Haiii, ben geldiiim. Keyifli okumalar dilerim lokumlarım! Xx
**
O sırada keskin rüzgarla birlikte saçlarım ansızın uçarak yüzüm açıldığında gözleri doğrudan açılan yüzümü taradı.
"Bakma bakma bakma çirki-çirkinim." Panik içinde söylenerek ellerimi yüzüme siper ederek kapattım ve yattığım yerde oturur pozisyona geçtiğim gibi ondan uzaklaşacak şekilde popomun üstünde kaydım.
Yüzümü saliselikte olsa gördüğü için midesinin bulanmasını ve çekip gitmesini bekledim. Tıpkı diğerleri gibi benden tiksinmesini ve kötü sözler söylemesini bekledim. Ama o bunu yapmak yerine parmak uçlarıyla nazikçe parmak boğumlarımı okşadığında vücudum şokla sarsıldı. Kalbim her bir uzvumda atacak kadar hiddetlendi.
"Hayır, sen çok güzelsin." diye fısıldadığında, çenem kaskatı kesildi. Sözleri beynimde çalkalanırken, hayatım boyunca ilk kez duyduğum bu kelimeleri hazmetmeye, sindirmeye çalıştım. İdrak etmekte ciddi anlamda güçlük yaşıyordum.
Kalbim göğüs kafesime sığamayacak hale gelirken, hıçkırarak başımı iki yana salladım. Çirkindim ben, güzel falan değildim. Beni kandırıyordu. Herkes benden tiksiniyordu, herkes beni dışlıyordu.
Ellerimi yüzümden indirsem de önüme eğdiğim başımı kaldırmadım. Yüzümdeki ellerimi geri indirince onun parmak boğumlarımı narince okşayan parmakları da havada kaldı.
Bana söylememiş olma ihtimali dank etti sonra aklıma. Tabii ya, başka birine söylemiş olmalıydı. Saçlarımın arasından puslu görüş alanımla etrafıma bakındım çekinceyle.
Bakışlarım etrafı kolaçan ettiğinde bahçede bizden başka kimse kalmadığını ve bahçenin bomboş olduğunu gördüm. Bana mı söylemişti yani? Çok güzelsin diye gerçekten de bana mı söylemişti?
Başımı beynimi kemiren endişeli düşüncelerim ve sorularım eşliğinde, karmaşa içerisinde iki yana salladım, bana acıyor olmalıydı. Çöplerin içerisindeydim, leş gibiydim. Kaldı ki normalde de güzel değildim. Kesinlikle bana acıyordu. Onu dünden sonra bir daha göremem zannetmiştim ama o okulumdaydı, neden buradaydı veya ne için gelmişti zerre fikrim yoktu. Ama onu bir kez daha gördüğüme içten içe sevinsem dahi, bu sözleriyle müthiş bir çıkmaza girmiştim.
Dün benim doğum günümü kutlarken yanımda kalmak istemesi ve doğum günü hediyesi almak istemesi de bu yüzdendi, değil mi? Kesinlikle bana acımıştı, benim bu hallerim onun yüreğini sızlatmıştı. Bu yüzden yardım etmeye çalışıyordu.
"Jungkook, hadi kalk seni evine bırakayım. Hatta istersen sana yeni kıyafetler alalım önce, hem şapkanı da kesmişler, şapka da alalım sana. Şöyle en bol olanından, gözünün önünü göremeyeceğin türde siyah bir şapka..."
"Acıma bana." diye fısıldadığımda çenesi kaskatı kesildi. "Ne? Hayır bu nereden çıktı? Sana acıdığımı nereden çıkarttın? Sadece yardım etmek istiyorum-"
Tek kelime etmeden zeminden destek alarak kendimi ayağa çektiğim gibi doğrulduğumda sözleri havada asılıkaldı. Ona arkamı dönüp ayaklarıma çarpan boş kovaları tekmeleyip koşar adımlarla okul binasına yöneldim.
"Jungkook, bekle!" Arkamdan seslense de ağlayarak, durmadan, beklemeden uzaklaşmaya devam ederken, "Ben güzel değilim, sen de yalancısın. Ve bana acıyorsun..." diye fısıldadım kendi kendime.
Koridorda benim bu halimi görüp alay edenleri duymazdan gelerek tuvalette soluğu aldım.
Kapıyı kapattığımda kabinlere hızlıca göz gezdirdim. Kimse yoktu, şükürler olsun.
Hıçkırarak aynanın karşısına geçtim ve ellerimi iki yanımda lavabo taşına yasladım. Vücudumun ağırlığını ellerime yüklemem yeterli gelmeyince kasıklarımı da lavabo taşına yasladım.
Titreyen ellerimle üstüme yapışan çikolata paketlerini, yiyecek artıklarına bakıp sessizce ağladım. Mahvolmuş durumdaydım. Üstümdeki çöpler zerre umrumda değildi, kalbim paramparçaydı. Ruhum zedelenmekten yorulmuştu.
Saçlarımı kesmelerine izin vermediği için ona minnettar olacaktım. Ama bu sadece bugün için geçerliydi. Minho, Wook ve tayfasını iyi bilirdim. Bana yine bulaşacaklar ve bugün yapamadığı işlerini tamamlayıp saçlarımı keseceklerdi.
Saçlarım kesilirse yüzüm ortaya çıkacaktı, o saklamaya çalıştığım yüzüm açığa çıkacaktı.
"Çi-çirkinim be-ben. Ço-çok çi-çirkinim. He-herkes ben-benden ti-tiksiniyor." Aynadan yüzümü kamufle eden saçlarımın arasından kendime bakarken tıkanan burnumu çektim.
Yüzümü yıkamak için musluğu açacağım sırada tuvaletin kapısının ardından yaklaşan adım sesleri duyunca bundan vazgeçip hızlıca lavaboların altında kalan o boşluğa girip oturdum.
Sırtımı arkama yaslayıp dizlerimi karnıma doğru çekip oraya sinip saklandım. Saniyeler sonrasında kapı açıldı.
"Jungkook?" İlerleyen bacaklarını görsem de sesimi çıkarmadım. Taehyung'du bu... Peşimden gelmişti.
Hızla kabinlerin olduğu bölüme yönelip tek tek bakarak beni aradı, kabin kapıları sertçe geri çarparak kapandığında oturduğum zeminde zangır zangır titredim.
Üstümü temizlemek için gelmiştim ama yine fırsatım olmamıştı.
Ellerimi bacaklarımın altından geçirecek şekilde sıkıca dolamıştım. Tam saçlarım lavabonun altına sürtünüyordu ve hemen sol köşemde sabun bidonu vardı.
Hızlı adımlarıyla tam geri dönüp çıkmak üzereyken duraksadı ve bacakları bana doğru döndü. Ah fark etmişti, buraya saklandığımı fark etmişti...
Elini lavabo taşının üstüne atarak öne doğru eğildi. "Yağmuru seven çocuk neden burada saklanıyorsun?" diye sorduğunda cevap veremedim. Yok olmak istiyorum demek istedim, ya da görünmez olup kimsenin bana ulaşamayacağı, erişemeyeceği biri olmak istiyorum diyemedim. Sessizliğim en büyük çığlığım oldu.
Ben düşüncelerimde boğulurken, diğer elini bana doğru uzattı. Tutmam için hafifçe salladığında bunu yapmadım, yapamadım.
"Hadi ama, buradan çıkmayacak mısın?" diye sordu bu kez. Sesini dingin tutmaya çalışma çabası yoğundu. Konuşmamaya yemin etmiş gibi titreyen dudaklarımı kemirdim. Kendi sessizliğimde boğulmanın eşiğindeydim, lakin yüreğim durdurulamaz bir yangın yeriydi. Bana hayatımda ilk kez güzel olduğumu söyleyen birine dahi inanamıyor olduğum gerçeği canımı yakıyordu. En çok canımı yakan da buydu. Kaygılarım nefes aldırmadığı ve bana fırsat tanımadığı için onun bana acıdığını düşünüyordum...
Elini geri çekerek avuçlarını birbirine çarptığında irkilerek düşüncelerimin derinliğinden sıyrıldım. "Pekâlâ orada saklanalım o zaman." dediğinde kaşlarım çatıldı. Saklanalım mı?
Tam o sırada kamburunu çıkaracak şekilde eğilip küçülerek benim hemen yanıma oturacak şekilde lavabonun altına girdi.
Tıpkı benim gibi bacaklarını karnına çekti ve başını bana doğru çevirdiğinde titreyen dudaklarım bir karış aralandı, lakin tek kelime edemedim. Git demek istemiyordum, içten içe yanımda kalmasına ihtiyacım vardı. Ama kal da diyemiyordum, çünkü kaygılarım beynimin içini istila ediyordu. Hayatım boyunca bu şekilde ruhumu, iliğimi kemirip sömüren kaygılarımla yaşamaya mahkum edilecektim. Asla özgür kalamayacaktı ruhum , kaygılarımın işkencesinden kurtulamayacaktı benliğim...
Benim gibi sessizliğini korumaya son verip yeniden konuştu. Derin sesi kulaklarımda aksetti. "Ahh uykum geldi çok." dedi gülümseyerek ve ardından esnedi.
Saçlarımın altında saklı kalan kaşlarım havalandığında, gözyaşlarımdan dolayı sırılsıklam olup yüzüme yapışan saçlarım tenime sürtünerek cildimi kaşındırdı.
Ona aval aval bakarken başını arkasına yaslayıp gözlerini yumduğunu fark edince dudaklarım aralandı. Gerçekten de burada mı uyuyacaktı?
Onca sessizliğimin ardından çekinceyle kuruyan dudaklarımı konuşmak adına oynattım. İlk başarılı olamasam da, ikinci denemem başarıyla sonuçlandı.
"Şe-şey burada uyuma tu-tutulursun." diye çekinceyle fısıldadığımda, gözlerini kırpıştırarak yavaşça araladı ve bakışlarını üzerime çevirdi. Başını arkasına yaslamasından kaynaklı düzgün siyah saçları elektriklenerek dağılsa da bunu zerre önemsemedi ve konumunu korumaya devam etti.
Saçlarımın arasından gözlerime bakmaya çalışma çabasıyla birlikte, saçlarım yüzümü örtüyor olsa dahi göz teması kurmaktan kaçınarak dizlerime düşürdüm bakışlarımı.
Uzanıp yine saçlarımı karıştırırcasına başımı okşadığında gözlerimi yumarak iç geçirdim. Saçlarımın sıvazlanması o kadar güzel bir histi ki, içim huzurla dolup taşıyordu. Fakat bedenimi esir alan bu kaygı seli, beni asla rahat bırakmıyordu.
"Ne kadar süredir zorbalığa uğruyorsun o itler tarafından?" diye sorduğunda vücudum tir tir titredi ve yüzümü karnıma doğru çektiğim dizlerime yasladım.
Bu hamlemle saçlarımdaki eli havada kalırken, saniyeler sonrasında sırtımı sıvazladığını hissettim. Sakinleşmeye başlayan gözyaşlarım daha da hiddetlendi. Sırtımın sıvazlanmasına, başımın okşanmasına o kadar muhtaçtım ki...
"Tamam tamam sustum, lütfen ağlama. Tıp oynayacağım yanında, öyle duracağım sadece, çıt çıkarmayacağım. Sen ne zaman çıkmak istersen o zaman çıkarız." dediğinde dizlerimi sırılsıklam edecek şekilde şiddetle ağlamaya devam ettim.
Sırtımı yavaş yavaş, ben sanki kırılgan bir eşyaymışım gibi nazikçe, nahif bir şekilde kıyafetimin üstünden tenimi sıvazladı.
"Hem burası da çok rahatmış, aa bak lavaboların altına monte ediliymiş sabun bidonları. Sabun makinelerine buradan takviye yapıyorlar demek, vay canına." Bambaşka konulara değinme çabasıyla hıçkırıklarımın arasından gülümsedim. Ama o beni daha çok ağlattığını düşünmüş olmalı ki telaşla söze atıldı.
"Ah ben susuyordum en son. Çok pardon boş bulundum. Sen ne zaman konuş dersen o zaman konuşacağım, bitmiştir sustum bu sondu."
Başımı yavaşça gömdüğüm dizlerimden sıyırarak titreyerek birbirine çarpan dudaklarımı birbirine bastırdım.
Tüm karmaşama rağmen sırtımı sıvazlamasının bana iyi geldiği gerçeğini görmezden gelmek yerine bununla savaşmak adına çabalamam gerektiğini içimde tekrarladım. Bunu yapabilirim, bunu başarabilirim.
Zihnimden geçen o kelimeleri hıçkırıklarım boğazıma takılırken, güçlükle de olsa dile dökmeyi başardım.
"Sa-sa-sadece... Ba-bana sa-sa-sarılmanı is-iste-isteyebilir mi-miyim?"


