"Abla! Sofra hazır, abla!"
Kapalı kapılar ardından konuşan Efe'nin sesi, kafama çektiğim yorgan sayesinde daha boğuk geliyordu. Israrlı kapı çalışı beni ne kadar sinir etse de, aile fertlerimi ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözlerimle akşam yemeğinde selamlamak istemiyordum.
Alacaklı gibi kapı çalan çocuk, biriyle konuşmaya başladı. Birkaç saniye sonra annemin sesi geldi.
"Kızım, yemek hazır. Açsana şu kapıyı. Kaç kere dedim, bu evde kapı kilitlenmeyecek diye. Niye dinlemiyorsunuz hiç sözümü?"
Çokbilmiş Efe sesini incelterek, "Banyoya girdiğimizde de mi kapıları kilitlemeyeceğiz anne? Haksızlık ama."
İç çeken annem, "Tamam banyoda kilitleyebilirsiniz. Ahu çık dışarı hemen, valla o anahtarı alıp saklayacağım. Hatta bütün odaların anahtarlarını saklayacağım." dedi.
Çiğdem ile Berkin'in müjdeli haberlerinden sonra yüzlerine bile bakmadan ağlayarak AVM'den çıkmış, bulduğum ilk taksiyi durdurarak –ki İstanbul'da istediğin dakikada taksi bulmak bir mucizedir- hızla binmiştim. Şoför nereye gideceğimi sorunca, ağlamaktan cevap verememiştim. Taksici de neye uğradığını şaşmış, araçtan inerek yanıma gelmiş, beni sakinleştirmeye çalışmıştı. Sorularına cevap vermemeye devam ederken beni hastaneye götürmeye çalışan adama hıçkırıklarımın arasından bağırmış, hatta birazcık sövdükten sonra evin adresini vermiştim. Taksimetredeki fiyattan daha fazla para istediğine emin olduğum sakallı şoför, taksiden indiğim saniyede şivesini bastıra bastıra manyak garı demiş ve kaçmıştı.
Yediğim kazıktan sonra 'garı' lafı ayrı bir içime oturmuştu. Eve gelip odama kendimi kilitledikten sonra ağlama krizlerine girmiştim. Krizlerim arada durunca taksicinin söylediği kelimeyi düşünmüştüm hep. Yazım yanlışı olan kelimeye nerden baksam bayat balık koklamışım gibi kaçıyordum.
"Sayın taksici, anlıyorum sana çığırdığım için bana kızgınsın. Hıncını alabilmek için de hakaret etmek istedin, onu da anlayışla karşılıyorum. Ama garı nedir a abicim. Hadi şiveli söylemesen bile kelime yine elde kalıyor. Karı demesen yüzde yüz eminim ki bayan dersin, tipinden belliydi. Manyak bayan da çok abes kaçıyor, manyak kadın desen çok kibar dururdu, çıkamadım işin içinden iyi mi?"
Kendi kendime konuşmamı duyan annem, kapıyı hızla tıklatarak, "Ne dedin Ahu, bayıldı mı kız içerde acaba? Efe, koş babanı çağır, ablana kesin bir şey oldu." dedi ve kafamı dehşetle yorganın altından çıkarmama neden oldu.
Bağırarak, "Anne bana bir şey olmadı, babamı veya ambulansı çağırma. Aç değilim, aşağı da inmeyeceğim, başım ağrıyor rahat bırakın beni." derken bütün mahalleye anons yaptım adeta.
Kapıyı daha da zorlayan annem sinirli sesiyle, "Hasta mısın kızım? Sabah beni dinlemedin gittin dışarda ne idüğü belli olmayan şeyleri yedin mideni bozdun işte. Bir kere de anne sözü dinle kızım, senin kötülüğünü istemiyorum ki. Ama hanımefendi dinler mi hiç, yok dinlemez. Çünkü doktormuş, kendisi daha iyi bilirmiş. Sen 6 yıl okumuş olabilirsin ama ben de 50 yıllık hayat tecrübesine sahibim. Kaç çocuk yetiştir-"
"Anne, Ahu'nun odasının yedek anahtarını buldum."
Annemin yaptığı serenadı kesen Asu, beni ne kadar sevindirmiş olsa da odamın anahtarının yedeğinin onda olma sebebini çok merak etmiştim.
Küçükken öğrendiğim bir taktik var. Kapıyı kilitledikten sonra anahtarı yere paralel yapmaktı; bu vesileyle kilitli anahtar, dışarıdan gelen başka bir cisme karşı koyar, rahatsız edici misafirlerden kaçabilirdin. Ama bulduğum bu muhteşem taktiği salak gibi uygulamamıştım.
Annemin, Asu'nun verdiği anahtarı anahtar deliğine sokmasıyla yataktan kalkıp kapıya koşmam bir oldu. Einstein'ın Görelilik Teorisi'nde yer alan E=MxC² formülündeki ışık hızına ulaşmam için adrenalinle beslenen enerjim, tavan yapmıştı. Fakat kütlem beni yarı yolda bırakmış, arkada takılı olan kapı anahtarını annem düşürmüştü. Asu'nun getirdiği anahtarı boşalan kilitte çevirmesiyle kapıyı açtı.
Odaya sinirle giriş yapan annem, tam kapının yanında bulunan bana kaşlarını çatarak baktı. Arkasında sıralanmış Asu ve Efe de bana, işte şimdi ayvayı yedin dermiş gibi bakıyorlardı.
Mavi gözlerini kısan kumral kadın elleri belinde, hiç beklemediğim bir sakinlikte, "Bu kapı niye kilitli? Hmm söyle bakalım niye kilitli?" diyerek fırtına öncesi sessizliği odama getirmişti.
Ahu, eğer güzel bir bahane bulamazsan Canan'ın seni keser, diyette olmasını bahane ederek, kepekli ekmeğin arasına koyar ve ara öğün olarak yer.
Liseye giderken bir ara tiyatrocu olacağım diye tutturmuş, seçmelere katılmak için de birkaç özel ders almıştım. Seçmeleri kazanamayınca babam beni teselli etmek için tiyatrocuların aç kaldığını, istediklerimi alabilmem için derslerime güzelce çalışıp iyi bir bölüme girmemi söylemişti.
Aldığın dersleri ortaya çıkarma vakti Ahu, hadi bakalım.
Ağlamaktan şişmiş gözlerimin üstüne ellerimi kapadım ve vücudumu hızla çevirerek kendimi yatağa fırlattım.
Çatallaşan sesimle, "Kapıyı neden mi açmadım anne? Söyleyeyim, saatlerdir ağlıyorum çünkü. Beni bu halde görmeni istemediğim için kapıyı kilitledim." dedim.
Sahte iç çekişlerimi boğuk çıkartan yorganın üstüne annem oturmuştu. Saçımı okşayan kadın, sevecen sesiyle, "Neden ağlıyorsun tatlım bir şey mi oldu?" diyerek drama yaratmama olanak tanımıştı.
Saatlerdir ağlayan gözlerimde artık gözyaşı kalmamıştı. Yatağa düşerken gözlerim yaşarsın diye hafifçe göz bebeklerime dokunmuştum. Annemin sorusuna cevap verebilmek için başımı ona çevirdim.
"Ahh anne, anlatmak istemiyorum."
"Anlat kızım ne derdin varsa çözüm buluruz."
Yaptığıma anlam veremeyen kardeşlerim, yatağımın boş kalan bir köşesine oturmuş sessizce bana bakıyorlardı.
Parmakladığım gözlerimden hafifçe yaş akmış, elimle silmiştim.
"İşten çok bunaldım anne. Tahmin edemeyeceğin kadar hem de. Hastası ayrı dert, hasta yakını ayrı dert, hastane personeli ayrı dert. Her şey üst üste geldi, keşke sınava daha çok çalışsaydım başka alan seçseydim."
Acilde ne kadar zorlansam da tam benlikti. Entrikası, draması, dedikodusu en bol olan yerlerden biriydi. Fakat annemin gazabından kurtulabilmek için canım acilciğimi yerin dibine gömmek zorundaydım.
"Ahh be kuzum. Üzülme sen, baktın yapamıyorsun bırakırsın, stres yapmana değmez."
Kocaman bir iç çekerek kafamı yorgana gömdüm. "O kadar basit değil anne, anlayamazsın."
Sahte ağlama krizime dayanamayan Efe, oturduğu yerden fırlayarak bana sarıldı.
"Ağlama Ahu Abla, beni de ağlatacaksın. Ben ağlarsam Ege'de hisseder o da ağlar." demesiyle kalbimin ısınması bir oldu.
Kafamı kaldırarak bana sarılan kıvırcık saçlı çocuğa baktım.
"Ağlar mısın gerçekten?"
Yaşarmış lacivert gözleri, yağmurlu fırtınalı bir geceye benziyordu. "Ağlarım ama azıcık ağlarım." diyerek beni hayal kırıklığına uğratmıştı.
Burnumu çekerken dudaklarımı büzdüm. "Azıcık mı ağlayacaksın? Ben seni dünyalar kadar severken, sen beni azıcık seviyorsun Efe, öyle olsun."
Dediklerim karşısında şoka uğrayan çocuk bağırarak ağlamaya başladı. "Hayır Ahu Abla, azıcık sevmiyorum. Çok seviyorum, ağlama lütfen."
Sahte dramamı fazla yemeyen annem sinirlenerek, "Aferin Ahu, küçücük çocuğu ağlattın. Hadi elini yüzünü yıka aşağı in, yemek soğudu. Efe, oğlum ağlama sen de, ablanın her zamanki manyaklıları, alış artık. Çabucak lavaboya git, çabuk. Seninle bu konuyu sonra konuşacağız Ahu, üzülmene değmez." dedi ve yataktan kalktı.
Emir eri Efe, annemin lafını ikiletmeden burnunu çeke çeke banyoya doğru gitti. Oda da sadece Asu kalmış, bana dik dik bakıyordu.
Elimin tersiyle burnumu sildim ve "Ne bakıyorsun havuç kafa? Annemi duymadın mı, aşağı in." dememle yataktan doğruldum.
Asu, ailenin çekinik genlerini almış, turuncu saçlı olarak dünyaya gelmişti. Babamın havuç saçlı kızım diye sevmesinden nefret ettiği için üniversiteye başladığı yıl güzelim saçlarını siyaha boyatmıştı.
Her ne kadar siyah saçlı olsa da hala benim için havuç kafa olarak kalan kız, hiçbir mimiğini bozmadan, "Numara yaptığını biliyorum. Dökül bakalım niye ağladın sen?" diyerek beni şaşırttı.
Şaşkınlığımı çabucak toparladım ve "Ne numarası, herkesi kendin gibi sanma. Ayrıca sen benim odamın anahtarını nerden buldun, söyle bakalım?"
Gözlerini deviren kız, "Lazım olur diye evdeki bütün anahtarların yedeğini yaptırdım." dedi.
Ağzım bir karış açık, "Hasta mısın kızım sen? Nasıl bir psikopatsın ne yapacaksın yedek anahtarları?" derken havuç kafa sözlerime omuz silkerek cevap verdi.
"Sen anlayamazsın Ahu, fazla kurcalama."
Asu'nun biraz salak olduğunu biliyordum fakat küçüklüğünden beri gelen ufak tefek psikopatlıkları da olmuştu. Ailemizin tek en yaramaz çocukları Efe ve Ege gibi olmasa da Asu'nun da haşarılıkları olmuştu.
Ailenin en normal üyesi olarak, "Hadi kalk yatağımdan, çık odamdan kış kış." diyerek Asu'yu zorla oturduğu yerden kaldırdım ve kolundan tuttuğum gibi sürükleyerek aşağı indirdim.
.
"Nasıl hissetmezsin Ege? Hissetmiş olmalısın."
Elindeki ki çatalla tabaktaki eti ayıran Ege umursamaz şekilde, "Yoo hissetmedim. Neden bu kadar kızıyorsun anlamadım Efe?" dedi.
Tam yanında oturan sinirli çocuk, "Çünkü ikizler birbirlerinin duygularını hisseder. Ayrıca biz tek yumurta ikiziyiz senin daha çok hissetmen gerekiyordu." diyerek ellerini çenesinin altında birleştirdi.
Et yemeyi sevmeyen Ege, tabağında ayırdıklarını Efe'nin tabağına gizlice aktarıyordu.
"Dün okulda teneffüsteyken sen kantine gitmiştin. Ali saçımı çekmişti, canım çok acımıştı. O zaman hissettin mi?"
Böyle bir cevap beklemeyen Efe, düşünmeye başladı.
"Hayır hissetmedim. Baba, neden hissetmedim. İkizlerin birbirleri hakkında her şeyi hissettiğini söylemiştin?"
Yemeğine odaklanan babam tabağına eğdiği kafasını hızla kaldırdı. "Efendim oğlum."
İçini çeken Efe, "Geçen yıl ben sokakta bisiklet sürerken düşmüştüm ve dizim kanamıştı ya, Ege'de aynı anda evde dizini merdivene çarpmıştı. Onunda dizi kanamıştı, hatırlıyor musun? Heh, işte o zaman bize ikizler, özellikle tek yumurta ikizlerinin birinin canı yanarsa diğeri nerede olursa olsun hisseder demiştin. Ama Ege'nin saçı çekilince, ben de Ahu Ablam için ağlayınca birbirimizin acısını hissetmedik." derken aralıksız konuşmuştu.
Ak düşmeye başlayan saçlarını karıştıran babam biraz düşündükten sonra bulduğu fikirden hoşlandığını belli eden sesiyle, "İkizlerin arasındaki bu bağın oluşabilmesi için içlerinden birinin canının çok yanması gerek. Bahsettiğin olaylarda canınız çok yandı mı?"
Olumsuz kafa sallayan ikizlere bakan babam, bulduğu zekice cevaba gülümsemişti.
Babamın söylediklerini pür dikkat dinleyen Efe, yemeğini yiyen Ege'ye dönerek, "Yarın okulda ben sınıftayken Ali, seni merdivenlerden itsin. Bakalım işe yarayacak mı?" dedi ve masadaki bütün gözlerin ona çevrilmesine neden oldu.
Annemin şimşek çakan gözlerini görünce geri vites yapan Efe, "Şaka yapıyorum anne, yapar mıyım hiç öyle bir şey?" kendini ele vermenin korkusuyla tabağına odaklandı.
Annem kafasını sallayarak odağını bana çevirdi. "Ahu, yemekten sonra bir yere kaybolma Meliha'nın tavsiye ettiği çocuğun sosyal medya hesaplarına bakalım."
Annemin masaya fırlattığı ses bombasıyla kulaklarım adeta tıkanmıştı. Sinirden yavaşça kırmızıya dönen cildim yanmaya başlamıştı.
"Anne, saçmalama bakmayacağım. Görücü usulü ne bu devirde, çok demode."
Kıkırdayan Asu, "Senin birini bulacağın mı var Ahu? Takıldın Berkin'e başkasına bakmadın bile." demesiyle babam Asu'ya kızmaya başladı.
"Yemek sofrasında o meymenetsizin adını anma Asu. Her şeyin bir hayrı vardır kızım. Berkin adam olsa seni terk etmezdi."
Aşağıya indiğimden beri acımayan kalbim, Berkin'in adının anılmasıyla eski haline dönmüştü. İstemsizce dolan gözlerimi tabağımdan ayırmadan masadan kalktım.
"Çok yorgunum anne, yarın erkenden işe gitmem gerek. Tüm gün hastanede olacağım, nöbetim de var. Sofrayı toplamaya yardım edemeyeceğim, kusura bakmayın."
Hızla salondan çıkmaya çalışırken annemin, "Ama çocuğa bakacaktık kızım? Ayıp olur, Meliha'dan haber bekliyorlar." demesine sinirlenen babam, "Rahat bırak kızı Canan.
İstemiyorsa niye zorluyorsun? Hem çocuğu önce bana göster, babası olarak değerlendirmem gerek. Benim onayımdan geçerse gösterirsin Ahu'ya." dedi ben salon kapısının yanında olan merdivenleri yavaşça çıkarken.
.
"Doktor Hanım, 3 numaralı yatakta yatan hastanın serumu bitti. Ateşi de düşmeye başladı."
"Tamam Serap, teşekkür ederim."
Bulunduğum muayene odasının kapısından sadece kafası görünen hemşireye yorgun bir gülümseme gönderdim. Karşılık olarak ciddiyetini bozmayan kadın, sadece başını sallamış ve hızlıca işinin başına dönmüştü.
Son saatine girdiğim nöbetim aksiyonlu başlamış, öyle de devam etmişti. Hastanenin aciline adımımı attığım saniyede bütün odaların ağzına kadar dolu olduğunu, nöbeti devraldığım doktorun ise erken çıktığını, personel eksiliği yaşandığını öğrenmiştim.
Aralıksız hastalarla boğuştuğum ilk 6 saatimde iki kavga, bir trafik kazası, bolca yüksek ateş şikayeti ve yüksek ateşli hastaları aratmayacak sayıda da tansiyonu fırlamış insanla uğraşmıştım.
Bu kadar kişinin arasından beni en çok endişelendiren, 3 yaşındaki hastam olmuştu.
Saatlerdir düşmeyen ateş, öksürme ve kusma şikâyetleri ile acile gelen ebeveynleri, korkudan adeta ölmüşlerdi. İlk serumdan sonra ateşi düşmeyince iğne yapmış, yine düşmeyince ikinci serumu bağlamıştım.
Yorgunluktan ayakta duramayacağımı fark edince Serap Hemşireye beni haberdar etmesi için ricada bulunmuştum.
Minik beyefendiyi muayene etmek ve ailesine müjdeli haberi vermek amacıyla oturduğum rahat sandalyeden zorla kalktım.
Muayene odasının karşısında bulunan geniş salona sıralanmış sıra sıra yatakların en sonuncusuna doğru yürüdüm. Sedyenin üzerinde yatan çocuğun yanına uzanmış ve narince sarılmış anne, tedirgin bir şekilde uyuyordu. Hemen başuçlarında ise gözleri tek bir noktada sabitlenmiş babanın gözaltları kararmıştı.
Yanlarına yavaşça yaklaşırken geldiğimi fark eden adam bağladığı kollarını çözdü ve aceleyle ayağa kalktı.
Adam ayağa kalkarken çok ses çıkarmış olacak ki sedyede uyuyan kadın da uyanmış, çocuğu uyandırmamak için sessizce doğrulmuştu. Yanlarına vardığımda yüzlerindeki endişe beni düşündürmüştü; hasta olduğumda annemle babamda da aynı ifadeyi vardı. Kanından canından olan çocuğuna bir şey olacak korkusu.
Ailenin biraz da olsa rahatlayabilmesi için hafifçe gülümsedim. Minik beyefendiyi uyandırmamak için kısık sesle konuştum.
"Serap Hemşire ateşinin düştüğünü söyledi. Endişelenecek bir şeyinin olmadığının, ufak bir soğuk algınlığı olduğunu tahmin ediyorum. Muayene ettikten sonra öksürüğü için şurup yazacağım, düzenli kullanırsanız en kısa sürede iyileşir."
Kocaman iç çeken anne gülümseyerek, "Çok teşekkür ederiz doktor hanım, ufak bir soğuk algınlığı olsa bile bizi çok endişelendirdi."
Gülümseyen kadına aynı şekilde karşılık verdikten sonra uyuyan çocuğu rahatsız etmeden muayene ettim. İlk geldiğine göre daha iyi olan çocuğa öksürük ilacı yazdıktan sonra çıkışını yaptım.
Muayene odasına resmen sürüne sürüne dönmüştüm. Minik hastamdan sonra durmamış, acil odasındaki birkaç hastaya daha bakmıştım.
Termosumdaki son kahve kırıntısını can suyuymuş gibi içtikten sonra kafamı masaya dayadım. Gözlerimi kapamadan hastanenin yosun yeşili fayansına odaklanmış, dün yaşadıklarımı düşünüyordum.
Yediğim kazık kalbime saplanmıştı adeta. Berkin'in şerefsiz olduğunu tahmin ediyordum zaten, fakat Çiğdem'in bana bunu yapması; en çok bu parçalamıştı beni. Güya en iyi arkadaşım olacak olan yerden bitme, lolipop vücutlu çirkef kızın böyle bir şeyi yapmasını beklemiyordum. Annem ilk gördüğünde uzak dur demişti de ben inanmamıştım.
"Ahh salak Ahu. Dinleseydin ya annenin sözünü, şimdi kafanı duvarlara vurmazdın." Sesli olarak mırıldanırken kafamı hafifçe masaya vurdum.
Peki annemin sözünü dinleseydim hayatım nasıl olurdu? Berkin'le yine birlikte olur muyduk? Evlenmek istiyordum demişti, evlenir miydim ki? Ya da ondan sıkılıp ayrılır mıydım? Berkin'i yıllardır görmememe rağmen dün karşıma çıktığında kalbimin en derin noktasında ufak bir acı hissetmiştim, kabul etmek gerekirse. Hala beraber olsak evlenir miydik yoksa beni başkasıyla mı aldatırdı? Annemin sürekli evlenmem için başımın etini yemesi evlenmemize mi sebebiyet verirdi? Belki beni aldatmasa şu an acilde bile olmaz, başka bir yerde olabilirdim.
"Hatta başka bir şehirde bile olabilirdin Ahu. Aileni bırakıp onun peşinden gider miydin, yoksa ayrılır mıydın?"
Bu sefer mırıldanmadan söylemiştim. Uzun süre yer fayansıyla bakıştıktan sonra –yavaş yavaş bana aşık olduğuna yemin edebileceğim güzelim yosun yeşili fayanslara cilveli bir göz kırptım- kafamı dayadığım masadan kaldırdım.
Duvar saatinde yelkovan beşte duruyordu. Sabahın olmasına 2 saat, benim nöbetimin bitmesine ise yarım saat vardı.
Sırıtarak masanın altında duran sırt çantamı elime aldım. Boş durmamak ve düşüncelere boğulmamak amacıyla dün aldığım kişisel gelişim kitabını çıkardım. Çiğdem'in hırpaladığı kitap onu aldığım için minnetle bakıyordu. Ya da ben kafayı yemiş olmalıyım ki kitabın bana baktığını hissediyordum.
Her güne bir tavsiye veren yıpranmış kitabın bugünkü özlü sözünü okumak için merakla açtım. Günün sayfasında bulunan süslü çerçevenin içinde yazan günün cümlesine baktım.
"Evrenin ne göstereceği belli olmaz, hayatının dönüm noktası bugünden başlıyor; fırsatını iyi değerlendir."
Kaşlarımı çatarak sayfaya bakarken muayene odasının kapısından içeri nöbeti devralmak için gelen Melisa duruyordu. Cıvıl cıvıl içeri giriş yapan kız; kıvırcık uzun sarı saçlarını topuz yapmış, tombik yanakları ayyuka çıkarmıştı.
Adeta dans ederek yanıma gelen kız bağırarak, "Günaydın Ahucum. Nöbetin nasıl geçti, anlat havadisleri?" diyerek masanın üzerine zıplayarak oturdu.
Normalde somurtarak gezen kız, kişisel gelişim kitaplarına başladığından beri sırıtarak geziyordu. Hastane personeline göre kitapların Melisa’ya iyi geldiğini, sinirini ve öfkesini yatıştırdığını düşünüyorlardı. Bana sorarsanız kızcağız, anti-depresanlara başlamıştı.
Personelin fikrine karşı savunmamı soracaksanız geçen ay Melisa’nın sinir krizi geçirip bir hasta yakının kafasından aşağı serum boşalttığını gösteriyorum.
Melisa’nın anlattıklarına göre hasta yakının çok sıkboğaz etmişti; hasta yakınına göre ve görgü şahitlerine göre ise adam sadece takacağı serumun içeriğini sormuş.
Yüzünden gülümseme eksik olmayan kıza, gece gelen vakaları üstün körü anlattım. Beni büyük bir ilgiyle dinlerken arada sorularda soruyordu. Konuşa konuşa en az on dakikamı yiyen Meelisa, masanın üstündeki kitaba baktı.
Ufak bir sevinç çığlığından sonra, "İnanmıyorum Ahu, kişisel gelişim kitapları okumaya mı başladın? Neden bana haber vermedin, sana başlangıç seviyesi olarak çok güzel kitaplar getirirdim. Ahh ilk okuduğum kişisel gelişim kitabının hayata bakış açımı nasıl değiştirdiğini görmen gerek." dedi.
Dinlediğimi belli etmek için kafamı hafifçe salladım. Bana aldırmayan kız, ellerini fazlasıyla hareket ettirerek şen şakrak konuşmasına devam etti.
"Kitaplardan önce nasıl olduğumu bilirsin Ahu, her zaman sinirli ve üzgündüm. Ufak bir sinir krizi geçirdikten sonra internette karşıma bir sayfa çıktı. Kadın kişisel gelişimciymiş, bu işlere başlamadan önce mimar olarak geçiniyormuş. O da benim gibi hep sinirli ve üzgünmüş önceki hayatında. Sonra bir gün kişisel kitaplara başlamış hayatı değişmiş. Evrene daha pozitif bakar hale gelmiş, sonsuz nirvanaya ulaşmış ve sonunda mutlu olmuş. Mimarlığı bırakıp yurt dışında eğitim alarak kişisel koç olarak devam ediyor şimdi."
"Sen de mi işi bırakacaksın Melisa?"
Nöbetin son dakikalarında beynimi yakan kıza ifadesizce bakıyordum.
Saba Tümer kahkahasına benzer bir kahkaha attıktan sonra, "Ayy ne âlemsin Ahu, o kadar yıl okumuşum niye bırakayım. Kadına mesaj attım benim koçum olması için, programı boşalınca bana dönüş yapacak." diyerek göz devirmeme sebep oldu.
"İyi yapmışsın aşkım, nöbetim bitti; ben kaçıyorum sana iyi nöbetler."
Çantamı ve kitabımı kaptığım gibi montumla beraber ayağa fırladım. Hızla kapıdan dışarıya koşarken Melisa’nın neşeli vedasına el salladım.
Koridora çıktığımda hastanenin garip kokusunun bolca ciğerlerime çektim. Melisa, ne kadar iyi bir kız olsa da çoğu zaman insanı yoran bir yapıya sahipti.
Acilin çıkış kapısına doğru hızla yürürken karşıdan gelen Serap hemşireye gülümsedim. Her zaman aşırı ciddi olan kadın, istifini bozmadan kafasıyla bana karşılık verdi.
Tanıdık kimseyi görmeden kendimi dışarı attım. Soğuk bir sonbahar havası beni karşılamıştı.
Titrememe engel olabilmek için mavi scrubımın üzerine giydiğim kırmızı montumun fermuarını kapadım. Hastanenin arka sokağında bulunan otobüs durağına doğru tempolu adımlarla yürüdüm.
"Nasıl bir soğuk bu Yarabbi. Götüm dondu resmen."
Kendi kendime konuşurken, arkamdan gelen öksürük sesi beni bir anlığına afallatmıştı. Kafamı gelen sese çevirmemle siyah renkli demir bastonuyla yürüyen yaşlı amcayı gördüm.
Sabahın beşinde otobüse binmek için fazla şık olan seksenlik amcamın, kaşe montunun içine giydiği koyu gri takım elbisesiyle uyumlu siyah kravatı ütülüydü. Bana kınayan bakış atan adam, kafasına taktığı fötr şapkasını düzeltti.
"Senin gibi hanımefendiye o söz yakışıyor mu? Doktor kısmının ağzı bozuk olmamalı, hastalarla böyle mi konuşuyorsun?"
Üstümdeki scrubdan dolayı doğru bir tahmin yapan yaşlı adam sinirimi bozmuştu.
"Evet amca, hastalarla da böyle konuşuyorum."
Gözleri kocaman açılan adam, "Kimseyle öyle konuşma kızım, seni döverler benden söylemesi." derken kafasını iki yana sallıyordu.
Otobüs durağına varmıştık artık. Amcanın beni salmayacağını anlayınca yalan söylemeye devam ettim.
"Ahh hiç sorma canım amacım. Daha dün beni hırpalamaya çalıştılar inanabiliyor musun?
Nedenleri ne biliyor musun? Karısının saçına bok gibi olmuş dedim diye kocası bana
saldırdı. Sonra hastane çalışanları araya girdiler ve adamı odadan dışarı çıkardılar. Adam zorla çıkartılırken ne derse beğenirsin, biliyor musun? Manyak garı dedi bana, hem de bana. Bu devirde garı denir mi amcacım? Bunu duyunca sinirlendim ben de adama saldırdım."
Duraktaki banka oturmuştuk, beni pür dikkat dinleyen amca, "Eee sonra noldu?" diyerek konuşmayı devam ettirdi.
Bacak bacak üstüne atarak dün taksicinin bana dediği ‘manyak garı’ cümlesi hakkındaki düşüncelerimi amcaya açtım.
"Ne olacak be amcacım. Manyak garı demesi beni üzmedi, beni sinirlendiren 'garı' demezse kullanacağı kelimelerin 'manyak'a uymayacağı. Karı dese şivesi el vermiyor, kadın dese manyak kadın uymadı hiç. Bayan dese manyak bayan da çok kibar kaçtı.
Ayrıca kuracağı bütün tamlamalar cinsiyetçi. Senin anlayacağın taksicinin öyle demesi dünden beri aklıma takıldı."
Kafası iyice karışan adam, "Sana saldıran kişi taksici mi?" dedi.
Ufak bir kıkırdamadan sonra, "Bana kimse saldırmadı ki amcacım, dün bindiğim taksinin şoförü bana manyak garı dedi." derken otobüsümün uzaklardan görünmeye başlamıştı. Araca binmek için oturduğum soğuk tahtadan ayağa kalktım.
Oturan amca gözlerini kısarak bana bakıyordu.
"Taksici neden öyle dedi, durduk yere kimse kimseye hakaret etmez."
"Taksiciye bağırdığım için bana öyle dedi."
"Sen niye bağırdın adama, kızım?"
"Ağlıyordum, sinirim bozuktu ben de bağırdım."
Kafası iyice karışan adam beni yavaştan deli zannetmeye başlamıştı. "Neden takside ağlıyorsun?"
"Başka nerde ağlayacağım amca, İstanbul'da boş bir yer mi var? Her taraf insan kaynıyor. Evde de sürüsüyle insan var. Yalnız olabileceğim tek yer taksiydi, ben de orda ağladım."
Amca artık beni kesin deli olarak zihnine damgalamıştı. Yaklaşan otobüse binmek için kaldırımın kenarına yürüdüm.
Hala oturan amcaya, "Sen bu otobüse binmeyecek misin?" derken nefesim havada buhar oluşturmuştu.
"Yok kızım, nereye gideceğim bu saatte?"
Tek kaşımı havaya kaldırarak, "Amca bir yere gitmeyeceksen sabahın köründe neden bu kadar güzel giyindin?" dedim.
Kahkaha atan amca, "Güzel giyinmek için belirli bir saat mi var, canım istedi giyindim." dedi ve beni dumura uğrattı.
Ayaklarımın dibinde duran aracın kapılarını açılsın diye beklerken yaşlı amca devam etti.
"Bu saatte tek kafayı oynatan sen değilsin kızım."
Otobüse kahkahalarla binerken, "Yalnız olmadığımı bilmek beni sevindirdi amca, sana şık ve iyi günler dilerim. Umarım yine görüşebiliriz." dedim ve el salladım.
Yılan işlemeli bastonuna iki eliyle dayanan adam yüzündeki garip gülümsemeyle,
"Görüşeceğiz Ahu, bundan hiç şüphen olmasın." demesiyle kapıların şaşkın yüzüme kapandı.