İçeriğe geç

MAFYANIN ORKİDESİ

Bölüm 46 · 15 dk okuma

MAFYANIN ORKİDESİ

Bölüm 46

41.BÖLÜM-BAZEN...

Takip etmeyi ve oy vermeyi unutmayın!

Bazen her şey üst üste gelir ya,

Günler aynı renge boyanır,

Sabahlar yorgun, geceler suskun olur.

İçin konuşmak ister ama

Kelime bulamaz dilin,

Kendi kendine anlatırsın her şeyi.

Bazen aynaya bile yabancı gelir yüzün,

Sevdiğin şarkılar susar,

Kahve ılıktır ama içini ısıtmaz.

Umudun kenarda oturur,

Sessizce seni izler,

Ona bile küs olduğunu fark edersin.

Kalbin, taşımaması gereken yükleri taşır,

Bir çiçek bile ağır gelir bazen avuçlarına.

Ama sonra...

Hiç beklemediğin biri

Elinde bir gül tutar.

Ve sessizce uzatır sana.

***

Arif anlının ortasına yediği kurşunla yere yığılırken, Demir hızla ilerleyerek Volkan'ın vücuduna bağlı olan serum kablosunu söktü.

Makine kabloların sökülmesiyle sesler çıkardığında, "Gizem!" diye bağırdı Demir, endişeyle. "Volkan'ın durumuna bakın."

Gizem olayın şokunu atlatamadan, hızla Volkan'a doğru ilerledi. Cebinden çıkardığı küçük feneri eline alarak Volkan'ın bir gözünü açarak göz ferine baktı.

Hemşireler içeri doluşurken, birkaç saniye sonra Volkan'ın doktoru içeri girdiğinde "Ne oluyor burada?" diye sordu. Makinedeki sensörü gördüğünde Volkan'a doğru adımladı. "Gizem, durum nedir?"

"Serumuna zehir enjekte edildi. Pupiler genişlemiş, dil rengi soluk. Nörotoksik bir madde olabilir." dedi Gizem. Ancak zehirin ne olduğundan emin değildi. İnsan vücudunu düzensiz etkileyen bir zehir olabilirdi.

(Yazardan not; Buradaki bazı kelimeleri bilmiyor olabilirsiniz. Açıklamalarını satır aralarına bırakıyorum.

Pupiler: Göz bebeği

Nörotoksik: Sinir sisteminin veya herhangi bir bölümün işlevini bozan bir zehir.)

"Olabilir." dedi doktor. Bakışları elektrokardiyografi arasında gidip gelirken, "Belirtiler atipik, bradikardi var." dedi.

(Elektrokardiyografi (EKG): Kalbin elektriksel aktivitesini, hızını ve ritmini kaydeden ve gösteren cihaz.

Atipik: Düzensiz, anormal.

Bradikardi: Kalp atış hızının dakikada 60 atışın altında olması, kalp ritminin yavaşlaması durumudur.)

"Nabız zayıf, solunum yavaş." dedi Gizem.

"Hemen gereken testler yapılsın. Gözlem odasına alın, kanını aldıktan sonra laboratuvara götürün." dedi hızlıca. "Eğer zehir kana karışmışsa, çok fazla vakti kalmış sayılmaz. Çabuk olun!"

"Hemen alıyorum hocam."

Volkan hızla odadan çıkarıldığında, acilen yoğun bakıma kaldırıldı. Oksijen monitörüne bağlandı.

(Oksijen monitörü: Oksijen seviyesi düştüğünde uyarı veren ve erken müdahale için kullanılan hayati bir cihaz.)

Gizem eline eldivenlerini takarken, bir hemşire yeni serum torbası takıyordu.

Gizem, vücudundan iki tüp kan doldururken hepsini koşar adımlarla laboratuvara götürdü. Tekrar yoğun bakıma girerken, gereken malzemeleri, cihazları hazırladı.

Dışarıda ise durumlar karışıktı. Eda, Volkan'a zehir verildiğini duyunca ağlama krizi geçirmişti.

Vücudu korkudan titrerken, Demir abisine doğru bir adım attı. "N-ne zehri?" diye sordu Demir'e. "Zehir d-değildir o. Değildir değil mi? Değild-dir." dedi.

Demir, Eda'nın başını iki elinin arasına alırken "Zehir verdi Eda." dedi. "O zehirdi."

"Adam doktor!" diye bağırdı bilinçsizce. "Doktor! Doktor! D-doktor niye zehir versin Volkan'a? Niye b-böyle bir şey yapsın?" diye sordu. "N-niye ö-öldürmek istesin?"

"O adam doktor değildi." dedi Demir. İş çok karmaşık bir hale geliyor, aile giderek dağılıyordu.

Eda'nın kafası yerinde değildi. Doğru düşünemiyor, algılamakta zorlanıyordu. "Ne demek değildi?" diye sordu Eda, korkuyla. "Kimdi o zaman?" diye sordu. Bakışları etrafta gezindi, herkesin acınası bakışları üstündeydi. Gözlerindeki yaşlar giderek arttı. "A-abi, doktor değilse ne işi var o zaman bu-burada?"

"Öldürmek için Eda..." diye fısıldadı, sadece onun duyabileceği bir sesle. "Onu öldürmek için buradaydı, öldü."

Eda başını iki yana salladı. "Hayır." dedi itiraz eden bir sesle. "Hayır, hayır ölmez!" diye bağırdı. "Sende gördün ilaç vermek için girdi odaya." dedi Demir'e. Demir, umutsuz gözlerle ona bakınca diğerlerinden destek almak için "Hepiniz gördünüz." dedi. "Bir şey söyleyin bana," dedi onu izleyenlere. "Zehir vermedi deyin, bir şey söyleyin."

Kimseden ses çıkmayınca elleriyle yüzünü kapatarak hıçkırıklara boğuldu. Sırtını duvara yaslarken, dizleri yaşadığı acıya dayanamayarak yere çöktü.

Demir hiçbir şey söyleyemedi. Eda'nın yanına otururken onu kendisine çekip kollarını sıkıca sardı. "Ölm-mesin..." dedi hıçkırıklarının arasında. "Ölmesin abi ö-ölmesin. N-ne olur yaşasın..."

***

4 saat 58 dakika sonra;

Elif hemşire hızlı adımlarla elindeki kağıtlarla beraber geldi, "Gizem Hanım!" diye bağırdı koridorun sonunda. "Doktor Beyi bulamıyorum. Hastanın toksikoloji sonucu geldi."

(Toksikoloji: Zehirli ve zararlı maddelerin canlılar üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalı.)

Gizem elindeki dosyaya uzanırken "Ne çıktı?" diye sordu.

"Negatif. Kanda hiçbir toksin yok. Sıfır." dedi hızlı hızlı nefesler alırken.

(Toksin: Zehirli madde.)

Gizem kaşlarını çatarak dosyayı incelendiğinde kaşlarını çattı. "Bu... İmkansız, hastaya zehir verildiğini kendi gözlerimle gördüm. Hastaya zehir verilmediyse o zaman bu belirtiler neyi açıklıyor?"

"Hastaya zehir verildiği aynı saniyelerde serum kablosunu bir yakınının çıkardığını gördüm." dedi Elif hemşire.

"Yani zehir kana karışmadan kablolar çıkarıldı." dedi Gizem, sevinerek. Bu kadar insan bir zehir uğruna burada harap olmuş durumdaydı. Bu herkes için çok iyi bir haberdi. Ama durum henüz kritikti.

"Kan şekeri, böbrek fonksiyonları normal... Kalbi de öyle. Peki neden solunumu yavaşladı?" diye düşündü kendi kendine. "Nörolojik bir şey mi?"

(Nöroloji: Beyin, omurilik, sinirler ve kaslar gibi sinir sistemiyle ilgili hastalıkları inceleyen tıp dalı.)

Elif hemşire cevap vermedi, sonuçlara Gizem ile bakmaya devam etti. Birkaç saniye sonra Gizem, "Hastanın tomografisinin yeniden çekilmesini istiyorum, hemen!" dedi. "Doktora haber verin!"

(Tomografi: Vücut içindeki kemik, damar ve yumuşak dokuların kesit görüntülerini oluşturma yöntemi.)

Elif hemşire elindeki sonuçlarla uzaklaşırken Gizem, yoğun bakımın girişinde bekleyen aileye doğru yürüdü. Herkes doktorun gelişiyle ayağa kalktığında, "Gizem," dedi Güney. Hala gitmemişti, Volkan'ın durumunu gördükten sonra gitmek istememişti. "Durum ne?"

"Öncelikle sakin olun." dedi Gizem yatıştırıcı bir sesle. "Korkulacak hiçbir şey yok."

"Zehir Volkan abinin kanına karışmadan serum kablosu çıkarıldı." dedi Demir'e bakarak. Serum kablosunu Demir çıkarmıştı.

"Yani?" dedi Demir, iyi bir şey duymayı bekleyerek.

"Yani... Volkan abinin kanında zehir yok."

Herkes derin ve umut dolu bir nefes aldığında, Gizem bu anı bozacağı için üzüldü. "Ama..." dedi ancak bu kelimeyi kullanmak canını yaktı. "Hayatı tehlikesi hala geçmedi. Önümüzdeki 24 saat bizim için çok önemli. Volkan abinin vücudunun neden ters tepki verdiğini bilmiyoruz. İç kanama veya beyin kanaması geçiriyor olabilir. Size kesin bir şey söyleyemem ama..." dedi. Ancak insanlar gözlerinin içine bakarken, bu kelimenin ağırlığı altında ezildi. "Hazırlıklı olun..."

Eda'nın aldığı nefes ciğerlerine sıkışırken "Ne?" diye sordu acıyla. Elini goğsüne bastırdı. "Ne demek hazırlıklı..?"

"Anlamadım, hazırlıklı olun derken neyi kastediyorsunuz?" diye sordu Ceren.

"Sakin ol." dedi Boran, Ceren'in koluna dokunarak.

"Ne demek sakin ol?" diye sordu Ceren dehşetle. "Hazırlıklı olun diyor bize. Biz nasıl hazır olalım?"

"Ölebilir mi yani?" diye sordu Demir. "Kalbi durabilir mi?"

"Dediğim gibi henüz ortada kesin bir şey yok. Eğer iç kanaması geçiriyorsa bu ciddi bir sorun. Hastayı kaybedebiliriz... Bunu size söylemek istemezdim ama durum bu."

Eda dizlerinin üstüne düştü. "Allah'ım..." dedi yüreği sızlaya sızlaya. "Allah'ım ne olur alma onu benden..." dedi derin bir nefes içine çekerken. Ağzından bir hıçkırık koptu. "O nefes almazsa ben ölürüm..."

Gizem'in gözleri doldu. Ağlamak üzereyken arkasını dönerek koridorda ilerledi. Gözyaşları sessizce yanağına aktı. Güney'de peşinden ilerlerken, Demir ailesine baktı.

Ceren titriyor, Boran'a bir şeyler söylüyordu. Eda hıçkırıklarla ağlarken, Orkide'de ona sarılmış beraber ağlıyorlardı.

Demir olduğu yerde kaldı. Önce ameliyathanenin kapısına ardından önünde ağlayan ailesine baktı. Kimseye bir şey söylemeden arkasını dönerek sessizce ilerledi.

Kimseye teselli veremezdi, kendi derdine bile derman olamıyordu; çünkü kalbi, başkalarının acılarını hissetmekten yorulmuş, kendi yaralarıyla dolup taşmıştı.

Ne ağlayabileceği kimsesi ne de haykırabileceği kadar sessiz bir yer vardı. Ancak ayakta kalmak, dik durmak zorundaydı. Peki içi kan ağlarken ayakta kalabilir miydi?

Kan damlaları sessizce içine akıyordu. Yine her zamanki gibi acısını kalbinin derinliklerine gömdü. Ancak bir gün kalbindeki yaraların hepsinin günyüzüne çıkacağını, yüzüne vurulacağını bilmiyordu.

***

1 gün sonra;

Güneş henüz batmamıştı, ışıkları hala gökyüzünü aydınlatırken, Soydan ailesi günlerdir hastanede yoğun bakımın önündeydi. Günler geçiyor, zaman su misali akıp gidiyordu.

Demir, yoğun bakımın önüne gidip bekleyememişti. Doktorun yanında duruyor, bütün sonuçlardan haberdar olmak istiyordu.

Doktor test kağıdını inceliyordu. "Durum nedir doktor?" diye sordu Demir, karşısındaki doktora gözlerini dikerek.

"Volkan Bey'in tomografisini çektik. Zehirlenme veya iç kanama söz konusu değil." dedi doktor.

"Volkan abinin test sonuçlarını az önce kontrol ettim." dedi Gizem bilgisayara bakarken. "Kan şekeri değeri çok düşük olduğundan hipoglisemi krizine girmiş. Damar yoluyla glukoz uyguladık. Daha önce ilaç kullanıyor muydu?"

"Volkan şeker hastası. İnsülin iğnesi kullanıyor." dedi Demir.

(İnsülin iğnesi: Şeker hastalarının kullandığı, kan şekerini düzenleyen özel bir iğnedir.)

"Hastayı hipoglisemi krizi yüzünden kaybedebilirdik." dedi doktor, stresle anlını ovarken. "Kan şekerini gösteren bir test yapın." dedi Gizem'e.

(Hipoglisemi: Kandaki şeker seviyesinin normalin altına düşmesi durumu.)

Gizem odadan çıkarken, "Kriz geçirdiği için mi uyanmıyor?" diye sordu Demir.

"Evet, müdahale edilmeseydi ölümle sonuçlanabilirdi. Ancak kan şekeri ilk gelişte normaldi. Bir anda nasıl düşmüş olabilir, verdiğimiz ilaçların yan etkisi olmalı." dedi.

Demir sessiz kaldı. "Bir durum olursa ben bahçede olacağım." dedi doktora. Ardından kapıya doğru yürüdü. "Kardeşim size emanet."

Odadan çıktıktan sonra hastanenin çıkışına doğru yürüdü. Son zamanlarda trafik kazaları ve cinayetler çoğalırken hastane kalabalıktı.

Elini ceplerine sokarken hastanenin uzağındaki parka doğru yürüdü. Bankalardan birine oturduğunda gözleri uzaklara daldı. Park, gündüzleri çocuk sesleriyle yankılanırken, şimdi çok fazla çocuk yoktu. Sadece birkaç aile piknik yapmaya gelmişti. Aileleri otururup muhabbet ederken, çocuklar kaydıraktan kayıyor, oynuyordu.

Parka sadece çocuklar gitmezdi. Bazen büyümüş ama içindeki çocuğu susturamamış insanlar da gidebilirdi.

Belki salıncağa binemez artık, ama boş bir bankta oturup eski bir anının içine sığınırdı. Çocuk sesleri arasında, kendi çocukluğunun yankısını duyardı.

Bazı insanlar büyür ama tam iyileşemezdi.O yüzden parklar, sadece oyun oynamak için değil, kalbin yükünü hafifletmek içindir.

Bir ağaç gölgesinde otururken sessizce ağlayan yetişkinler de olur.

Çünkü bazı yaralar, yalnızca çocuk seslerinin arasından gelen umutla kabuk bağlardı.

Parklar sadece neşeyi değil, hatıraları da taşırdı.

Ve bazen bir salıncağın gıcırtısı, insanın en derin sessizliğini konuştururdu.

Cebinden bir sigara çıkarıp dudaklarına yerleştirerek yaktı. Ciğerlerine derin bir nefes çekerken dumanı havaya bıraktı.

Tam o sırada, yanına küçük bir çocuk yaklaştı. Elinde tuttuğu kırmızı gülü uzatarak, "Bu senin için," dedi çekingen bir sesle. Demir, çocuğa baktı; gözlerinde bir anlık bir şaşkınlık belirdi. Sonra, içindeki karanlığa sığınarak, "Teşekkür ederim ama istemiyorum," diye yanıtladı. Çocuk, bir an duraksadı; sonra omzunu silkerek, gülü yanındaki banka bıraktı. "Üzgün görünüyorsun." dedi çocuk. Demir, şaşırdı. Bir çocuğun bu kadar açık sözlü olması, onu hem şaşırtmış hem de gülümsetmişti. Ona içini dökmek istedi, ama bir çocuğa anlatabileceği şeyler değildi. "Hayat bazen zor olabiliyor." diye yanıtladı.

"Ama her zorluğun üstesinden gelinebilir," dedi çocuk gülümseyerek. Çocuk hemen bankın bir diğer ucuna oturdu. Demir'in bakışları yanındaki çocuğa döndü. Belki de haklıydı. Belki de, bir çocuğun masumiyeti, onun içindeki karanlığı aydınlatabilirdi.

Demir gülümsedi. Yanına çocuk geldiğinden sigarasını söndürmüştü. Dumandan etkilenmesini istemezdi. Birkaç dakika sessizce oturdular. "Neden gül verdin?" diye sordu Demir.

"Çünkü birine çiçek verildiğinde o insan gülümser. Anneme verince hep gülüyor. Sen üzgünsün diye sana verdim." dedi saf bir masumlukla.

Demir, gülü eline alarak hafifçe gülümsedi. "Teşekkür ederim." dedi. Ardından "Adın ne senin?" diye sordu. Çocuk, "Benim adım Umut," diye yanıtladı. Demir de, "Ben de... Ben de sadece biriyim," dedi, ismini söylemekten kaçınarak.

O an küçük bir rüzgar esti, ağaçlar hışırdadı.

Minik Umut, oturduğu banktan yere indi. Demir, onun gideceğini düşünürken çocuk arkasını dönerek cebinden kırmızı renkli, çok sevdiği arabasını çıkararak ona uzattı. "Al amca, bu benim en sevdiğim arabam. Onunla oynarken çok mutlu oluyorum. Belki bu seni de mutlu eder." dedi, sesi mutluluk doluydu.

Demir şaşkınlıkla olduğu yerde kaldı. Bir çocuğun, daha önce hiç tanımadığı birine, en sevdiği oyuncağını vermesi inanılır gibi değildi.

Demir'in gözleri doldu. Arabayı eline alarak gülümsedi. Hafif, kırık ama içten bir gülümsemeydi bu. O anda yalnız olmadığını hissetti. Bir yabancının sıcaklığı, bir çocuğun saflığı kalbindeki yükü hafifletmişti.

"Çok teşekkür ederim Umut." dedi Demir. Ardından arabayı minik avucuna bıraktı. "Ama ben bu hediyeyi kabul edemem."

"Neden?" diye sordu küçük çocuk, mutsuzlukla. "Çocuğuna verirsin."

Demir yerinde bir kez daha kalırken, "Benim çocuğum yok." dedi.

"Doğduğunda verirsin o zaman." dedi Umut. Bu arabayı ona hediye etmek istiyordu. Elindeki arabayı Demir'in avucunun içine bıraktı.

"Karın var mı?" diye sordu Umut, meraklı bir ifadeyle.

"Var." dedi Demir. Ancak neden bunu sorduğunu anlayamamıştı.

"Nerede?" diye sordu Umut, parka göz gezdirerek. Sohbet eden aileler dışında hiç kimseyi göremedi.

"Burada değil."

"Bu yüzden mi üzgünsün?" diye sordu Umut.

"Bazen her şey üst üste gelir ya... Herkes seni unutmuş gibi hissedersin. İçin konuşmak ister ama kelimeler boğazına takılır. Anlatacak çok şeyin olur ama kimse dinlemez gibi gelir." dedi Demir.

"Bazen bende yalnız hissederim." dedi Umut. "Ama annem sarılınca geçer."

Demir, benim annem yok, diyemedi. Sustu.

"Şu kadını tanıyor musun?" diye sordu, Umut. "Bizi izliyor."

"Hangi kadın?" diye sordu Demir. Gözleri etrafı taradığında karısıyla göz göze geldi. İçi pişmanlıkla kavruldu. Hızla başını eğerek gözlerini kaçırdı.

Günlerdir Orkide'nin yüzüne bakamıyor, sürekli gözlerini kaçırıyordu. Konuşurken kısa cevaplar vererek, hemen yanından uzaklaşıyordu.

Orkide banktaki ikiliye doğru yürürken, Demir ona bakamadı. Bakacak yüzü yoktu. Düştüğü durumdan utanıyor, belindeki silahı çıkartıp kafasına sıkmamak için zor duruyordu. Aldığı her nefeste içindeki pişmanlık büyüyor, kendisini affedemiyordu.

Yıllardır ülkesine toz ticareti yapmasına, gençlerin zehirlenmesine engel oluyordu. Kadınlara, kızlara, çocuklara zulüm edenleri ortadan kaldırıyor, güvenlik şirketiyle onlara korunma imkanı sağlıyordu. Boran'ın kimsesizler için açtığı yurda birçok bağış yapmıştı. Maddi durumu olmayanlar için burs imkanı sağlıyor, isteyen öğrencileri iyi bir eğitim için yurt dışına gönderiyordu.

Bunları yapan; Demir Afil Soydan'dı.

Ancak merhameti olduğu kadar da acımasızdı.

Kendisi bir mafyaydı. Alemin babası, ülkenin en büyük yeraltı masasının lideriydi. Bütün bu yaptıklarının yanı sıra, çok yakında yeraltında kan gövdeyi götürecekti. Temizlenmesi gereken pislikler, yapılması gereken teslimatlar vardı. Ve bunların sorumlusu oydu.

Kod adı; Karanlık'tı.

Orkide'nin canını acıtan ellerini kökünden kesmek istemesine engel olamıyordu. Kadınlara, kızlara, çocuklara zulüm edenleri ortadan kaldırırken, kendisine ne yapmalıydı?

"Az önce karımı sormuştun ya," dedi Demir, gözlerini Umut'a dikerek.

"Evet." dedi Umut. Bakışlarını Orkide'den çekmedi.

"İşte o kadın benim karım." dedi Demir.

Yüzündeki ifade acı ve kırgınlıkla karışık bir hal alırken, bakışları hemen yanında, bankın üstündeki kırmızı güle kaydı.

"Umut, bana verdiğin çiçeği ona verir misin?" diye sordu.

Umut, şaşkınlıkla Demir'e baktı. "Ama bu senin için," dedi.

Demir, "Biliyorum ama onu götürmeni istiyorum." dedi. Umut'un başını okşadı. "İstemeden onun canını yaktım. Lütfen, ona bu çiçeği ver ve benim adıma ondan özür dile," dedi. Umut, çiçeği aldı ve Orkide'ye doğru koştu. Orkide gelen çocukla adımları yavaşlarken başını eğerek önünde duran küçük çocuğa baktı.

Umut çiçeği ona uzatarak, "Bu sizin için. O amca, sizin için gönderdi ve özür diledi," dedi. Orkide, önce Umut'a ardından, Demir'e baktı. Gözleri dolmuştu. Çiçeği eline alarak eğildi.

"Teşekkür ederim." dedi Umut'a.

"O amca çok üzgün." dedi Umut. "Onunla konuşur musun?"

"Konuşurum. Ama sende üzülme olur mu? Bu konuyu yetişkinler halletsin. Biz konuşurken oyununa git sen, tamam mı?"

"Tamam. Ama onu yalnız bırakma. Kendisini çok yalnız hissediyor ve üzülüyor."

"O mu söyledi?" diye sordu fısıltıyla.

"Söylemesine gerek yok, bakışları yetiyor zaten." dedi Umut.

"Kaç yaşındasın sen, bu kadar şeyi nereden biliyorsun?" diye sordu Orkide.

"Uyumadan önce annem bana hep kitap okur." dedi Umut, omuz silkerek. "Bazen hissetmek, anlamaktan daha kolaydır."

Orkide, küçük çocuğun sözlerini dinlerken yüreğinde saf bir acı belirdi. Orkide, Umut'un yanından uzaklaşan küçük adımlarını izledi bir süre.

Ardından ayağa kalkarak, derin bir nefes aldı. Bakışlarını Demir'e çevirdi. Ama Demir ona bakmıyordu, başı eğik, elleri dizlerinde, gözleri boşluktaydı. Adımlarını yavaşça Demir'e doğru attı.

Ayakları bankın önünde durduğunda, Demir, sanki bakmaya hakkı yokmuş gibi başını kaldıramamıştı. Orkide'de bankın diğer tarafına oturdu. Birkaç dakika sessizce oturdular.

"Demir," diyen çekingen sesi sessizliği böldü. "Yüzüme bak." dedi, bu bir istek değil ihtiyaçtı. Mavi denizlerini görmesi lazımdı. Mavi gözleri, o bakışları Orkide için birer nefesti. Nefes almazsa ölürdü.

"Gözlerime bak lütfen." dedi titrek bir sesle. Elini yanağına yerleştirerek yüzünü kendisine çevirmek istedi ancak Demir geri çekilince eli havada kaldı. Şaşkınlıkla bakarken Demir, "Git Orkide." dedi. "Senin canını yakmışken neden bana yaklaşıyorsun?" diye sordu. "Kendimi kontrol edemiyorken, sana zarar vermemden korkmuyor musun?"

Orkide, "Korkmuyorum." dedi kesin bir ifadeyle. Ardından elini kalbinin üzerine koydu. "Çünkü burası beni unutmaz." dedi. "Kendini kontrol edemiyor olabilirsin, kriz geçirirken gözlerin kör olmuş, beni unutmuş olabilirsin." dedi. "Ama burası beni unutmaz. Kriz geçirirken bile ağladığımı gördüğün an kendine geldin." dedi. "Söylesene neden?"

Demir'in içinde bir savaş kopuyordu. "Ben kendime bile güvenemiyorum." dedi, sesi fısıltıdan farksızdı. "Her gün bambaşka birine dönüşürken seni incitmeyeceğimin bir garantisi yok. Eğer seni bir daha incitirsem k-" derken sözü kesildi.

Orkide cümlenin devamını gayet iyi biliyordu ama duymak istemiyordu. Tahammülü bile yoktu. "Yeter," dedi, sesi sinirli ve kararlıydı. Demir'in kendi canını umursamaması canını yakıyordu. "Ben seni bütün hallerinle tanıdım. Karanlık hallerinle, sessizliğinle, zekanla, kaçışlarınla tanıdım."

Demir, anlık sinirle bakışlarını ona çevirdi. Orkide, mavi gözlerle göz göze geldiği an karnına hafif bir sancı girdi.

Elini havaya kaldırarak yüzüğünü gösterdi. "Ben... Senin sadece iyiyken yanında olacak biri değilim. Ben seninle evlendiğim gün, iyi gününde de kötü gününde de yanında olacağıma dair bir söz verdim. Ben, seni her şeyinle kabul ettim."

Demir bir şey söylemek için dudaklarını araladı, söylemek istediği çok şey vardı ama kelimeler yetmiyordu. Orkide'nin ona rest çekmesini beklemiyordu, hazırlıksız yakalanmıştı.

"Senin affına ihtiyacım yok." dedi Demir, bakışlarını ondan çekerek. "Sen beni affetmiş olabilirsin ama ben kendimi affedemiyorum."

"Ben seni affettikten sonra senin kendinle bir derdin kalmadı. İçindeki savaşın bitmeyeceğini, kendini affedemeyeceğini biliyorum. Ama ben seni affettim. Kendine acı çektirmeye bir son ver artık."

Demir, ayağa kalkarak "Sen beni anlamıyorsun," diye bağırdı. "Anlayamazsın da. Benim ne hissettiğimi düşündün mü sen hiç? Kendime neler yapabileceğimi biliyor musun?"

"Sen..." diye hırsla araya girdi Orkide.

"Sen geldikten sonra benim hayatım değişti." dedi Demir, sözünü keserek. "Sen beni değiştirdin. Ben senden önce bu kadar merhametli değildim. Güçlüydüm. Yakıp, yıkmak istiyorum her şeyi. Bütün düzeni bozmak, gidip bir daha geri dönmemek istiyorum." dedi, yüzüne karşı bağırarak.

Elini göğsüne sertçe vurdu. "Ama sen varsın. Lanet olsun, burası o kadar çok acıyor ki bir türlü söz geçiremiyorum. Seni bırakamıyorum..."

Çaresice omuzları düştü. Demir, başını iki yana sallayarak "Sana yenilmemeliydim..." dedi.

"Sen çoktan bana yenildin."

Orkide ayağa kalkarak Demir'in karşısına dikildi. Aşık oldukları için ikiside pişman değildi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Ancak evlilik pek iyi gitmiyordu. Kelimeler artık eskisi kadar kolay çıkmıyordu ağızlarından, sessizlikler uzuyor, bakışlar kaçıyordu. Kader onlara oyun oynuyordu. İkiside fırtınalı bir denizde, aynı gemideydi ama fırtınaya farklı yönlerden direniyorlardı. Ve bu onları yoruyordu.

"Beni affet." dedi Demir, açık sözlülükle. "Sessizliğimle seni bu kadar yordum diye. Sevdiğim halde seni kırdım diye." Sevdiği kadına yaklaşmak istedi ama yapamadı. Geri çekilmesinden korktu. "Ben seni seviyorum," dedi sonunda, bakışları yere kayarken. "Ama kendimi affedemiyorum."

Orkide yavaşça ona yaklaştı. Karşısında dururken, elini yüzüne yerleştirip başını çevirerek göz göze gelmesini sağladı. Nefesi yüzüne değdiğinde yutkundu. "Yapma Demir, böyle yapma..."

Demir tek kelime edemedi. Hasret kaldığı gözlere uzun uzun baktı. Gözlerinin çevresi ağlamaktan kızarmıştı. Kıyamazdı. Saçlarını kulağının arkasına vererek yüzünü avuçları arasına aldı. Güzel yüzünün solduğunun farkındaydı ve o hiçbir şey yapamıyordu. Ne kendi yarasını sarabiliyor ne de başkasınınkine merhem olabiliyordu.

Orkide kollarını onun bedenine sardı. Koca cüsseye sığındı. Orkide amcasını kaybettikten sonra üstünde ağır bir travma kalmıştı. Kimse fark etmemişti belki ama ruhunda ağır bir sessizlik ve acı vardı. Acısını sürekli olarak derine gömüyor, her şeyi içine atıyordu. Ve içten içe çürüyordu. Her sustuğunda o acı giderek büyüyor, onu boğuyordu. Ve o içine attığı her şeyin içini parçalayacak kadar büyük olduğunu ve içini paramparça edecek bir patlamaya dönüşeceğini bilmiyordu.

BÖLÜM SONU

İnstagram: @sidranoraa

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.