"Savaşın karanlığında güçlenen intikam arzusu, sonunda herkesi yozlaştırır; zira gerçek zafer, karanlığa yenilmemek ve umudu seçmektir."
~sidranoraa
Yazardan;
5 saat sonra;
Volkan ameliyathaneye alınalı saatler olmuştu. Doktorlar ameliyathaneye girdiğinden beri bir şey söylemiyorlardı. Demir'in zihni hala o konuşmada kalmıştı. Kulakları uğulduyor, sesler bir türlü susmak bilmiyordu. Yanında karısı, yoldaşı Orkide vardı. Yanında oturmuş sessizce ağlıyordu.
Eda ameliyathanenin kapısının önünde oturmuş kendisini kaybetmişçesine ağlıyordu. Yanında Ceren vardı, onunda gözleri dolmuştu, ağlamamak için büyük bir çaba sarf ediyordu. Boran ise onların biraz uzağında, duvarın dibinde sessizce oturmuştu. Derin düşünceler içerisindeydi.
Ameliyathaneden çıkan doktor ile Demir hızla ayaklandı. "Volkan'ın durumu nasıl?" diye sordu. Eda hemen ayaklanarak, doktorun karşısına geçti. Saatlerdir ameliyathanenin kapısında durmaksızın ağlıyordu.
"Ameliyat beklediğimizden iyi geçti." dedi doktor. Hepsi iyi bir cümle duymanın umuduyla derin bir nefes aldığında, devamında gelecek cümlelerden habersizlerdi.
"Kurşunu çıkardık. Maalesef kurşun Volkan Bey'in omurilik bölgesine isabet etmiş. Eğer bir santimetre daha sağa isabet etseydi, hasta ömür boyu felç kalabilirdi." diyerek cümlenin devamını getirdi. Demir yerinde dururken, hepsi bütün dikkatle doktoru dinliyordu. Orkide sıkıntıyla elini yüreğine bastırdığında iyi bir şey duymayı bekliyordu. Ancak öyle olmadı.
"Ama bundan sonra belden aşağısı tutmayacak."
Tek cümle hepsinin nefesini kökünden kesmeye yetti. Hepsi duyduklarını şokuyla yerinde kalırken, Demir'in bütün duyguları yerle bir oldu. Yüreği acıyla kavruldu.
Orkide duyduklarının şokuyla eli yüreğinde kalırken, "Belden aşağısı felç mi kalacak?" diye sordu. "Yürüyemeyecek mi?"
"Bundan sonra yoğun bir fizik tedavi ve ödemin dağıtılması sonucu hasta tekrar yürüyebilir." dedi doktor umutla. "Ancak şu an hiçbir şey yapamam. Bundan sonrası hastanın yaşama azimi ve çabasına bağlı. Yaşaması bile mucize."
Eda'nın eli başına gitti. Ağlama krizi geçirip bayılarak, hemşireler tarafından acile kaldırıldı. Ceren, Eda'nın yanında dururken Boran peşlerinden gitti.
Demir duyduklarının şokunu atlatamadan öylece kaldı. Ayakları titrerken bedeni onu daha fazla taşıyamadı, mermere yere dizlerinin üstüne çöktü. Aynı saniyelerde gözlerinden yaşlar gelirken, Orkide kocasının önüne gelerek hemen yanına dizlerinin üstüne çöktü.
Belden aşağısı felç kalacak, demişti doktor. Yürüyemeyecek.
Demir'in aldığı nefes daraldı. Konuşamadı. Beyni durmuştu, hiçbir şey düşünemiyordu. Sadece zihnindeki sesler yankılanıyordu.
Yumruk yaptığı elini kaldırarak sertçe göğsüne vurdu. "Benim yüzümden," diye bağırıp kendisini suçlaması kaçınılmazdı. "Allah benim belamı versin! Benim yüzümden!"
Orkide "Hayır," diyerek sevdiği adamın yüzünü avuçları arasına aldı. "Hayır, senin yüzünden değil."
"Sordu bana 'bilmediğim bir şey mi var' diye sordu. Bende 'yok' dedim. Ben yaptım, ben mahvettim herkesi." diyerek kafasını seri aralıklarla arkasındaki duvara vurdu. "Benim yüzümden hepsi bu halde. Benim yüzümden..."
Mavi gözlerinden akan yaşlar yanaklarından süzülerek, gömleğine damlıyordu. "Yapma Demir yapma!" Elini başının arkasına vererek duvara vurmasına, canını yakmasına engel olmak istedi. Elinin tersi yanağını okşarken, "Senin suçun değildi." dedi.
Demir, "Ben bunu nasıl söyleyeceğim?" derken Orkide onu kendisine çekerek sıkıca sarıldı. Bir eli omuzunda iken diğer eli saçlarının arasındaydı.
Anlayabiliyordu kocasını. Demir, çok pişman olmuştu. O an Volkan bunu söylediğinde yüreğine bir sıkıntı yerleşmişti. Böyle bir şey olacağını kimse tahmin edemezdi.
Orkide sırtını sıvazlarken saçlarının arasına bir öpücük kondurdu. Gözünden bir damla yaş düşerken ağlamamaya direndi. Güçlü kalmalıydı ama olmuyordu.
Volkan'a yürüyemeyeceğini nasıl söyleyeceklerdi?
En önemlisi, Volkan yürüyemediğini anladığında ne yapacaktı?
"Doktorun söylediklerini duymadın mı?" diye sordu Orkide. Parmakları usulca saçlarını okşuyordu. "Fizik tedavi sonucu tekrar yürüyebilirmiş."
Demir hiçbir şey söylemedi, tek taptığı şey yüzünü Orkide'nin boynuna gömerek ağlamak oldu. Kollarını kaldırıp karısının bedenine sarılmaya bile hali yoktu. Omuzlarındaki yükün ağırlığı altında ezilirken ağladı.
***
9 saat sonra;
Orkide'den
Koridorda yürürken oldukça dalgındım. Her şey üst üste gelmişti. İnsan bazen sevdikleriyle sınanırdı. Herkesin zaafları vardı.
Volkan'ı odaya almışlardı. İlacı kesmişlerdi, kendisinin uyanmasını bekliyorduk. Eda pencere kenarındaydı, Volkan'ı oraya aldıklarından beri ayrılmıyordu.
Ceren ile Boran yan yana koltukta oturuyor, kısık sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Hastanede olduğumuzdan ilk defa kavga etmiyorlardı.
Demir ise iyi değildi. Volkan'ın durumunu öğrendikten sonra kendine gelememişti. Israrla yerinden kalkmıyor, yine aynı yerde bir duvarın dibinde oturuyordu. Gözleri karşısındaki duvardaydı. Ama baktığı duvar değildi. Zihni, o duvarın ötesindeki anılarda, hayallerde ve pişmanlıklarda geziniyordu. Hepsi söylenmiş sözlerin ağırlığıyla zihnindeydi.
Tüm bu karmaşanın ötesinde sadece boşluğu, anlamsızlığı ve hiçliği görüyordu; zihninde yankılanan sessizlik, ruhunda hissettiği derin bir boşluk duygusu vardı. Bunu sadece ben görüyordum.
Derin bir nefes aldım. Öyle bir Volkan patlamıştı ki herkesin ciğerini yakmıştı.
Demir'in yanına gittim, oturdum. Omuzlarımız birbirine değerken ona baktım. "Demir?" dedim ama beni duymuyor gibiydi, elleri yumruk halini almış bedeni kasılmıştı. Çenesini sıkmaktan yüz hatları beliginleşmiş, kıpkırmızı kesilmişti. Nefes alışları giderek artıyordu. Kriz geçiriyor gibiydi. Endişeyle yüzünü avuçlarım arasına aldım. Gözlerini duvardan ayırmadan parmakları bileklerimi sardı. Farkında olmadan sıktı.
Parmakları, bileklerime öyle baskı uyguluyordu ki ses çıkarıp onu tetiklememek için alt dudağımı ısırdım.
Bileklerimin acısıyla gözlerim doldu ama bunu yüzüme yansıtmamak için çaba gösterdim. Ellerim yüzünü daha sıkı kavrarken "Demir," dedim sesimi yumuşak tutarak. "Sıkma kendini."
Duymadı.
Hem kendisini fazla sıktı, hem de ellerindeki bileklerimi.
Avuçlarım arasındaki yüzü kendime çevirdim. "Gözlerime bak Demir." dedim.
Bakmadı.
Anlındaki damar kendisini sıkmaktan atmaya başladığında, bu görüntü karşısında içim korkuyla doldu.
"Sıkma Demir," diyerek bileğimi elinden kurtarmaya çalıştım. "Canımı acıtıyorsun."
O an Demir gözlerini bana çevirdi. Ama gözlerindeki yabancılık hissini görünce bu bileklerimden daha çok canımı yaktı. Bileklerimi elinden kurtaramayınca, durumu ilk fark eden Ceren oldu. "Yenge," dedi sorgularcasına. "Ne oluyor?"
"Ceren," dedim hemen. "Abin iyi değil."
"Demir!" diye olaya el attı Boran. Bileklerimi Demir'in elinden kurtarmaya çalıştı ancak Demir bırakmayıp daha fazla sıktı.
"Demir, bırak kızın bileğini!" dedi ama nafileydi. Ceren kolumdan tutup beni çekmeye çalışırken, Boran ise Demir'i geriye doğru çekiyor, bileklerimi kurtarmaya çalışıyordu.
Gözlerimden yaşlar boşalınca, parmaklarının bileğimden çözüldüğünü hissettim. Bedenim ondan uzaklaşırken gözleri bana kilitlenmişti. Derin bir uykudan uyanmış gibi ne olduğunu hatırlamaya, niye ağladığımı anlamaya çalışıyordu.
"Ne," diye sordu. Ardından kafasını kaldırarak Boran'a baktı. "Ne oldu?"
O kadar masum sormuştuki ona kıyamadım. Bu olanlar onun suçu değildi ama kendisini sürekli suçladığından kriz geçiriyordu. Ne olduğunu hatırlayamayacak kadar kendisini kaybetmişti. Kendisini kontrol edemiyordu.
"Demir," dedi Boran. "Bir lavaboya gidip yüzünü yıkalım. Kendine gelirsin."
"Orkide?" diye soran gözlerle bana baktı. Ardından yanımdaki Ceren'e bir bakış attı. "Niye ağlıyorsun karım?" diyerek bana doğru bir adım attı. Ancak ben bilinçsizce arkaya doğru adım atarak, aramızdaki mesafeyi korudum.
Bakışlarına şaşkınlık uğrarken, yanımdaki Ceren'in kolunu tuttum. Kafasında ne dönüyordu bilmiyorum ama bedeni gerildi. "Benden korkuyor musun?" diye sordu dehşetle.
Başımı iki yana salladım. Ondan korkmuyordum. Sadece kriz anında neler yapacağını kestiremiyordum.
"Niye uzaklaşıyorsun benden?" diye sordu.
"Demir, biz bahçeye çıkıp hava mı alsak?" diye sordu Boran, onun koluna girerek. Amacı Demir'i benden uzaklaştırmak, kendisini toparlamasına yardımcı olmaktı.
"O bileğine ne oldu?" diye sordu sinirle. Elimi tutmak için elini uzattı ama ellerimi arkama sakladım. Bileklerime bakmasını istemedim.
Bakışlarında bir hayal kırıklığı oldu. Kaşları çatılırken, "Kim yaptı?" diye sordu.
Sen yaptın, diyemedim.
Sustum.
"Kim yaptı?" diye sordu sinirle. Susmaya devam ettik.
"Bana cevap verin! Dilinizi mi yuttunuz?! " diye bağırdı hastanenin ortasında. Suskunluğumuz, sinirini bozuyor olmalıydı. "Size kim yaptı diye bir soru sordum?!"
Bakışları Ceren'e kaydı. Abisinin hareketlerinden korktuğundan elimi sıkmaya başladı. Boran, Demir'in kolunu tutarken "Yapma Demir," dedi baskın bir sesle. "Dışarı çıkalım."
Çenesi kasıldı. Bakışları donuklaşırken, sinirle titremeye başladı. "Ben mi yaptım?" diye sordu.
Yerimde gerilirken, bu sessiz kalışımı bir 'evet ' olarak algıladı.
Çaresizce başını iki yana sallarken, geriye doğru adımlar attı. "Ben yapmış olamam," dedi gözlerime bakarak. "Yapmadım değil mi?" diye sordu.
Gözlerim dolarken başımı iki yana salladım. Hayır, kriz geçirdiği için onu suçlayamazdım. Bu beden ve zihnen olan bir şeydi. Bilinçli olarak yapmadığını biliyordum.
Cevap vermedim. Gözlerimin içine baktı.
"Hass*ktir!" diye fısıldadı. Bakışları arkamda olan ellerime, bileklerime kaydı. Elleri sinirle saçlarına dalarken "S*ktir!" dedi. "S*ktir! Ben yaptım!"
Ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Farkında olmadan geriye doğru adımlarken, "Ben ne yaptım?" diye sordu kendine. Nefes alışları hızlanırken bir anda bize arkasını döndü, hızlı adımlarla koridorda ilerleyerek gözden kayboldu.
***
Yazardan;
Bazı vedalar diri diri mezara gömer.
Bazı vedalar yaşarken ölmeyi öğretir.
Kimseye tek kelime etmeden çıkmıştı Demir Afil Soydan. Hala o hastaneye geri dönmemişti. Kendisini affedemiyordu. Ya kendisine sıkacaktı, yada başkalarına. Herkes dağılmış bir halde olduğundan ikinci yolu tercih ediyordu. Bu karmaşada kimse onun ölü bedenini taşıyamazdı.
Paketten bir sigara çıkararak yaktı. Son günlerde sigaradan başka bir şey içmiyordu. Çalan telefonuyla yanındaki koltuğa göz ucuyla baktı. Telefon durmaksızın çalıyordu. Herkes onun için endişelenmiş, kaybolduğu saatten itibaren aramaya koyulmuştu. Telefonunu tamamen kapatmıyordu çünkü günlerdir aramasını beklediği biri vardı.
Telefonunu orada bırakarak arabadan aşağıya indi. Celal ve güvendiği birkaç adamda arabadan inerek bekledi. Korumaların telefonunu takip edilme riskine karşı kapattırmıştı ancak kendi telefonu açıktı.
Saat gece yarısına yaklaşıyordu. Geçenlerde Hakkı denen bir adam Orkide ile Demir'i kurşun yağmuruna tutmuş, öldürmek istemişti. Ancak Volkan ortaya çıkınca kaçarak kurtulmuştu.
Demir, karşısındaki müstakil eve bakarken dumanı havaya üfledi.
Zamanı gelmişti. Bu zamana kadar Volkan onu korumuş, arkasında durmuştu. Ama artık roller değişmişti. Bu zamana kadar Volkan'a sıkılan her kurşunun, her damla kanın hesabını düşmanları verecekti.
Sigara dumanından bir nefes daha çekerek, etrafı inceledi. Henüz bir planı yoktu. Aklı karmaşıktı, plan yapacak zamanı yoktu. Zamanı ve olayları akışına bırakacaktı. Artık ne olacaksa olsundu, kimsenin kaybedecek bir şeyi kalmamıştı.
Yani...
Demir öyle düşünüyordu...
Gecenin karanlığında derin bir nefes verdi. Duman, gecenin karanlığında kaybolurken, sigaradan son kez derin bir nefes çekti. Belindeki silahı çıkarırken, "Etrafı sarın." diye mırıldandı. "Plan yok, benden işaret bekleyin."
Hızlı bir şekilde karşısındaki eve doğru yürüdü. Duvarın arkasından eğilerek sessiz ve hızlı adımlarla ilerledi. Kapının girişinde duran dört tane adamı gördüğünde beklemeden hepsini indirdi. Silaha önceden susturucu taktığından fazla ses yapmıyordu. Adam sayıları azdı. Silah seslerini duyup gelmesini istemezdi.
Başını omzuna eğerek Celal'e başıyla işaret verdi. İkisi de koşar adımlarla içeriye girdi. Koridorda karşısına çıkan ilk kişiye sıktı.
Adam yere devrilirken, arkasından gelen iki kişiye art arda sıktı. Hızlı olmaları gerekiyordu. Koşar adımlarla merdivene yöneldiğinde karşısına çıkan adamın göğsüne sıktı. Tek kurşun işi hallederdi. Adam merdiven boşluğundan geriye yuvarlanırken, alt kattan gelen adım sesleriyle arkasındaki adamlara döndü. "Yukarısı sizde." diyerek hızla bodruma inen merdivenlerden aşağıya indi.
Merdivenlerden aşağıya inerken silah doğrultan adamın bileğini büktü, merdivenin korkuluklarından aşağıya bıraktı. Adam büyük bir gürültüyle merdivenden aşağıya düşerken rastgele bir odaya girdi. Masanın arka tarafında telefonla yardım çağıran adamı gördüğünde kafasına sıktı. Ardından ona doğru ilerleyerek telefonu baktı. Ayağının altında telefonu ezerek vakit kaybetmeden hızla odadan çıktı.
Silahını kaldırarak temkinli adımlarla ilerlerken, koridorun nereye çıktığını bilmiyordu. Aniden bir adam önüne çıkıp silahı ona doğrulttuğunda kurşun karnını sıyırarak arkasındaki duvara denk geldi. Adam anlından yediği kurşunla yeri boylarken çok yakından iki el silah sesi duydu.
Oyalanmadan hızla sesin geldiği yöne ilerlerken koşarak diğer odadan çıkan adamın ayağına sıktı. Bu onun önüne atılmış bir yemdi. Adam acıyla yere düşerken fazla beklemeden iki kurşun gövdesine sıktıktan sonra geçti. Hızlı adımlarla bir diğer odaya ilerledi ancak açık olan kapıdan birinin kaçtığını gördü. Demir, koşmaya başladı. Bu evde kimseyi sağ bırakmaya niyeti yoktu. Kapıdan çıkarak uzun bir süre koştu, duvardan atlayarak koştu.
Sokakta adamın ayak sesleri yankılanıyordu. Gece, İstanbul’un ara sokaklarında yankı yapan çığlıklar gibiydi.
Karanlık bir ara sokağa saptı. Ayakkabılarının altı ıslak asfalta vurdukça şapırtılar çıkıyordu. Her adımı, hayatıyla olan mesafesini biraz daha açıyordu.
Arka sokakta bir kapıdan üç adam daha fırladı. Siluetleri sokak lambasının altında netleşti.
İçlerinden biri Hakkı ve sol kolu Arif'ti. Arif arkadan ateş ederken diğerleri kaçmanın peşindeydi. Bir kurşun yanından geçti. Arif arkaya doğru adımlar atarken durmaksızın sıkıyordu.
Kurşunlar durduğunda Demir, dikkatli bir şekilde saklandığı yerden başını çıkardı. Koşarak sokağın sağ tarafına saptı.
Sokakta bir minibüs çalışır haldeydi.
Sürücü camdan bakarken, Arif ter içinde kapıyı açarak, “Sür!” diye bağırdı.
Ve araba, peşinden gelenleri arkasında bırakarak geceye karıştı.
Demir yokuştan aşağıya minibüsün peşinden koşarken, arabanın arkasından ateş ediyordu.
Daha fazla dayanamayarak nefes nefese yerinde kaldı. Yerdeki taşa bir tekme atarak, yüzünü sert bir şekilde ovuştururdu.
Yokuşun sonundan bakarken, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyor, dizleri titriyordu. Bir anlık denge kaybıyla bir evin duvarına tutunarak yere çöktü. Duvara yaslandı.
Kalp atışları yüzünden kulakları uğuldarken, tere bulanmış alnını koluyla sildi. Dudakları kurumuştu. Karnındaki ağrı büyürken elini sızlayan yere götürdü. Parmaklarına bulaşan kanla başını arkasındaki duvara yaslandı. "Vurulmuşum lan." diye mırıldandı kendi kendine.
Elini ceketinin cebine götürdü ancak telefonunu bulamadı. Arabada kalmıştı.
Bir süre yerinde soluklandıktan sonra zorlukla ayağa kalktı. Eliyle yaraya baskı uygularken yürümeye çalıştı. Bacakları titrese de, adım attıkça güçlendi.
Yavaş ama kararlı adımlarla yokuştan yukarıya çıktı. Alınacak bir intikamı vardı.
Birkaç dakika sonra çatışmanın olduğu yere geldiğinde silah sesleri susmuştu. "Abi," dedi Celal. "O adam burada değil."
"Kaçtı," dedi Demir sinirle. "Beyaz bir minibüs, plakasını görmedim. Kameralardan bakın. Bu civarda her yeri arayın." dedi. "O it bu gece İstanbul'dan çıkmayacak!"
"Emredersin abi!" dedi Celal. Ardından adamlara dönerek bütün kamera kayıtlarını bulmalarını söyledi. O gece İstanbul'un giriş ve çıkışları tutulmuş, uçuşlar iptal edilmişti.
Demir arabasının kapısını açarak şoför koltuğuna yığıldı. Nefesi hâlâ düzensizdi, gömleği terden sırılsıklamdı. Boğazı kurumuştu, ciğerleri yanıyordu. Göz kapakları ağırlaştı.
Dayanmalıydı. Gözlerini açtı. Yarı baygın bir haldeyken, koltuğa tutunarak yerinde doğruldu. İçinde bir şey, vazgeçmesine izin vermiyordu. Elini uzatarak arabayı çalıştırdı. Bulunduğu yerden ayrılırken, yaralı haliyle arabayı sürdü.
Kulakları uğuldarken çalan telefonunun sesini zor duydu. Bakışlarını yoldan ayırmadan elini koltuğa uzattı. Telefonu eline alarak arayan kişiye baktı. Boran'dı. Açmadı, aramayı reddetti.
Telefon tekrar çaldı.
Yine açmadı.
İnadı inattı. O aramadan açmayacaktı.
Telefon tekrar çaldı. Göz ucuyla arayan kişiye baktı. Güney'di.
Yüksek ihtimalle, Volkan'a olanları duymuştu. Bu yüzden arıyordu.
Telefon tekrar çaldı. Ceren'di.
Açmadı.
Telefon birkaç saniye sonra tekrar çaldı. Orkide arıyordu.
Telefonu açtı ama artık çok geçti. Demir cevap verecek durumda değildi. Karnındaki sızı artarken, dişlerini sıktı. Gömleğindeki ıslaklık arttı. Kan parmaklarından süzüldü. Kurşun içeride değildi, sıyırılmıştı ama kan kaybediyordu.
Ceketini yaraya bastırdı. Dayanmalıydı. Arabanın hızını giderek artırırken, hastaneye yetişmeliydi. Yoksa kan kaybından bilincini kaybedebilirdi.
Gözlerini kısarak yola odaklanmaya çalıştı. Işıklarda bile durmadı.
"Demir," diyen nahif sesi arabanın içini doldururken, Demir içli bir nefes verdi.
"Nerdesin?" diye sordu endişeli sesi. Cevap vermedi. Konuşursa bir şey olduğunu anlardı.
Birkaç saniye telefonun ucunda bir ses bekledi Orkide. Cevap gelmemişti. "Demir," dedi tekrar. "Eğer sesimi duyuyorsan, konuşur musun?"
Demir, birkaç saniye derin derin nefesler aldı. "Geliyorum." dedi çatallı sesi. Ardından uzanarak telefonu kapattı.
Birkaç dakika sonra araba hastanenin önünde durdu. Derin bir nefes alırken gücünün son kırıntılarını kullanarak arabadan indi.
Kapıyı kapatmadan yaralı bir halde yavaş adımlarla hastanenin kapısına doğru ilerledi. Bakışları koltukta oturan hastalarda gezindi. Herkes kendi derdinde, kendi acısındaydı. Gözleri acilde duran ikiliye kaydı. Güney ve Gizem'e baktı.
Gizem bir şey anlatıyor, Güney ise elleri cebinde bir halde dikkatle onu dinliyordu. İlk defa kavga etmiyorlardı.
Gizem, Devran Bey'in kızıydı.
Güney ise Gizem'e aşıktı.
Gizem'in istediği tayin sonucu buraya çıkmıştı. Devran Bey kızının burada çalışması için konuşmuş, Demir ise bir kaç ay önce bunu kabul edip, kendi hastanesinde çalışmaya izin vermişti. Bu durum Güney'in işine geliyordu. Hem Demir'e güveniyor hem de Gizem'i daha rahat bir şekilde görebiliyordu. Her konuda içi rahattı.
Birkaç dakika sonra ikiside tartışmaya başladığında, Gizem bıkkın bir nefes verdi. Bileğindeki saate baktıktan sonra bakışlarını Güney'e çevirerek bir şeyler söyledi.
"Gizem," dedi Demir, yanlarına giderek. İkilinin bakışları ona dönerken derin bir nefes verdi.
"Yaraya pansuman yapılması lazım, müsait misin?" diye sordu.
Gizem'in bakışları karnına düştüğünde önce Güney'e daha sonra Demir'e döndü. "Müsaitim Demir abi."
"Reis," dedi Güney, çölde su bulmuş gibi sevinçle bağırarak. "Sonunda bulabildim seni."
"Sen beni değil, ben seni buldum Güney." dedi Demir tersçe. "Ayrıca benim için gelmiş gibi de durmuyorsun." dedi. Ne demek istediğini herkes anlamıştı.
Beni aramaya değil de, Gizem'i görmeye gelmiş gibisin, diyordu açıkça.
"Her ikisi için geldim reis." dedi Güney. "Bir taşla iki kuş."
Demir ve Gizem aynı anda ona ters bir bakış attı. Demir, "O kuşu..." dedi ama küfretmemek için kendisini tuttu. "Açtırma benim ağzımı kızın yanında." diyerek tamamladı cümlesini.
"Emredersin reis."
Pansuman için sedyeye oturduğunda, Güney ise hemen karşısına oturdu.
Gizem eline tentürdiyotu alarak pamuğun üstüne dökerken, Demir gömleğini çıkarmadı sadece yaranın olduğu yeri açarak sakin bir şekilde bekledi.
"Sen niye beni arıyordun?" diye sordu Demir, bakışlarını Güney'e dikerek.
"Volkan'ın vurulduğunu duydum." dedi.
Kaşları çatıldı. "Nereden duydun?" diye sordu Demir.
"Hastaneye geldiğinde, Volkan abinin tahlil sonuçlarını kontrol ediyorduk. Ben söyledim." dedi Gizem.
"Başka kimse biliyor mu?" diye sordu Demir.
Güney başını sallayarak, "Sadece ben, abim ve Devran baba biliyor. Başka kimsenin haberi yok." dedi. "Abimde gelmek istedi ama sen burada değildin."
Demir cevap vermedi.
"Yukarıda bir adam vardı." dedi Güney. "Değişik bir tip. Yengelerin yanındaydı. Kim o adam?"
"Eski bir arkadaş," dedi Demir. "Devran Bey bilir."
"Güvenilir biri mi?" diye sordu Güney. Daha önce onu hiç görmemişti.
"Güvenilir olmasa yanımda ne işi var?" diye sordu Demir ona karşılık olarak.
"Anladım reis." dedi Güney.
Güney, Demir ile konuşurken pansuman çoktan bitmişti.
Gizem, "Serum takayım, biraz dinlen Demir abi." diyerek dolaba yöneldiğinde Demir ayağa kalktı. "Seruma gerek yok, yengen yukarıda beni bekliyor Gizem."
"O zaman bir şeyler yemelisin, kan kaybetmişsin ayakta durman zor olur." dedi Gizem.
Demir bir şey söylemedi.
"Doktorlar ne söylüyor," diye sordu Demir, ceketini giyerken. "Volkan ne zaman uyanacak?"
"Henüz kesin bir şey söylemediler abi. İlaçları kestiler. Ne zaman uyanacağı belli değil, bu tamamen Volkan abiye bağlı."
Demir derin bir nefes verdi. Kapıya doğru yürürken, "Reis," dedi Güney. Ardıdan Demir'in yanında yerini aldı. "İntikam sadece Volkan'ın değil, masanında intikamıdır. Alınacak bir intikam varsa ben buradayım. Yalnız değilsin."
Demir elini omuzuna koyarak dostça sıktı. "Eyvallah." dedi.
"Gizem, Volkan hakkında bir şeyler daha söyledi." dedi Güney, Demir ile yan yana koridorda giderken.
"Ne gibi?" diye sordu Demir.
"Yürüyemeyeceğini söyledi." dedi Güney, sıkıntıyla. Eski zamanlarda Güney bir kaza yapmış, bir hafta boyunca ayağa kalkamamış, ayağa kalkmadığı her saniyede daha fazla acı çekmişti. Ama Volkan'ın bir ömür boyunca ayağa kalkamayacak olması istemsizce canını yakıyordu.
Kendisi bir hafta dayanamayıp, Volkan'ın bir ömür boyu öyle kalacak olması... Onu üzüyordu.
Demir yutkundu. "Maalesef." dedi.
Üçüde asansöre bindi. Gizem gidecekleri kata basarken, "Yürüyebilmesi için bir ihtimal yok mu?" diye sordu. "Herhangi bir alet, cihaz, tedavi... Ne bileyim, yürüyebilmesi için başka yolu yok mu?"
"İyileşmesi için ihtimal var ama..." dedi. Ardından bakışlarını Güney'e çevirdi. "Yol yok."
"Yani sadece tedaviyle yürüyebilir." dedi Güney ihtimallere dayanarak.
"Aynen öyle."
"Çok zor." dedi Güney, çaresizce boşluğa bakarken. "Yürüyemediği her an için daha fazla yıkılacak. Tedavi olabilmesi için hiç morali kalmayacak. Kendi kendini bitirecek."
Demir bir şey söylemedi. Volkan uyanmadan, bu konu hakkında kimseye bir şey söylemek istemiyordu.
"Volkan'a ne zaman söylemeyi düşünüyorsun?" diye sordu Güney.
"Şimdi değil," dedi Demir anlını sıkıntıyla ovuşturarak. "Önce uyansın, kendisini toparlasın. Daha sonra ben söylemenin bir yolunu bulurum."
Asansörün kapıları açıldığında önce Demir indi. Koridora bakışları kaydığında gözleri ilk önce ailesine daha sonra odasına doğru yürüyen doktora takıldı.
Volkan'ın odasına yürüyen Hakkı'nın adamı Arif'ten başkası değildi. "Gizem," dedi baskın bir sesle. "Hastaneye yeni doktorlar alındı da benim mi haberim yok?" diye sordu.
"Hayır," dedi Gizem şaşırarak. "Stajyerler dışında kimse alınmadı Demir abi."
"O zaman bu doktor önlüğüyle gelen adamı tanıyor musun?" diye sordu, adımlarını hızlandırırken.
"Hayır," dedi Gizem, odaya giren adama bakarak. "Bu adamı hiç görmedim. Burada çalışmıyorki."
"Çalışmıyor çünkü bu herif doktor değil." diyerek belindeki silahı çıkardı.
"Ne demek doktor değil?" diye sordu Güney. Demir cevap vermeyerek hızla odaya doğru adımladı. Herkesin bakışları ok gibi Demir'i bulduğunda kapıyı kırarcasına odaya girdi.
Ancak geç kalmıştı. Arif şırınganın içindeki zehirin yarısından fazlasını çoktan seruma enjekte etmişti.
BÖLÜM SONU
İnstagram: @sidranoraa