Sis... Görebildiğim tek şey simsiyah bir duman ve yoğun bir sis...
Uyanamıyordum. Üzerime çöken ağırlık, gözlerime dolan duman ve giderek bulanıklaşan zihnim yüzünden uyanamıyordum.
Vücudumun her yerinde dolaştığını hissettiğim acı denen zehir, damarlarımdan geçip tek bir yerde toplanıyordu.
Sol omzumda hissettiğim sızı, kendini bir belli edip bir kayboluyor beni dayanılmayacak bir döngüye sürüklüyordu. Acının bile belirsizliğinde dolanırken net olan tek şey kulağıma ulaşan seslerdi.
Neredeydim, kiminleydim, nasıldım bilmiyordum ama duyuyordum.
"Ne verdin ona? Neden uyanmadı hala?!"
Buz...
Buz gibi bir ses. Tek bir duygu yoktu. Korku, şüphe? Hayır. Bu ses tonu ne korkuyu ne de şüpheyi içinde barındırmıyordu. Bu ses, bu duyguları karşısındaki insana yaşatmak için vardı. Bu soğukluğun başka bir açıklaması olamazdı...
"Kurşunu omzundan çıkarırken acı hissetmemesi için ağır dozda sakinleştirici verdim sadece." dedi titrek bir ses.
Korku... Onun ses tonunda korku vardı. Korkuyordu. Yanlış bir şey yapmış olmaktan. Başına gelebileceklerden... Karşısındaki adamdan...
"Zaten önemli bir şeyi yok. Kafasını çarptığı için bayılmış. Başına da küçük bir sargı yaptım. Çabucak iyileşir."
Ürkek sesi sanki içinden bunun gerçekleşmesini diliyor, aksini düşünmek bile istemiyor gibiydi...
"İyileşecek..." dedi tekrar o buz gibi ses. Sesin tonu vücudumdaki acının üstüne bir de ürperme eklenmesine sebep olmuştu. "O gözlerini açana kadar burada kalacaksın. En ufak bir terslikte..." dediğinde titrek bir soluk duydum. "Onun hissedeceği en ufak bir acıda, seni yakarım."
Bana hitap etmese bile bu buz gibi ses, o korkuyu bana da hissettirmişti.
Nedendi?..
Nedendi sesindeki bu soğukluk? Nedendi etrafa yaydığı bu korku? Canı mı yanmıştı? Onun da mı vardı bir yarası? Var mıydı bir nedeni?
Bilmiyordum... Duyuyordum, anlıyordum ama düşünemiyordum, hatırlayamıyordum...
Bir süre sonra ise sesler kesilmişti. Bedenim tekrar o yoğun sisin içine düşerken tamamen gevşemiş ve kendini uykunun en derin haline gömmüştü. Hissettiğim son şey saçlarımda dolanan ellerdi...
~~~~
"Tamam abi."
Kısık bir ses ve burnuma gelen güzel kokular...
Özellikle burnuma gelen kokuyla bilincimin açıldığını hissetmeye başlamıştım. Vücudumdaki uyuşukluk ve karıncalanma hissi kendini belli ederken ilk önce parmaklarımı oynatmaya çalıştım.
"Bir şey olursa ben haber veririm."
Duyduğum kısık sesli konuşma ve kapı sesiyle zihnimdeki bulanıklık tamamen azalırken hafifçe gözlerimi araladım.
Kirpiklerimin arasından sızan loş ışık bir an kaşlarımı çatmama sebep olsa da direndim. Gözlerimi kırpıştırarak tamamen açtığımda görüş açımı kaplayan çiçeklerle kesik bir soluk aldım.
Zambaklar...
Uzandığım yatağın karşısında, sehpanın üzerinde koca koca demetlerle beyaz zambaklar duruyordu. Birbirinden güzel, zarif, bembeyaz zambaklar...
O güzel kokunun bu kar beyazı çiçeklerden geldiğini anlayınca daha net görebilmek için refleksle doğrulmaya çalıştım. Fakat anında omzuma saplanan keskin sızıyla birlikle olduğum yerde kitlenirken acıyla inledim. Kendimi tekrar yavaşça yatağa bırakırken gözlerimi tavana çıkardım.
Daha önce görmediğim bir evdeydim. Duvarlar beyaz olsa da pencereler, odanın içindeki dolap ve yerdeki parkeler ahşaptı. Bu da eve eski bir hava katıyordu. Zaten duvardaki süsler ve odanın bir köşesine konmuş, karşılıklı duran işlemeli koltuklar da yıllardır orada durduklarını belli ediyordu.
Gözlerim çok da büyük olmayan odayı bir kez daha tararken ahşap kapı gıcırtıyla açıldı. Elinde tepsiyle takım elbiseli bir adam içeri girerken kafamı ona çevirdim. Cihat'tı.
Elindeki tepsiyi uzandığım yatağın başındaki komodine bırakmak için gelirken gözleri yüzüme çıkınca bir an dondu kaldı. Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Yenge?"
Gözlerimi kısıp kaşımın birini kaldırırken, "Cihat?" dedim pütürlü sesimle.
Yüzüne hızla tatlı bir tebessüm yayılırken, "Aha vallahi uyandı!" diyerek paytak paytak hızla komodine koştu ve elindeki tepsiyi koydu. Sevinci gözlerinden belli olurken bakışlarını kısaca üstümde gezdirdi. "İyisin, değil mi? Ağrın falan var mı?"
Omzumda biraz da olsa ağrı hissetsem de kafamı salladım. "İyiyim."
Tebessümü tekrar dudaklarına yayılırken kafasını salladı. Cebinden telefonunu çıkarırken, "Ben abilere haber vereyim hemen." diye sevinçle konuştu.
Canım yansa bile bu hallerine hafifçe sırıttım. "Neredeyiz?"
O hızlı hızlı elindeki telefonuyla birilerini aramaya çalışırken ben kolumun birinden destek alarak doğrulmaya çalıştım. Acıyla yüzüm buruşsa da yavaşça kalktım.
"Merak etme yenge. İstanbul'dayız hala. Şi-"
Yatakta oturur pozisyona geldiğimi görünce bir an sustu. Bakışlarını hızla üzerimden kaçırırken arkasını döndü.
Kafamı aşağı eğerken vücudumdan hafifçe kayan ince battaniyeyle üzerimde sadece sütyenim olduğu fark ettim. Utançla battaniyeyi tekrar göğsüme bastırırken bakışlarım göğüs kafesimden omzuma doğru uzanan sargıda dolandı. Sanırım omzumun sargısı bozulmasın diye üstüme bir şey giydirmemişlerdi.
"Şile'deyiz." dedi Cihat sesindeki çekingenliği fark ettirerek. "Son olaylardan sonra merkezdeki eve gitmek tehlikeli olur diye düşündüler."
Kaşlarım hafifçe çatılırken aklımdaki olayların bulanıklığını silmeye çalıştım.
Birkaç saniye sonra, "Heh, çalıyor." diye mırıldandı telefona doğru. Sonrasında çok geçmeden telefondakilere uyandığımı, iyi olduğumu anlatmaya başlamıştı. Heyecanlı heyecanlı konuşarak odadan ayrıldığında kafamı arkaya atıp derin bir nefes aldım.
Şile'deydik... Kimin olduğunu bilmediğim bir evde...
Bilincimi kaybetmeden önce yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözümün önünden geçerken kafamı sağa sola salladım. O karmaşa, Hazan, Arslan'a saldıranlar, vurmak zorunda kaldığım adam...
Ölmüş müydü? Ben... birini öldürmüş müydüm?
Göğsüme koca bir ağırlık çökerken nefesimin sıkıştığını hissettim ve vücudumu o hissin sarmasını bekledim. Pişmanlık...
Ama yoktu. Ne Arslan'ın önüne atladığım için ne de o adamı vurduğum için içimde en ufak bir pişmanlık yoktu.
Bu beni kötü biri mi yapardı?
Onu bilmiyordum ama eğer o an tekrar yaşansaydı gözümü kırpmadan aynı şeyi yapardım, bunu biliyordum.
Bakışlarım tekrar karşımda duran çiçek bahçesine kaydığında aklımdaki tüm kötü düşünceler uzaklaştı ve istemsizce tebessüm ettim. Bunları Arslan mı buraya koymuştu?
Ağrılarımı umursamadan yavaşça yataktan kalktım. Üzerimde sadece sütyenim olduğu için önce dolaba doğru ilerledim ve giyecek bir şeyler aradım. Ama dolap askılıkta duran birkaç gömlek haricinde neredeyse boştu.
Kenarda duranlardan siyah olan gömleği alıp yavaşça üzerime geçirdim. Sargı yüzünden bir kolumdan tam olarak geçiremesem de düğmelerden birkaçını ilikledim ve üstümü olabildiğince örtmeye çalıştım.
Dolabın kapağını kapatırken sabırsız bir şekilde çiçeklerin olduğu tarafa ilerledim. Tek bir buket değildi ve çiçekler buketlere sığamayacak kadar doldurulmuştu.
Beyaz zambaklar... O kadar güzellerdi ki!
Koca buketlerden birini kucağıma alıp kokladım. Mis gibi taze koku burnuma dolarken bakışlarım camdan dışarı kaydı. Elimle perdeyi hafifçe araladım ve kararmak üzere olan gökyüzüne baktım.
Şile'nin falezlerinden birinin üstünde olduğunu tahmin ettiğim bir evdeydik. Bir tepenin üstünde, sanki özellikle diğer evlerden uzaktaydık. Falezin ucundan, uçurumun kenarından Karadeniz'in hırçın suları kendini belli ediyor ve uzun zamandır görmediğim o güzel deniz manzarasını önüme sunuyordu.
Bu ev kimindi? Neden buraya gelmiştik? Yoksa Taşkıran'lar peşimize mi takılmıştı?
Arslan...
Oradan nasıl çıkmıştık? Ben vurulduktan sonra ona bir şey olmuş muydu?
Zihnimde beliren son soruyla göğsüme bir ağırlık çökerken elimdeki çiçeği masaya bıraktım. Ben vurulmadan önce onun üstüne atlamaya hazır duran adamlar gözümde canlanırken başına gelmiş olabilecek her türlü senaryo kafamı anında buğulandırdı. Cihat uyandığımı haber vermek için onları aradığını söylemişti. O zaman neredeydi?
Onu görmem gerekiyordu...
İçimde büyüyen endişeyle kendimi durduramayarak hızla kapıya yöneldim. Ani hareket ettiğim için omzuma saplanan keskin ağrıyla yüzüm buruşsa da durmadım.
Kapıya zor bela ulaştığımda kolunu kavrayıp açtım ve kendimi bir hışımla dışarı attım. Karanlık denebilecek bir koridor karşıma çıktığında hızlıca etrafa bakındım. Çıkış olduğunu düşündüğüm tarafa dönüp koşmak için yeltendiğimde ise daha tek bir adım bile atamadan vücudum sert bir şekilde karşımdaki bedene çarptı.
Karanlıkta olduğumuz için onu fark edememiştim ve bu ani çarpışma korkuyla yerimde sıçramama sebep olmuştu. İstemsizce bir adım gerilerken kafamı kaldırıp karşımdaki bedene baktım.
Kafasını eğmiş bir şekilde bana bakarken tüylerimin ürpermesine engel olamamıştım. Çünkü karanlığın içinde bile kalbimin teklemesine sebep olan zümrütler tam gözlerimin içine bakıyordu...
Neredeyse kapkaranlıktı ama gözlerinden geçen her duyguyu sırasıyla görüyordum. Şaşkınlık, mutluluk, endişe... Yoğun zümrütlerinde hepsi birleşmiş gibiydi. Ne yapacağını bilemiyormuş gibi...
Anlık şaşkınlıkla donan bedenim onun yavaşça kollarımı kavramasıyla kendine gelmişti. Kaşları hafifçe çatılırken benden, kaskatı kesilmiş bedenimden bir tepki bekliyor gibiydi.
"Ase-"
Kendime engel olamayıp hızla boynuna atladığımda lafı yarıda kesilmişti. Omzumun acısını bir an bile umursamadan kollarımı sıkıca boynuna dolarken derin bir soluk bıraktım. Elleri bir saniye bile gecikmeden belimi sararken dokunuşları kırılgan bir cammışım gibi hafifti. Yüzünü saçlarımın arasına gömdüğünde yutkundum. Onun kokusu burnuma dolarken göğsümde hissettiğim bütün yük yerini anında derin bir huzura bırakmıştı.
Gözlerimin dolmasına engel olamayarak, "Arslan..." dedim. Sesim ağlamaya başlayacakmışım gibi titriyordu. "Ben sandım ki..."
"Şşş... Tamam." Arslan titrek sesimi fark ederek beni anında susturdu. Ona bir şey oldu sanmıştım ama buradaydı işte. Ellerinden biri saçlarımı okşarken boğuk sesi kulağımdaydı. "Geçti, güzelim. Geçti..."
Sesi ve boynumda hissettiğim nefesi ağlama dürtümü daha da arttırırken gözlerimi sıkıca yumdum. Sanki uzun zaman önce kaybettiğim huzuruma kavuşmuşum ve her an tekrar kaybedebilirmişim gibiydi.
Boynuna sarılmaya devam ederken bir süre sonra çok sıkı sarıldığım için artık omzumun acısı dayanılmayacak hale gelmişti. İstemsizce acıyla inleyerek çekildiğimde Arslan'ın gözleri hızla yüzüme çıktı.
Karanlıktan seçebildiğim kadar gördüğüm yüzü kasılırken üzerime doğru eğildi ve kolunun birini bacaklarımın altından birini de belimden geçirerek beni kucağına aldı. Kafasını koridora çevirirken Cihat'a seslendi. "Çağır şu doktoru!"
Ses tonunun soğukluğu iyice kucağına sinmeme sebep olurken sert adımları çoktan odaya yönelmişti. Kapıyı açtığında direkt yatağa ilerledi ve omzuma dikkat ederek beni yavaşça yatırdı. Odanın loş ışığında onu daha net görürken bakışlarımı istemsizce yüzünde gezdirdim.
Yorgun ve sinirli olduğu her halinden belliydi. Yüzü solgun, çenesi kasılmıştı. Zümrütleri ise her zaman olduğundan daha keskin bakıyordu etrafa. Bana bile...
Gözleri sadece bir anlık gözlerime değse de o soğukluğu hissetmiştim. Özellikle bana bakmıyor ama bakışlarını yaralı omzumdan da ayırmıyordu. Bu tavrına anlam veremezken tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki odaya Cihat ve yanında getirdiği doktor girdi.
Doktor ürkek bakışlarını önce Arslan'a çevirerek kısa bir baş selamı verdi. Sonrasında hafifçe gülümseyerek bana baktı ve yatağın kenarına oturdu. Kısa denebilecek boyda, genç, esmer bir adamdı. Fakat her hareketinde bir korku olduğu belliydi.
Yavaşça yataktan destek alarak doğrulduğumda bana yardımcı oldu ve sargıma kısa bir bakış attı. Değiştirmesi gerektiğini söyleyip yanında getirdiği çantaya yöneldiğinde Arslan'ın bakışları bir an bile üzerimizden ayrılmıyordu.
Pansumanı yapabilmesi için giydiğim gömleği de çıkarmam gerektiğinde Cihat, "Abi bizim çocuklar Aysel Abla'yı getireceklerdi. Ben bir onlara bakayım." diyerek odadan ayrıldı. Arslan ise elleri cebinde, bütün heybetiyle odanın ortasında dikilmiş, sargımı değiştiren doktorun hareketlerini dikkatle takip ediyordu. Sanki en ufak yanlışında canını alacak gibi...
Bakışlarım onun sert yüzünden ayrılmazken o, odaya girdiğimizden beri bir kere bile yüzüme bakmamıştı. Yutkunmamı engelleyen o kötü his tekrar göğsümde nüksederken bakışlarımı kaçırdım.
Doktor olabildiğince nazik hareketlerle yarama pansuman yapıp sargıyı değiştirdiğinde gömleği tekrar üstüme geçirmeye çalıştım. Bu sırada doktor kafamda olduğunu bile fark etmediğim sargıya yönelmişti. Kontrol edip şişliğin inmiş olduğunu söylediğinde o sargıyı direkt kafamdan çıkardı. Ve sadece soğuk bir merhem sürdü.
Birkaç dakika geçmeden odanın kapısı tekrar açıldığında bu sefer Cihat, Aysel Teyze'yi de getirmişti. Aysel Teyze girer girmez beni süzüp hüzünle kaşlarını çatarken bakışlarının buğulandığı da gözümden kaçmamıştı.
"Ah kuzum..." diye iç çekmeleri kulağıma gelirken ona iyi olduğumu göstermek için hafifçe gülümsemeye çalıştım. Ama ağrılarım daha fazlasına izin vermemişti.
Doktor eşyalarını topladıktan sonra yavaş yavaş ayaklanırken ben de yataktan kalktım. Küçük çantasından çıkardığı ilaç kutusunu bana uzatırken, "Asena Hanım, bu ilacı ağrınız olduğunda tek doz almanız yeterli olur. Onun dışında sargılar da iki günde bir değişmeli." dedi gülümseyerek.
Hafifçe kafamı sallayıp teşekkür ederek ilacı aldığımda doktor, Aysel Teyze'ye de dönüp selam vermişti. Nereden tanıştıklarını bilmiyordum ama Cihat'la da samimi duruyorlardı. Şayet şu an bu odada ona öldürücü bakışlar atan tek kişi Arslan'dı...
Birkaç dakika geçmeden Cihat bunu fark ederek adama döndü ve "Bizim çocuklar seni eve bıraksın artık." diye mırıldandı.
Adam kafasını sallarken Aysel Teyze'yle vedalaşmak için son bir kez sarıldı. Sonrasında Cihat'a sarıldığında Cihat kısaca sırtını patpatlarken, "Bir şey olursa ararız. Telefonun açık olsun. Ne olur ne olmaz." diye mırıldandı.
Adam onaylarcasına kafasını sallayıp geri çekilirken bu sefer vedalaşmak için bana döndü. Sarılmak için yeltendiğinde daha tek bir adım atamamıştı ki Arslan'ın buz gibi sesi tekrar odayı doldurdu.
"Yavaş..."
Bu ses tonu benim bile tüylerimin ürpermesine sebep olurken adam olduğu yerde kalakaldı ve üzerinde dolaşan keskin bakışların sahibine döndü. Ellerini hızla geri çekerken gergin bir şekilde yutkunduğu da gözümden kaçmamıştı. Benden uzaklaşarak sadece kısa bir baş selamı verirken kaçamak bakışlarım Arslan'a döndü. Arslan bana değil bir saniye bile dik bakışlarını ayırmadan, hala odanın içinde dolanan adama bakıyordu. Cihat bu gergin sessizliğe daha fazla dayanamamış olacak ki birkaç saniye bile geçmeden hemen araya girdi.
"Bu vedalaşma faslı çok uzadı." diye mırıldandırken bir yandan da doktoru kapıya doğru çekiştirmeye başlamıştı. "Hadi, abicim."
Adam onun ittirmeleriyle kapıdan çıkarken bakışlarım Arslan'ın üstünden ayrıldı ve Aysel Teyze'ye döndü. Aysel Teyze bir bana bir de Arslan'a bakarken, "Ben size yemek hazırlayayım, kızım." diye mırıldanarak o da apar topar odadan ayrılmıştı.
Sadece biz kalmıştık. Biz...
Kesik bir soluk alırken bakışlarımı ona çevirdim. Elleri cebinde odanın ortasında öylece dikilirken çatık kaşlarının altındaki bakışları yerdeydi. Gözlerim keskin hatlarında, hafiften çıkmaya başlamış sakallarında dolaşırken bana bakmasını bekledim.
Bekledim, bekledim...
Ama bana bakmıyordu. Sanki özellikle yapıyormuş gibi beni yoğunluğunda kaybolduğum o gözlerden mahrum bırakıyordu. Bu aramızdaki anlamsız sessizlik canımı sıkmaya başlarken yavaşça ona yaklaştım.
Neredeyse dibine kadar girdiğimde boyum ondan kısa olduğu için tamamen görüş açısına girmiştim. Mecbur kaldığı için yorgun bakışları yüzüme çıkarken kaşlarım hafifçe çatıldı.
Bu haline anlam veremiyordum. Sanki yüz yıllık bir uykudan yeni uyanmışım gibi onu özlemiştim ve sarılmak, hiç durmadan öpmek istiyordum. Ama o yüzüme bile bakmıyordu. Bakamıyordu...
Ellerim daha fazla dayanamayıp onun karnına doğru çıkarken kollarımı iri beline sardım ve kafamı göğsüne koyarak sıkıca sarıldım. Sıcaklığının, kokusunun verdiği huzuru iliklerime kadar hissederken ondan da bir hamle bekliyordum. Bir söz, bir dokunuş...
Fakat yapmadı. Kulağımı koyduğum göğsünde onun ritmi bozulan kalp atışlarını duyabiliyordum ama bir hamle yapmıyordu. Geri sarılmayı bırak ellerini cebinden bile çıkarmamıştı.
Kaşlarım daha çok çatılırken hafifçe çekildim ve kafamı kaldırıp ona baktım.
"Arslan?"
Sesim beklediğimden de yumuşak bir tonda çıkarken bunu o da fark etmiş olacak ki bakışları bir anlık o yorgun halinden sıyrıldı. Saliseler bile sürmüş olsa da o yumuşayan bakışlarından cesaret alarak konuştum.
"Bir şey mi oldu? Yani... Ben uyurken."
Zümrüt yeşilleri gözlerimde dolanırken hafifçe kaşlarımı kaldırdım. "Hm?"
Soru sorar gibi mırıldanışımla bakışları dudaklarıma düştüğünde adem elmasından yutkunduğunu fark ettim. Elinin birini sonunda cebinden çıkardığında hafifçe saçlarımda dolaştırdı. Parmaklarının arasına bir tutamını alıp burnuna götürürken derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı.
Onunla birlikte ben de bir anlığına istemsizce gözlerimi kapatırken kesik bir soluk aldım. Bakışlarım onun aralanan gözlerine çıkarken zümrütlerindeki o yoğun değişimi fark edebiliyordum. Bakışlarının dudaklarıma kaydığını hissederken bir anlık refleksle beni öpecek gibi oldu ama kendine son anda hakim oldu. Kendini zor tutuyormuş gibi yutkunduğunda çatılan kaşlarıyla bakışlarını güçlükçe gözlerime çıkardı.
Elini saçlarımdan ayırıp tekrar cebine koyarken benden birkaç adım uzaklaştı ve bedenindeki ellerimin boşluğa düşmesine sebep oldu. Onunla birlikte huzur hissi de vücudumu terk ederken şaşkın bakışlarım yüzüne çıktı.
Özellikle benden uzağa bakarak, "Bir şey olmadı." diye mırıldandı boğuk sesiyle. "Eğer merak ediyorsan arkadaşın Hazan'ı Vedat'ın yanından aldık. Şimdilik Gurur ilgileniyor. Seni..." dediğinde bir an duraksadı ve sinirle boynunu çıtlattı. "Seni vuran piçi de yakın zamanda bulacağım. Merak etme."
"Etmiyorum."
Ani çıkışımla benden kaçırdığı zümrütleri gözlerimi buldu. Kafamı iki yana salladım. "Ben şu an ne Hazan'ı ne de beni vuran adamı merak etmiyorum. Ben seni merak ediyorum, Arslan." Ona doğru bir adım attım ve aramızda açtığı mesafeyi biraz olsun azalttım. "Senin o çatışmadan nasıl çıktığını, yararlanıp yaralanmadığını, bana şu an neden böyle davrandığını... Ben bunları merak ediyorum."
Derin bir nefes alırken bakışlarını cama doğru çevirdi. Kasılan çenesini ve kendini sıktığı için boynunda belirginleşen damarları görebiliyordum. "Çünkü sana kızgınım."
Tekrar o buz gibi, tüm duygulardan yoksun sesiyle konuştuğunda yutkundum. Kaşlarım çatılırken anlam veremeyerek ona baktım. "Neden?.." Sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı çünkü biliyordum, birazdan gözlerim dolmaya başlayacaktı. Arslan'ın bakışları üzerime dönerken bunu o da fark etmiş gibi sert adımlarını kapıya yöneltti.
"Dinlen. Sonra konuşalım."
Kapıya ulaşmasına izin vermeden hızla önüne geçtim. "Hayır." Bana karşı sinirli görmeye alışık olmadığım sert bakışlarını gözlerime çıkarsa da susmadım. "Hayır, şimdi konuşalım."
Öfkeli bir soluk bırakırken kafasını hafifçe geriye attı ve sinirle gözlerini kapattı. "Asena, sırası değil."
Kaşlarım çatılırken artık ben de sinirlenmeye başlamıştım. "Sadece nedenini sordum, Arslan. Bu kadar zor olmamalı."
Kafasını kaldırıp eliyle alnını ovalarken kasılan çenesinden dişlerini ne kadar sıktığını anlayabiliyordum. Sabrıma hakim olamayarak elimle göğsünü ittirdim. "Yüzüme bak!"
Bu hareketimle yerinden bir milim bile oynamasa da öfkeli bakışlarını yüzüme indirdi. Tanıştığımızdan beri bana ilk defa bu kadar sinirli baktığını fark etmem boğazıma bir yumru oturmasına sebep olurken onu tekrar göğsünden ittirdim ve istemsizce sesimi yükselttim. "Ben ne yaptım ki sana-"
"Bana değil!"
Birden bağırmasıyla ve onun göğsünü iten ellerimi yakalamasıyla yerimde sıçarken irileşen gözlerimle ona baktım.
"Bana değil, Asena! Kendine yaptın! Sen benim gözümün önünde kendini ölüme attın!"
O kadar çok bağırıyordu ki, bastıra bastıra söylediği her kelimede yerimden sıçrıyordum. Gözlerimin dolmasına engel olamazken bakışlarımı da ondan ayıramıyordum.
"Arslan sen ne-"
"Ya önüme geçtiğinde o tetikçiyi vuramasaydın?! Ya çatışmada seni vuran orospu çocuğu o mermiyi bir santim kaydırsaydı?! O zaman ne olacaktı düşündün mü hiç?!"
Söylediklerini hatırladıkça daha da çok sinirleniyor gibiydi. Bir an arkasını dönüp öfkeyle birkaç adım atıp benden uzaklaşırken, "Ben..." diye mırıldandım. Fısıltı gibi çıkan sesimi duyduğunda hırsını alamamış gibi tekrar bağırarak bana döndü.
"Sen ne, Asena?! Sen ölümü çocuk oyuncağı mı sanıyorsun?!" Gözlerimin içine bakarak bağırırken bana doğru bir adım attı. "Ya sen orada sana bir şey olsa ben ne yapardım hiç düşündün mü?!"
Gözlerimden ne zaman akmaya başladığını bilmediğim yaşlar yanaklarımı ıslatırken kaşlarımı daha çok çattım. Söylediği her şey kulağıma saçmalıktan başka bir şey gibi gelmiyordu.
"Senin için..." dedim sonunda çıkarabildiğim sesimle. "Ben senin için yaptım. Seni korumak için..."
Gözleri irileşirken koyu zümrütleri öfkenin başka bir tonuna büründü. "Ben senden beni korumanı mı istedim?! Bir anlık gelen bir cesaretle kahramancılık mı oynamak istedin, ha?!" dediğinde tekrar bağırmaya başladı. "Ben senden böyle bir şey mi istedi-"
"Sen istediğin için mi yaptım sanıyorsun?!" diye lafını kestiğimde artık bağıran bendim. Kendimden beklemediğim bir kuvvetle bağırırken gözümden akan yaşlara da engel olamıyordum.
"Arslan ben senin için birini vurdum! Ben senin için birini öldürmeyi göze aldım! Gözümü bile kırpmadan hayatımı riske attım! Sen gelmiş bana, ben senden böyle bir şey istemedim, mi diyorsun?!"
Gözlerinin içine bakarak bağırmamla bir anlık afalladığını fark etmiştim. Yeşil gözleri iyice koyulaşırken bana doğru bir adım attı.
"Asen-"
"Ya ben ölümden döndüm!" diye tekrar bağırmamla olduğu yerde kaldı. "Hayatını kurtardığım için senden ne bir minnet ne bir özür beklemezken, istediğim tek şey senin sevginken bana söylediğin ilk şey bu mu gerçekten?!"
"Söylemek istediğim bu deği-" diye araya girmek istese de bağırmaya devam ettim.
"Sen her gün su içer gibi birilerini öldürürken bunun benim için kolay olduğunu mu düşünüyorsun?! Ben mesleğimi bile..."
Bağırmaya devam ederken kendimi çok sıktığım için bir an başımın döndüğünü hissetmemle duvara tutundum. Ağladığım için buğulanan gözlerimden de önümü net göremezken Arslan'ın endişeli sesi kulağıma geliyordu.
"Asena!"
Boğuk mırıldanmaları kulağıma geliyordu ama anlayamıyordum. Ellerini kolumda ve belimde hissettiğimde hızla kendimi geri çekerken sırtımı duvara yasladım. "Git..."
"Asena, iyi değilsi-"
"Arslan, git!"
Kalan son gücümle bağırırken gözlerimi sımsıkı yummuştum. Yanaklarımı ıslatan yaşlar gözükmesin diye kafamı eğerken Arslan'ın susmasıyla gözlerimi hafifçe araladım. Bakışlarım yerdeyken sert adımlarla odanın kapısına yürüdüğünü gördüm. Eşikte bir an duraksasa da odadan hızla çıktı ve kapıyı sertçe arkasından kapattı.
Sabrımın son damlası da tükenmiş gibi hıçkırıklara boğulurken sırtımı yasladığım duvarda aşağıya doğru kaydım. Vücudum soğuk zemine çarparken bacaklarımı kendime çekip kafamı dizlerime gömdüm ve sarsılarak ağlamaya başladım.
Nasıl böyle düşünebildiğini aklım almıyordu. Bana bağırarak söylediği şeyler tekrar tekrar aklıma gelirken kafamı iki yana salladım. Bakışlarım bir anlık yanımda kalan sehpadaki beyaz zambaklara kayarken ağlayışım daha da şiddetlenmişti.
Elimle sehpayı itip düşürürken buğulu elalarım, yere yuvarlanan kar beyazı çiçeklerin esiri olmuştu.
Gözlerimden akan yaşların haddi hesabı geçmişken omuzlarımda bir el hissettim. Kafamı gömdüğüm dizlerimden kaldırıp benim gibi yere çökmüş Aysel Teyze'ye baktığımda o da dolu dolu gözleriyle bana bakıyordu. Yanıma otururken kafamı kendine çekerek omzuna yasladı. Onun bu hareketiyle ağlamam daha da beter olurken elleri bir anne edasıyla saçımı okşuyordu.
"Tamam, kuzum. Ağlama."
Yüreğimdeki yangın biraz olsun sönerken kendimi durdurmaya çalışıyordum. Biraz olsun aklımdan o kelimeleri çıkarmaya çalışıyordum. Onun için, onu sevdiğim için değil de bir anlık bir cesaret uğruna elime silah aldığımı düşünmesini... Çocukça davrandığımı, suçun bende olduğunu düşünmesini...
Bir süre sonra hıçkırıklarım iç çekişlere dönerken Aysel Teyze'nin omzunda gözlerimin yorgunluktan yavaş yavaş kapandığını hissetmiştim.
______