"Ahu, kalk saat kaç oldu kızım. Sofrada çok az şey kaldı, kardeşlerin sucuklu yumurtayı neredeyse bitirdi."
Kafamı gelen sese karşı yorganın altına soktum. Annemin beni uyandırmak konusundan deneyimli olduğunu, konuşmasında özellikle bitmeye yakın olduğunu belirttiği sucuklu yumurta ayrıntısından anlayabilirsiniz.
Tatil günümde beni yumuşak yatağımdan sadece sucuklu yumurtanın kaldırabileceğini bildiği için anneme homurdandım ve ayaklarımla sıcak yorganımı tekmeledim.
Yüzümü kaplayan örtü çekilince burnuma uyanma nedenimin kokusu geldi. Gözlerimi açıp yerimden hızla doğrulmam iki saniyemi almıştı. Dağılan saçlarımı elimle düzelttikten sonra annemin açtığı belli olan perdelere baktım.
Bulutlu gökyüzü, bayram temizliğinde annemin zoruyla sildiğim camdan ayyuka çıkmıştı. Melankolik ruhumun özelliğinden olacak ki kapalı havaları çok severim. Bugün dışarı çıkıp gezmek artık farz olmuştu.
"Ya da sünnet mi? Hay benim kafama, doğrusunu unuttum. Allah'ım uyku mahmurluğuma ver, günah yazma. Amin."
Elimi yüzümü yıkamak için isteğim dışında boyanan bebek mavisi duvarlara sahip odamdan çıktım.
Annemin dedesinden kalma konağın yıkılması sonucu zebani gibi yükselen apartmanın son katında oturuyoruz. Teras katındaki odaları ben ve 3 kardeşim kurulmuş, annem ile babama ise alt kattaki salondan çevrilme yatak odası düşmüştü.
Teras katın koridorunda bulunan, kardeşlerimle ortak kullandığımız banyoya doğru ayaklarımı sürüdüm. Alçak kardeşlerim hazır aşağıdayken işimi banyoda rahat rahat halledebilirdim.
Odamın iki yan kapısını -yani banyoyu açmak için elimi kapı kulpuna koydum. Demir kulpu ne kadar zorlasam da kapı açılmıyordu.
Tahta kapıyı yumruklayarak, "Kim var içerde?"
İkiz erkek kardeşlerimden Ege’nin kıkırdayan sesi içerden geliyordu.
"Ahu Abla boşuna bekleme bence. Çizgi romanımın daha yarısına gelmedim."
Sinirlendiren cevap sonucu ayağımla kapıya güzel bir tekme attım. İçerden gelen kıkırtı artık kahkahaya dönüşmüştü.
"Kapıyı tekmelediğini anneme söyleyeceğim."
Ege'nin ispiyoncu huyunu bildiğim için sessizce, "Sen yanlış anladın ablacım, ben kim kapı tekmelemek kim." diyerek kapıdan birkaç adım geriye çekildim.
"Yalan söyleme tekmeledin."
Küçük ispiyoncunun sesini duymazlıktan gelip alt kattaki lavabonun yolunu tuttum.
Koridorun sonunda bulunan türbe yeşili duvara sahip –tövbe tövbe, her gördüğümde kokuyorum- yeni cilalanmış tahta merdivenlerden çıplak ayaklarımla hızla koştum.
Merdivenin son basamağını zıplayarak indiğimde, mutfaktan çıkan benden 4 yaş küçük asi kız kardeşim Asu'yla göz göze geldik.
Hedefinin alt kat lavabosu olduğunu belli eden kaçamak bakışı beni atağa geçirmişti.
Ondan bir karış uzun olmanın verdiği avantajla tuvalete önce ben vardım. Kapıyı tam zamanında kilitlememle dışarda kalan kızın bağırması bir oldu.
"Ahu, benim işim daha acil hazırlanıp dışarı çıkacağım!"
Abla demeyi üniversiteye başlayınca bırakan kız kardeşime kapalı kapılar ardından bağırdım.
"Ablanım ben senin ablan! Ne Ahu'su, abla dememekle hakkını kaybettin. Hadi başka kapıya."
Çığlık çığlığa bağırmasına aldırmadan, işi yavaşlatma eylemine girerek, tuvalette kalabildiğim kadar uzun süre kaldım. Dışarı çıktığımda Asu'dan eser yoktu.
Acıkan karnımı doyurmak için sarı dolaplara sahip mutfağa doğru yürüdüm. Dakkalar önce ağzına kadar yiyeceklerle dolu olduğu belli olan masadan sanki çekirge sürüsü geçmişti.
"Erken kalksaydın doya doya yemek yiyebilirdin tatlım."
Arkamdan sinsice gelen annem ödümü koparmıştı. Hafif bir çığlıktan sonra elimle göğsümü tuttum.
"Korkuttun beni Canan'ım."
Pembe sabahlığı, saçına taktığı bigudilerle mini bir cup cake gibi görünen annemi kucaklayarak öpücük yağmuruna tuttum.
Benden kurtulmaya çalışan kadın, "Ayy sabah sabah yeter Ahu, bu yaşa geldin hala şımarık şımarık davranışların var."
Boş tabaklarla dolu masada nasibime düşenleri yemek için sandalyeye oturdum. Tavada kalan bir parça sucuklu yumurtayı görünce çatalımla saldırdım.
"Yaşımda ne var? 27 yaşında olabilirim ama önemli olan ruhumun hangi yaşta olduğu."
Tam karşıma oturan annem bardağına çay koydu.
"Ruhunun büyümesine bakarsak evde kalırsın. Yaşın ilerliyor, iş yerinde hiç mi eli ayağı düzgün biri yok kızım? Doktor oldun çıktın ama hala kendine bir adam bulamadın. Ölmeden önce bir mürvetini görseydim."
"Anne ne ölmesi. Duyan da doksan yaşında, bir ayağın mezarda zannedecek. Daha geçen ay 52 yaşına girdin."
İnce belli çay bardağına tek şeker atan annem, çay kaşığıyla hızla karıştırmaya başladı.
"Ne 52'si, annemler beni okula geç gideyim diye 2 yıl büyük yazdırmışlar."
"Yoo, geçen Neriman Hala'ya sordum. Seni tam yaşında yazdırmışlar, annen uyduruyor dedi."
Hafiften sinirlenen kadın, karıştırdığı kaşığı hızla cam çay tabağına koydu. Etrafa sıçrayan damlalara kaşını çatarak baktı ve "Sen bakma ona nerden bilecek benim yaşımı. Bak ne diyeceğim sana, Meliha'nın bir tanıdığı varmış, yeğeni büyük bir şirkette ekonomist olarak çalışıyormuş. Yanlış hatırlamıyorsam 32 yaşında, boyu posu yerinde. Fotoğrafını göstermiş, çocuk çok beğenmiş seni." diyerek masaya bombayı fırlattı.
Şaşkınlıkla, "Anne ne saçmalıyorsun? Bu zamanda görücü mü olur? İstemiyorum, Meliha Teyze'ye söyle sakın telefon numaramı vermesin." dedim ve çatalımı yeşil zeytinlerin arasına daldırdım.
Çayından yudum alan kadın yavaştan sinirlenmeye başladığını belli eden sesiyle, "Kızım, sen kendin birini buldun mu ki görücü istemiyorum diye söyleniyorsun. Bak babanla ben görücü usulü evlendik, gayet mutluyuz."
Bir türlü çatallayamadığım zeytinlere homurdanarak baktım. "Anne yeme beni. Babam mahalleye taşındığı ilk gün seni görmüş. Hatta Ali Amca'ya bu kızla evleneceğim görürsün demiş. Yıllardır dinlediğim hikaye."
Eliyle sanki sineksavar gibi yapan kadın, "Dün yediğin yemeği hatırlamazsın, saçma sapan ne varsa hatırlarsın. Gel beni dinle şu çocukla konuş. Hem konuşmakla bir şey kaybetmezsin ki? Beğenmezsen hayır dersin olur biter."
Kocaman bir iç çekerek masadan kalktım. "Anne son sözümü söyledim. İs-te-mi-yo-rum. Görüşmek veya konuşmak istemiyorum."
Laflarımı duymazlıktan gelen kadın, "Neyse Meliha'dan bugün çocuğun sosyal medya hesaplarını isterim, akşam ayrıntılı bakarız. Bir içim su sanki çocuk." dedi.
Kapıya doğru hızlı adımlar atarken, "Anne, ne diyorsun Allah aşkına. Ben odama çıkıyorum."
"Daha kahvaltını yapmadın, nereye böyle?"
Homurdanarak, "Senin aç kurtların masada bir şey bırakmamış ki. Dışarı çıkacağım, atıştırırım bir şeyler."
Mutfak kapısından dışarı çıktığımda arkamdan annemin serzenişleri başlamıştı.
"Kimle çıkacaksın dışarı? Sen evdeki sağlıklı yemekleri yeme dışarda nasıl yapıldığı belli olmayan şeyleri ye. Bağımlılık yapsın diye cin tuzu koyuyorlarmış, Meliha Youtube'da bir doktorun canlı yayınında görmüş."
Duyduklarımın şokuyla, "Anne o 3 harfli tuzu değil, çin tuzu. Meliha Teyze'de kendini aşmış, geçen hafta TikTok’ta canlı yayın açmış içli köfte nasıl yapılır onu anlatıyordu. Aman anne sakın sen de TikTok canlı yayınları açma, bunun ağırlığıyla yaşayamam. " diyerek merdivenlerden çıkmaya başladım.
Arkamdan bağıran annem, "Kız, benim Meliha'dan ne eksiğim var, ben de akrabalara kurabiye tarifi veririm." demesi beni hiç şaşırtmamıştı.
Bana göre muhteşem bir zevkle döşenmiş, aileme göre zevksiz döşenmiş odamın kapısını açana kadar annemin arkamdan gelen laflarına kulak tıkadım. Mavi renkli duvarlara montelenmiş kocaman kitaplığımdan taşan kitaplar, tahta döşemelere yayılıyordu.
Kitaplığımın hemen yanında bulunan eski tarzdaki çalışma masamın manzarası ise evimizin yayında bulunan boş arsaya bakıyordu. Arsanın tam ortasında göğe yükselen çınar ağacına bakmak ise benim günlük rutinlerimden biri haline gelmişti.
Hele her yıl ağaca yuva yapan serçe ailesini beslemek ise benim boynumun borcuydu. Pet shoptan aldığım yemlerden mi yoksa ağacın rahatlığından mı bilmem hep aynı aile yuva yapıyordu.
Ahu, aynı kuşların olduğunu nerden biliyorsun, sana öyle gelmiştir diyeceksiniz. Dostlarım kız kardeşim gibi salak değilim çok şükür. Eminim, çünkü gelen kuşlardan dişi olanın kafasının üstünde bir tutam beyaz tüy var.
Çalışma masamın tam karşısında bulunan yatağıma oturdum. Atarlanarak sofradan kalkmıştım ama nereye gideceğimi bilmiyordum. Bir elin parmağı kadar olan arkadaşlarımla buluşmak da istemiyordum.
Dudaklarımın arasından çıkan kocaman bir nefesle kendimi yatağa fırlattım. Gözlerim tavandaki sıva çatlaklarını bir şeylere benzetmeye çalışarak uzun bir süre bomboş yattım.
"Yatmanın sonu gelmeyecek Ahu. Hem de bugün pazar günü, öğleden önce çıktın çıktın. Eğer çıkamazsan Canan'ım sana evi temizletecek." diyerek rahat yatağımdan kalktım.
Yatağımın yanında bulunan dolaptan siyah bir jean ve kırmızı boğazlı kazak çıkardım. Makyaj masamdan aldığım maskara ve kırmızı rujumu sürdükten sonra düz kahverengi saçlarıma dokunmadan siyah postacı çantamı alıp gizlice aşağı indim.
Anneme yakalanmamak için mutfağın önünden parmak uçlarımda geçtim. Portmantodan uzun trençkotumu aldığım sırada mutfaktan bir ses geldi.
"Anne, Ahu Ablam temizlik gününde dışarı çıkıyor. Dışarda oyun oynamamıza izin vermedin o neden gidiyor."
İspiyoncu Ege'nin ikizi Efe, beni ele vermişti.
"Anne, haksızlık yapıyorsun. Çocuk olabiliriz ama bizim de haklarımız var, sen haklarımızı yiyorsun."
Koca ağzımı tutamayarak, "Senin ne hakkın olabilir velet. Daha 10 yaşındasın, ben senin yaşındayken annem hak falan demez beni eşek gibi çalıştırırdı. Tamircilere para yedirmemek için bana nasıl musluk tamir edilir onu öğrettiler oğlum, tesisatçı oldum çıktım bu evden." diyerek mutfağa assolist edasıyla giriş yaptım.
Bulaşık yıkayan annem hayattan bıkmış sesiyle, "Ahu ikizler doğru diyor, temizlik var hepiniz yardım edeceksiniz bana."
"Hayır, anne ya. Haftanın neredeyse her günü hastanede hastalarla uğraşıyorum, bari bir günüm benim olsun. Asu nerde, koca kıç-" dememle dışarı kapısının kapandı.
Yarım kalan sözüme devam ederek, "Bak, Asu da dışarı çıktı. O evde kalmazsa ben de kalmam." dedim ve elimdeki trençkotumu giydim.
Efe oturduğu sandalyeden heyecanla kalkarak, "Herkes çıkıyor biz de çıkabiliriz değil mi anne?" diyerek annemi sinirlendirmişti.
"Otur oturduğun yerde Efe, kimse dışarı çıkmıyor." diyerek elindeki köpüklü eldivenleri çıkarmaya başladı annem.
Ayakkabılıktan beyaz sporlarımı alırken, "Ama Asu çıktı, beni kimse tutamaz." dedim ve son hızla apartman kapısını açtım.
İkizler aynı anda "Biz de çıkacağız" diyerek mutfakta bağırıyorlardı. Annemi canavarlarla baş başa bırakarak kendimi dışarı attım.
.
"Kalbinin sesini dinle."
Evden çıktıktan sonra götür beni gittiğin yere diyerek bulduğum ilk otobüse atladım. İstanbul'un ekolojisine katılmış, bitki sistemiyle bir bütün haline gelmiş AVM'lerden birinin önünde indim. Nasıl olsa eğlenecek bir şey bulurum diye otobüsten inen insan sürüsünün arasına karışıp, her şeyden nefret ediyorum bakışları atan güvenlik görevlerine somurtarak geniş binaya giriş yaptım.
Şimdi ise daha önce hiç gezmediğim bir AVM'nin ikinci katında bulunan kitapçıdayım. İş yerinde çenesi hiç durmayan Melisa, mutlu olan herkesin önceden kişisel gelişim kitapları okuduğunu, bu yüzden hayatlarındaki problemlerden kurtulup, sonsuz nirvanaya ulaştıklarını söylemişti. Kendisi de artık sırf sonsuz nirvanaya ulaşmak amacıyla kişisel gelişim kitapları okuduğunu, benim de hemen vakit geç olmadan başlamam gerektiğini söyledi ayrıca.
Neyin vakti Ahu, demeyin a kuzucuklarım. Anlamamış olabilirsiniz ama Melisa çalışmaktan beynindeki son nöron kırıntılarını da yemiş. Ama diyeceksiniz "Kalbinin sesini dinle" lafı nerden çıktı. Benim de kafayı yemediğim hakkında bir iddia da bulunmadım, lütfen.
Elimdeki kişisel gelişim kitabı toplam 365 sayfadan oluşuyordu. Her sayfasında bir yılın her günü için birer cümlelik afili laflar vardı. Bugünün sözü kalbimi dinlemekmiş. Evirip çevirip durduğum kitaba dikkatlice baktım.
"Ne saçmalıyorsun abicim, steteskopla mı dinleyeyim kalbimi?"
"Bence onu demek istemedi Ahu."
Yanı başımdan gelen tiz sesin beni korkutmasıyla kitabı havaya fırlatmam bir oldu. Yere düşen kitabı almak için eğilen kadın bana tanıdık gelen kahkahasını atarken doğrulmaya başladı.
"Üniversitede de en ufak sesten korkardın, hiç değişmemişsin Ahu."
Yaşadığım şokla ağzımdan sadece, "Çiğdem, merhaba. Tanıyamadım bir an seni." lafları çıkmıştı.
"Biraz değişmişsin ama ben seni tanıdım." derken tek kaşını kaldıran kadına baktım.
Ahu, bu kim diyorsunuz biliyorum dostlarım. Karşımda 1.50 boyunu giydiği topuklularla en az 1.60 yapan, esmer pürüzsüz teniyle adeta parlayan, koyu kestane dalgalı saçlarını hafifçe geriye savuran, açlıktan bir der bir kemik kalmış kişi benim üniversitede en iyi arkadaşım Çiğdem.
Çiğdem'le üniversitenin ilk günü anatomi sınıfında kurbanlık koyunlar gibi beklerken tanışmıştık. Yabani kurtların arasına atılmış bir kuzu olarak bulduğum ilk kişiye can yeleği misali sarılmış, 6 yıl boyunca da bırakmamıştım. Mezun olduktan sonra Ankara'ya giden kıza ne kadar mesaj atsam da, o bana geri dönüş sağlamamıştı. Araya mesafe ve sürenin girmesiyle dostluğumuz sadece Instagram'da paylaştığımız fotoğrafları beğenmekten ibaret garip bir şeye dönmüştü.
Çok sevdiğim bir dostu yeniden görmenin verdiği heyecanla, "Hiç değişmemişsin. 18 yaşında nasılsan şimdi de aynısın." diyerek beklenmedik bir hamleyle ona sımsıkı sarıldım.
Koala gibi yapıştığım kız, şaşkınlıkla güldü ve beni omuzlarımdan iterek ayrıldı.
"Beni çok mu özledin Ahu? Her zaman kocaman sarılırsın zaten."
Utangaç tavırla, "Tabii özledim kaç yıldır konuşmuyoruz, insan arkadaşını neden özlemesin?" diyerek yüzüme düşen saçımı kulağımın arkasına attım.
Her konuşmasından önce hafifçe ağzını şapırdatan kız, "Madem özledin neden arayıp sormadın beni? Ne vefasız biri çıktın sen de." derken elindeki düşürdüğüm kitaba bakıyordu.
Aramızın açılmasının benim neden olduğumu söylemesi biraz rahatsız etmişti.
Koca çenemi tutamayarak, "Ama ben senle hep iletişime geçmek istedim Çiğdem." derken kıza baktım.
Kafasını karıştırdığı kitaptan kaldıran kız, "Efendim tatlım, bir şey mi dedin? Kitapta ilgimi çeken bir şey gördüm de." diyerek kitabı rastgele bir rafa tıkıştırdı.
Allah aşkına, her sayfasında sadece bir cümle yazan, kapağında best seller yazma nedeninin parayla tutulmuş bir influencerın neden olduğuna yemin edebileceğim kitapta, ilgini çeken ne görmüş olabilirsin.
"Nasılsın diye sordum aşkım."
Çiğdem'in bana üniversite yıllarında alıştırdığı ‘aşkım’ kelimesini, en son mezuniyetimde söylemiştim. Bak işte aşkım laneti yine başladı. Artık tüm hafta herkese derim. İnşallah hastanede başhekime falan demem de başıma dert almam.
Kocaman takma tırnaklarıyla omzundaki minik çantayı düzeltti. "Ayy nasıl olayım aşkım, aynıyım. Sen nasılsın, nasıl gidiyor hayat?"
El kadar çantaya ne sığdırmış olabileceğini düşünürken, "Ben de iyiyim. Mezuniyetten sonra Ankara'ya taşınmıştın. Hayrola ne işin var İstanbul'da?" diye sorarken omzumda çaprazlanmış koca çantamın içindekileri düşündüm.
Ne olur ne olmaz diye koyduğum yara bandı mı dersiniz, lavaboya gittiğimde sabun bulamam diye koyduğum kağıt sabun mu dersiniz, ya da paronayaklığımın verdiği hezimetle sabunu kullanacak suyu da bulamam diye çantama tıkıştırdığım suyu mu dersiniz. Bir perşembe pazarını andırmayan çantama –söylemeyi unuttum kan şekerim düşerse diye bisküvi de koydum- bir de Çiğdem'in mini minicik evlerden ırak çantasına bakıyordum. İnsan telefonunu koyamaz içine. Madem çantalar küçülecekti telefonlar neden büyüdü? Onlar da küçültseydiniz ya bilim insanları.
"Evet aşkım, uzmanlığımı Ankara'da yapmak için taşındım. Biliyorsun hep estetik cerrahi alanında çalışmak istiyordum. Geçen ay eğitimim devam ettirebilmek için İstanbul'da bir hastaneyle konuştum, onlarda kabul edince buraya geçiş yaptım. Senin hayatın nasıl gidiyor?"
Üniversitenin ilk gününden beri çocuk hastalığı isteyen arkadaşım, meğer benim hayalim olan estetik cerrahiyi istiyormuş da benim haberim yokmuş.
"İyi gidiyor, acil tıpta çalışıyorum. Ev iş gidip geliyorum."
"Yaa, senin işinde zor aşkım. Hastası ayrı dert, yakını ayrı dert. Acilde daha sık şiddet olayları oluyor. Sen de estetik cerrahi istiyordun değil mi? Kısmet işte ne yapacaksın?" derken kırmızı rujlu dudağını büzmesi sinirimi hoplatmıştı.
"Şiddet olayları bana hiç denk gelmedi çok şükür tatlım."
Daha geçen hafta annesine serum takarken acıttım diye üstüme yürüyen izbanduttan bahsetmek hiç istemiyordum. Hastane güvenliği olmasa kesin beni dövecekti hödük adam.
"Hmm anladım aşkım. Ayy böyle çok ayaküstü muhabbet etik, istersen bir yerlerde oturup kahve falan içelim. Şu kitabı alacak mısın?" derken uzun tırnaklı parmağıyla rafa tıkıştırdığı kitabı gösterdi.
Sayfaları buruş buruş olan kitabın benim gelişimime pek faydası olmayacağına adım gibi emindim. Ama Çiğdem'in vahşice davrandığı kitabın, beni artık kimse almaz ölene kadar raftan rafa dolanırım diyen hüzünlü bakışlarına kıyamadım.
"Alacağım, arkadaşım okumuş çok beğenmiş. Sürükleyici bir konusu olduğunu söyledi."
Kaşlarını çatarak bakan kıza aldırmadan kitabı alıp kasaya gittim. Hak etmediği fiyatı öderken kasiyerin bana attığı 'salak mı ki bu kitabı aldı' bakışıyla kitabın 'eyvallah bacım, hayatımı kurtardın' diyen bakışlarına gözlerimi kaçırdım.
Kasadan kitabın fişini aldıktan sonra kitapçının çıkışında, pelüş kürküne sarınmış halde beni bekleyen Çiğdem'in yanına hızlı adımlarla gittim. Giriş katta çok pahalı olduğu camlarından belli olan bir kafeye hiç konuşmadan gittik.
Garsonların mekanın sahibiymiş gibi tavırları komik gelmiş, kıkırdamıştım. Tıka basa dolu olan kafede boş olan nadir yerlerden birine yürüyen kısa kız, "Bir şey mi oldu Ahucum?" diyerek bana kaçamak bakış attı.
"Yok aşkım, boğazımı temizledim sadece." aşkım kelimesini acil bırakmam gerekiyor, dilime iyice yapıştı.
Çiğdem, cins kedilerin kendine has bir asaletine benzer tavırlarıyla kafenin en köşesindeki masanın siyah demir sandalyesini çekti. Üstündeki pelüş kürkü sanki bir asilzade edasıyla çıkardı, yanındaki sandalyeye koydu. Sopa yutmuş gibi oturması, benim pelteleşmiş vücudumu sorgulamama neden olmuştu.
Uzun trençkotumu çabucak çıkarıp sandalyemin arkasına tıkıştırdım. Sonbaharın verdiği soğukluğu koskoca İstanbul'da galiba sadece ben hissediyordum. Çünkü benden başka herkes crop giymişti. Çiğdemin sadece göğüslerini örten ultra mini cropu, cılız vücuduna tam oturmuştu. Dalgalı saçlarını geriye atan kız, masa da bulunan menüyü reklam çekiminde bulunan bir manken gibi açtı.
Üstümde, beni sıcak tutan kırmızı boğazlı kazağıma somurtarak baktıktan sonra menüyü açtım. Minik kitapçığı ben göz gezdirirken Çiğdem, yanımıza gelen garsona beni beklemeden siparişini söyledi.
"Ben double shot esspresso istiyorum. Ahucum sen ne istersin?" Her cümleye başlamadan önce ağzını şapırdatması sinirimi ufaktan bozmaya başlamıştı.
Menüde bulunan garip içeceklerin hiç birine güvenmeyerek bildiğim bir şeyi sipariş etmeye karar verdim. "Ben de çilekli milkshake alayım, lütfen."
Siparişlerimizi not alan garson yüzümüze bile bakmadan gitti. Fakat Çiğdem bana küçümser bir şekilde bakıyordu.
"Ahh Ahucum, milkshake ne kadar kalorili bir içecek. Görüşmediğimizden beri neden bu kadar kilo aldığın belli oldu. Kızma ama aşkım, ben senin iyiliğin için söylüyorum. Yaş ilerledikçe metabolizma da zayıflar, yediğin her zararlı şey yüzünün güzelliğini götürür.
Mesela ben 3 yıldır ağzıma şeker koymadım. Bak cildim ne kadar parlak?"
Eliyle kendini gösteren kıza iyice gıcık olmaya başlamıştım. İlk gördüğümden beri gözüme batan elmacık kemiği dolgusunu söylememek için kendimi zor tuttum.
Üniversitede bu kadar samimiyetsiz olmayan kız, 3 yılda nasıl değişmiş olabilirdi? İçimdeki Ahu bana kızarak, insanlar iki günde değişiyor 3 yılda hayli hayli değişir demesiyle aklımdaki soruya cevap verdi.
Siparişlerimizin gelmesini beklerken Çiğdem, küçücük çantasına sığdırdığı kocaman son model telefonunu çıkarıp gelen mesajları cevaplamaya başladı. Ben de embesil gibi boş durmamak için hiç de yeni olmayan, günde iki kere şarj ettiğim telefonumla uğraşmaya başladım. Hiç mesaj gelmemesi beni bir tık üzse de çaktırmamak için yalandan gülümsedim.
Ben boş boş twitterda gezdiğim sırada içeceklerimiz geldi. Benim ultra kalorili milkshakemi buz gibi olmasına aldırmadan yudumlarken, acı içeceğini içmek için elini uzatan kızın sol yüzük parmağında kafam kadar bir pırlanta gördüm.
Şok içinde, "Çiğdem, sen evlendin mi?" diye patavatsızca sorumu ortaya fırlattım.
Fincanı tutmaktan vazgeçen kız yüzüğüne baktı. "Sana bahsetmedim değil mi? Fırsat olmadı hiç. Nişanlandım aşım, haftaya da düğünüm var."
Gözlerini benden kaçıran kızı, sevinçle tebrik ettim. "Çok mutlu oldum Çiğdem. Ne zamandır nişanlısın, nerde tanıştın, düğün nerede?" Canan Sultanı aratmayan sorgulamamla kızı darladım.
Çekingen tavırla bana bakan kız, "Geçen haziran nişanlandım. Hiç beklemediğin bir anda oluyor aşkım. Aileler bir yıl bekleyin sonra düğün yaparsınız dediler. Ama nişanlımla ben uzatmanın alemi yok hemen evlenelim dedik."
Aklımda dolanan bir sürü soru vardı.
"Yaa çok sevindim senin için. Düğün nerde?"
"İstanbul'da yapılacak. Aile arasında bir şeyler yapacağız, seni davet etmeyi çok isterdim ama sayılı kişiler gelecek. Çok üzgünüm Ahucum, kırılmadın değil mi?"
İçten içe darılsam da çaktırmamak için gülümsedim. "Yok canım neden kırılayım. Aile arasında olan bir düğüne neden katılayım ki? Anlat bakalım gelinliğin nasıl?"
Heyecanla telefonundan gelinliğini gösteren Çiğdem, içeceklerimiz bitene kadar düğün planlarından bahsetti. İlk dans müziği, son dans müziği, elinde tutacağı çiçek, salondan çıkarken üstlerine atılacak çiçek yapraklarına kadar her şeyin en ince ayrıntısına kadar anlatmasını hevesle dinledim.
Sorularla iyice derinleştirdiğim konuşmanın gelinlik ararken yaşadığı zorluklardan bahsettiği kısmında, en başta sormam gereken soruyu sordum.
"Damat nasıl biri?"
Lafının kesilmesinden hiç memnun olmayan kızın mutlu yüz ifadesi uçup gitmişti. Bir iki saniye boş boş yüzüme baktıktan sonra sadece, iyi dedi. Aklım iyice karışmıştı. Düğününden hevesle bahsederken damattan neden mutsuz bahsetmişti? Acaba zorla mı evleniyordu?
Aramızdaki sessizliği bozmak için, "Eee nerde tanıştınız, anlatsana?" diyerek dirseğimi dayadığım masaya doğru eğildim.
Bacak bacak üstüne atan kız ne diyeceğini şaşan sesiyle, "Ü-üniversiteden beri tanışıyoruz." dedi.
Elimi çenemin altına koyarken, "Yaa ben tanıyor muyum?" diyerek iyice masanın üstüne eğildim.
Bacağını gerginlikle sallayan kız, "Biliyor musun Ahu, yanlış yaptım. Seni gördüğümde selam vermemem gerekiyordu. Ama dayanamadım, üniversitede en sevdiğim kişi sendin görünce konuşmak istedim. Anlamalısın, çevremde senin gibi samimi kimse kalmadı. Tüm arkadaşlarım ikiyüzlü arkamdan iş çeviren cadalozlar. Seni kitapçıda görünce aklıma eski günler geldi." diyerek konuştu.
Benden en iyi arkadaşımdın diye bahsetmemesine kırılsam aldırmamaya çalıştım. Aklım iyice karışmıştı.
"Ne saçmalıyorsun Çiğdem? Hiçbir şey anlamadım."
Kaşlarını çatarak düşünen kız, uzun bir aradan sonra çekinerek konuştu. "Benim hakkımda yanlış düşünme, her şey bir anda oldu. Hem siz ayrılma aşamasındaydınız."
İyice sinirlenmeye başlamıştım. "Hiçbir şey anlamadım, ne geveliyorsun ağzında?"
Gözlerini kaçıran kız dudaklarının arasından çıkan sessiz kelimelerle masaya bombayı attı. "Ahu biz, Berkin'le nişanlıyız. Haftaya da düğünümüz var."
Duyduklarım karşısında dünya benim için adeta durmuştu. Çiğdem'in hararetli konuşmasını kulaklarım algılamıyordu. Beynimden vurulmuş hale gelmiştim. Berkin'le benim Berkinim ile.
Berkin ile üniversiteye başladığım ilk hafta tanışmış, mezun olduktan sonra onun Ankara'ya gitmesiyle bozulan ilişkimiz, aniden bitmişti. 6 yıl boyunca iyisiyle kötüsüyle devam eden sevgililiğimizi Berkin'in bir gece ansızın 'Bitti.' diye hiçbir açıklama yapmadan mesaj atmasıyla maziye karışmıştık.
Günlerce telefonunu aramış, sayısız mesajlar atmış, ailesini ve tanıdığım arkadaşlarını defalarca sıkıştırmıştım. Fakat ben ne kadar çabalasam da Berkin benden kaçmıştı. En son çare olarak Ankara'ya yanına gideceğimi belirttiğim bir mail sonrası beni aramıştı. Bana duyduğu aşkın artık devam etmediğini, her uzak ilişkilerin sonu olan ayrılığın geldiğinin ve herkesin kendi yoluna gitmesi gerektiğini söylemesiyle telefonu yüzüme kapamıştı.
6 yıllık ilişimin böyle sonlanmasıyla aylarca depresyona girmiştim. TUS'a hazırlandığım bir dönem olduğu için sınava çalışmayı bırakmış, çalıştığım hastaneden istifa etmiş, evden hiç çıkmayan biri haline gelmiştim. Ailemi endişelendiren bu günlerde, neredeyse kimseyle konuşmamıştım. Annemim bir hacı hocaya gidelim diye ısrarından sonra ilk sinir krizimi geçirmiştim. Normal şartlarda olsak bağırdım diye terliği kafama fırlatan annem, bana sadece sarılmıştı. Ben de ona sarılmış saatlerce kucağında ağlamıştım.
Depresyondan çıktıktan sonra yanına gidip yüzleşmeyi, neden tek mesajla o kadar yıl süren bir ilişkiyi bitirdiğini sormayı planlamıştım. Hatta hızlı trenle günü birlik gitmeyi de düşünmüştüm. Fakat babamın geçirdiği ufak bir kalp krizi sonucu planlarım suya düşmüştü. Babama bakan anneme yardım etmek için derslerimi aksatmış, asi kız kardeşimin ve yerinde durmayan ikizlerin arkalarını toparlamaktan bir süre sonra Berkin aklıma bile gelmemişti.
Aylar sonra düşünmemenin en güzel yolunun çalışmak olduğunu anlayınca, meşgul olacağım dallardan biri olan acil tıpı seçmiştim. Asistanlığıma başladığım ilk yılımda düşünmeyi geçin nefes alacak bir saniyem bile yoktu. Fakat yine de pişman olduğum bir gün olmadı. İnsanlara yardım etmek, hayat kurtarmak benim için hep yaşama nedenim oldu.
Soracaksınız o pis hainden sonra kimse olmadı mı diye? Yok arkadaş, ne konuştum ne de sevgili oldum. Kısmetim mi kapandı ya da benim yabaniliğimden mi bilinmez 2 yıldır boşum. Birini istiyor musun derseniz, şu sıralar kendimle takılmayı daha çok tercih ediyorum. Ama Çiğdem'in Berkin'le nişanlanması ve önceden siz ayrılma aşamasındaydınız demesi beni şüphelendirmişti.
"-geldiğinde daha iyi anlayacaksın tatlım. O daha güzel anlatır."
Çiğdem'in ne anlattığı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. "Ne diyorsun, kim geldiğinde?"
Tiz sesiyle bağıran kız, "Sen beni dinlemiyor musun? Sabahtan beri sana açıklama
yapıyorum şurada. Berkin gelecek birazdan, mesaj attı." diyerek elindeki telefonu salladı.
Şoka uğratan sözlere, çığlık atarak cevap verdim. "Ne? Berkin mi gelecek? İstemiyorum o muşmula suratlıyı görmeyi."
"Ben de seni hiç özlemedim Ahu."
Arkamda 1.90 boyuyla dikilen Berkin'e kafamı çevirdim. "Bugün de herkes birden belirmeyi moda edindi." derken kelimeleri ağzımda geveledim.
Masanın boş kalan dördüncü sandalyesine oturan adam, şebek maymunu gibi sırıtan kızın elini tuttu. Bu uzun erkekler kısa kızlarda ne buluyor anlamadım. Tamam, ben de uzun sayılmam ama Çiğdem gibi yer cücesi değilim.
Berkin, beyaz teniyle tezatlık oluşturan siyah saçlarını kısacık kestirmişti. Üniversitede uzun olan saçlarını ne ısrarlarla kestirmesini istemiştim. Çiğdem'in isteğiyle mı yoksa kendi tercihiyle mi kestirdi merak ettim.
Ellerimi kucağımda birleştirerek karşımda oturan Edi ile Büdü'ye dik dik baktım.
"Saçını kestirmişsin. Üniversitedeyken ne olursa olsun asla saçımı kestirmem diyordun."
Elini tuttuğu kıza gülümseyerek baktı ve yeşil gözlerini bana çevirdi. "Ne demişler asla, asla deme. Çiğdoşum çok ısrar etti ben de onu kıramadım."
Çiğdoş mu? Bu samimiyet nedir abicim? Her ismin sonuna –ş harfini koyunca o isim şirinleşmiyor, tam tersine itici bir şey oluyor. Berkin'e gözlerimi devirerek konuşmaya başladım.
"Bakın, aranızdaki ilişki hiç umurumda değil. Geçmiş geçmişte kaldı, her şey yaşandı bitti. Berkin, kalbimi ne kadar kırsa da artık umursamıyorum. Sadece merak ettiğim bir şey var. Biz sevgiliyken görüşüyor muydunuz?"
Çiğdem, sorumdan rahatsız olmuş olacak ki derin bir iç çekerek Berkin'e baktı. Sorumun cevabını bakışından anlamıştım. O masada hala oturma nedenim ise bu cevabı kulaklarımla duymak istememdi.
Kısa saçlarını boşta kalan eliyle geriye tarayan adam, oturduğu yerde hafifçe dikleşti.
"Lafı dolandırmayı sevmediğimi bilirsin Ahu."
Hmm, sen onu benim külahıma anlat hain Yahuda. Biz sevgiliyken o kadar çok konuşuyordun ki az daha konuşmayı unutacaktım.
"Seninle yıllarımız geçti, iyi günlerimiz olsa da çoğu günümüz kötüydü kabul et. Ama ben her şeye rağmen seni sevmiştim. Mezun olunca benle beraber Ankara'ya gelmen için çok ısrar ettim, ama sen ailemi bırakamam diye mazeretler uydurup beni başından savdın."
Duyduklarım karşısında ne diyeceğimi şaşmıştım. "Başından savmak mı? Sırf senle Ankara'ya gelmedim diye beni aldatman mı gerekiyordu?"
Sinirle gülen Berkin, yumuşak sesiyle konuşmasına devam etti. "Seni aldatma nedenim uzak düşmemiz değildi. Ben, seninle evlenmeyi düşünüyordum Ahu. Ne zaman evlenme konusunu açsam konuyu geçiştirip durdun. Benimle hiçbir zaman evlenmek istemedin ki, sonu olmayan bir ilişkiyi nasıl devam ettirebilirdim söyle?"
Evlenmek mi? Her genç kızın rüyası ama benim kabusum olan işkence mi? Berkin ile çok uzun yıllar süren bir ilişkimiz olmuştu fakat bu süre zarfında hiçbir zaman onla evlenmeyi düşünmemiştim. Peki, kalbimdeki bu sızı neden oldu? Yıllar sonra görmenin verdiği şaşkınlık mı yoksa geçmişin pişmanlığı mı?
Düşüncelerimde boğulmamak için konuşmaya başladım. "Doğru diyorsun seninle evlenmeyi hiç düşünmedim. Fakat beni bir mesaj üzerinden terk etmeni kabullenemem."
Bıkkınlıkla iç çeken Çiğdem, asla aklıma gelmeyecek olan gerçekleri yüzüme vurdu.
"Off Ahu ne abarttın. Mesajı atan Berkin değil, bendim. Aklında uzun zamandır senden ayrılmak vardı, ama cesaret edemiyordu. Ben de mesaj atmak için teklifte bulundum ve o da kabul etti."
Ağzım bir karış açık kalmış, kan adeta beynime sıçramıştı. Kollarımda bağlı olan ellerimi hızla masaya vurdum.
"Ne diyorsun Çiğdem? Duyduklarım doğru mu Berkin? Onca yıl süren ilişkimizi bitiremeyecek kadar aciz misin sen?"
Aciz dedikten sonra kaşlarını çatan Berkin, "Ahu, kalp kırmaya başlıyorsun. Bence sus artık."
Kontrolümün iplerini tutan içimeki Ahu bu laflardan sonra "Ee bu kadarı da olmaz, yuh yani" diyerek bırakmıştı. Hızla ayağa kalktım ve ellerimi masaya daha sert vurarak bağırmaya başladım.
"Kalp kırmak mı? En güzel kalp kırmayı sen yaptın Berkin, iyi bilirsin. Bir mesaj atmayı bile çok gören korkaksın. Hiç beni düşünmedin, bu kız ne kadar üzülür demedin. Kahrımdan aylarca yataktan bile çıkamadım. İşimi bıraktım, ağlamaktan ailemle iki çift kelime konuşacak takatim kalmadı. Babam benim için o kadar çok üzüldü ki kalp krizi geçirdi. Eski Ahu'ya dönebilmek için benim aylarım gitti. Tam her şey düzeldikten sonra karşıma geçmiş, güya bir zamanlar en iyi arkadaşım olan yer cücesiyle evleneceğini söylüyorsun, nasıl susabilirim söyle?"
Çiğdem de ayağa kalkarak bana bağırmaya başladı. "Sen kime yer cücesi diyorsun.
Bağırma nedeninin Berkin'i elinden kaybettiğin için. Yok, evlenmek istemiyordum, yok umurumda değilsin diyerek unuttuğunu kanacağımızı mı sanıyorsun? Kabul et, Berkin'e hala aşıksın ve benimle evleniyor diye bizi kıskanıyorsun. Kitapçıda seni gördüğümde konuşma nedenim, evleneceğimizi söylediğim zaman yüzünün alacağı hali görmek istememdi."
Her şeyimi söylediğim, bütün sırlarımı anlattığım arkadaşımın ne halt olduğunu yıllar sonra fark etmem ben de şok etkisi yaratmıştı. Sessizce, "Üniversitede de Berkin'e aşıktın değil mi? Ahh salak kafam nasıl anlamadım." diyerek elimi alnıma yavaşça vurdum.
Üniversitedeyken Çiğdem'e ne zaman Berkin'den bahsetsem dinlemezdi. Kavga ettiğimizde ne zaman ondan tavsiye istesem, verdiği her tavsiye kavgamızı körüklemişti.
Ne zaman aynı ortamlarda bulunsak Berkin'le konuşmak için saçma sapan bahaneler üretirdi. Annem Çiğdem'den uzak dur, tekin biri değil demişti de ben annemin kuruntusu diye geçiştirmiştim.
Bağırarak konuşmaya devam eden Çiğdem'e, içimde sönen duyguların kalıntısıyla baktım.
"Evet, üniversitenin ilk gününden beri ona aşığım, ama sen oynak olduğun için Berkoşumun aklını çeldin."
Arkadaşlar lütfen her ismin sonun –ş koymayın, şekil A; yakışmıyor.
Karşımda duran çifte ifadesizce baktım. Diyecek hiçbir sözüm kalmamıştı. Demir sandalyede duran trençkotumla çantamı yavaşça aldım. İkisinin de yüzüne bakmayı midem kaldırmıyordu.
Yaşla dolan gözlerimi elimdeki çantadan ayırmadan, "Çiğdem sana eski bir arkadaştan tavsiye; aldatan biri yeniden aldatır. Berkin sana da eski bir dosttan tavsiye; arkadaşının sevgilisine yan gözle bakan başkasına yine bakar. Birbirinizi tencere kapak gibi bulmuşsunuz. Mutluluğunuzun uzun süreceğine hiç umut vermiyorum ama gelenektir, ben de söyleyeyim. Bir yastıkta kocayın."
Arkamdan bağıran Çiğdem ile Berkin'i umursamadan kafeden hızla çıktım. Gözlerimdeki yaşların yer çekimine aldırmadan düşmesine izin verdim ve AVM'nin çıkışına doğru koşmaya başladım.
Yorumlarınızı eksik etmeyin.