebessüm eden mimikleri, korkuyla yükselen uyarıyla aniden ekşidi. Kovalamaca boyunca sessiz kalan iblis, tam tepedeyken büyük bir kahkaha daha bıraktı semaya. Daha, başını kaldırıp, düşmanının nereden yaklaşacağını bile göremeyen Melez, sırtına binen yükle birlikte çürük toprakla yüz yüze geldi. Ezilen sırtı acı bir yangın yaydı bedenine. Omzunu tutan ince ve uzun el, tırnaklarını onun etine geçirince acısını bastırmaya çalışarak inledi.
Başını kaldırmadan önce, toprağa bastırdığı eliyle mühür üzerine mühür vurarak, başka hiçkimsenin Mahz'ın yanına girmeyeceğine emin oldu acılar eşliğinde. O, bunu kaldıramazdı... Oğlunun endişeli haykırışlarını duyabiliyordu. İyi olup, olmadığını soruyor ve sürekli onu çağırıyordu.
"Seninle böyle bir zamanda yeniden karşılaşacağımı nereden bilebilirdim ki?" Omzuna batan tırnaklar, hızla geri çıktığında, koca avuç aynı yeri sıktı. Ebyaz, öldüğünü sandığı yaratığa yapabildiği kadarıyla baktığında, herhangi bir forma girmeden, özüyle durduğunu gördü. Canının bu denli yanmasının sebebini daha iyi anlarken bu durumu belli etmemek istedi.
"Sekizyüz yıl geçti..." diye konuştu gücünü eline alarak. "Yine çok çirkinsin."
İblis, sivri dişleriyle sergilediği çirkin gülüşünü biraz durdurduğunda, Aras'ın kanına bulanan bir tırnağını, onun yanağında dolaştırdı. "Bundan yana üzülen kim? Güzellik bir işe yarasaydı, annen hâlâ daha yaşıyor olurdu. Seni küçük böcek."
Öfkeyle soludu. O an bütün gücünü ele alıp, iblisin son nefesi olmak istese de mekan yine durdurdu onu. Bir zamanlar kanatlarının koparılmış oluşu tüm cihanda yankı yapmıştı zaten. Ve bununla nasıl acı çektiğini herkes biliyordu. Aynı şekilde, Erelim tarafından kanat bahşedildiği de duyulmuş olmalıydı. Öfkeyle kontrol edemediği gücünün etkisiyle kanatlarını bir saniyeliğine bile açacak oluşu, onları yeniden kaybettirebilirdi. Başka bir çözüm bulmak zorundaydı. Oğluna baktı bir kez daha. Güvende oluşu, güzel bir avantajdı. Tamamı olmasa da enerjisinin büyük çoğunluğunu ele alabilirdi. Tek yapması gereken öfkesine sahip çıkmaktı.
"Hey!"
Hesaba katmadığı bir şekilde, sadece birkaç adım ötede duyulan sesle, endişeyle titredi Aras. Sırtındaki yük biraz daha gevşediğinde, kafasını rahatlıkla kaldırıp, oğluna baktı. "Hayır! Hayır, git!"
Dinlemedi bile Melez'in Oğlu. Elindeki uzun bir sopayı avuçları arasında sıkarken keskin bakışlarını, babasına acı çektiren uzun bedene yöneltti. "Erimiş suratının yok olmasını istemiyorsan bırak onu."
Güldü iblis. Şu ana kadar yoğun lezzette bir enerji alıyordu, ama hepsinin Naamah'ın Melez Oğlu'ndan geldiğini sanıyordu. "Sen, daha da lezzetli kokuyorsun..."
"Git buradan!" Bağırdı Aras. Öylesine korku kaplamıştı ki yüreğini! İyi ihtimaller o an zihnine bile uğramadı. Kötüsünden korktu. En ufağına bile dayanamazdı. Oğlunun gözlerine bakıp, öfkeyle bağırmak istiyordu. Ama Mahz, elinde tuttuğu sopayla birlikte o kadar emin duruyordu ki karşılarında... Babasını yalnız bırakmaya niyeti yoktu. Sonunda ağır şekilde yaralanma veya ölüm bile olsa korkak gibi kaçmaya niyeti yoktu.
Kalacak, ne olursa olsun o iblisi öldürerek, hem bu beladan kurtulacaklar hem de geldiği andan itibaren susturduğu diğer güçlere göz dağı vererek, bu çirkin yerde kalan son zamanlarında bile doğabilecek her türlü olumsuzluğun önüne geçeceklerdi.


