Haiii, ben geldiiiim.Yazım yanlışlarım varsa affoluna, keyifli okumalar dilerim lokumlarım! Xx
**
Bu gerçek canımı yakarken dudaklarımdan fırlayan hıçkırığa engel olamadığımda panikle, "Gi-gitmeliyim." diye fısıldadım.
"Ama hediye... Jungkook biraz daha kalsan-" Ayağa fırladığım gibi koşar adımlarla ilerlemeye başladığımda arkamdan seslense de uzaklaşmaya başlamamla sözlerinin devamını getirmedi, getiremedi.
Ellerimi iki yanımda yumruk haline getirerek hıçkıra hıçkıra ağlarken mezarlık çıkışında yine bir sürü siyah mercedes görünce kaygı içerisinde gözyaşlarımı sildim.
Araçların dışında kollarını önünde birleştirmiş takım elbiseli kıyafetlerle bekleyen adamlardan biri bana baktığında ürkekçe başımı önüme eğip bana bulaşmamaları için dua ederek koşmaya başladım.
*
İç organlarım sökülecek raddede, ciğerlerim sıkışıncaya dek koşmuştum. Ayak tabanlarımda bir dirhem derman kalmayana dek, arkama dahi bakmadan koşmuştum.
Gidecek tek bir yerim olmadığı için ayaklarım beni evimin önüne getirmişti.
Saat gece yarısını henüz geçmediği için eve giremezdim. Bu yüzden de soluk soluğa kapının önündeki kaldırıma çöküp kaldım.
Terli terli sırtımı arkamda kalan bahçenin kapalı olan demir kapısına yaslayıp sızlayan dizlerimi sıvazladım.
Genzim eve kadar koşarak gelmiş olmanın etkisiyle parçalanırcasına yanıyordu.
Onun yanında kalmak istediğim halde kalamadığım için koşmaya son vermemiş, kendimi bu şekilde cezalandırmıştım. Belki de o yabancıyı bir daha göremeyecektim. Bencilce benimle kalmasını da, bana hediye almasını da isteyemezdim. Buna hakkım yoktu. İyi biriydi, gerçekten iyi biri gibi görünüyordu, ama onu tanımadığım için güvenmek istesem de bunu başaramıyordum... Ben kimseye sırtımı yaslayıp güvenemiyordum ki. Koşulsuz şartsız yanımda olan tek bir kişi olmamıştı çünkü hayatım boyunca. O'ndan başka. Buna rağmen gitmiştim, kaygılarım ve gururum beni oradan ayrılmaya zorlamıştı. Mantığım ve iç sesim kalmamı istese de, gitmekten yana seçimimi yaparken bulmuştum kendimi.
*
Soğuk beton bedenimi uyuşturacak şekilde içime işliyor ve beni içine çekiyordu. Yaklaşık iki saattir soğuk kaldırım taşında oturuyordum.
Kol kısmı boydan boya yırtılan montuma bakarak iç geçirdim.
Dişlerim birbirine çarparken sokaktan ara ara geçip bana bakan insanlarla göz teması kurmaktan kaçınıp durdum.
Ellerimi ısıtmak için nefesimi avuçlarıma üflediğim evrede parmaklarımın arasına bir şey tıkıştırıldığında ürkerek yerimden sıçradım.
Tepemde dikilen kadın bana acıyan gözlerle bakarak arkasını dönerek ilerlemeye başladığında avcuma sıkıştırılan parayı görünce çenem kaskatı kesildi. Ama ben...
"Di-dilenci de-değil-değilim." Uzaklaşan kadının arkasından bağırmak istesem de, sesim fısıltıdan öteye tırmanamadı. Ses tellerim yerinden oynamış gibi, öyle sızlıyordu ki... Genzime bir avuç çakıl taşı çöreklenip kalmıştı sanki, yutkunmak kuruyan boğazımı acıtıyordu.
Beni duymadı, uzaklaşmaya devam etti. Gözden kaybolana dek gözyaşlarımın bulanıklaştırdığı görüş alanımla arkasından bakakaldım.
Rüzgarın etkisiyle avcumu gıdıklayan paraya gözlerimi düşürdüğümde gözyaşlarım parmaklarımın arasına kıstırılan paraya damladı.
"Di-dilenci değilim ki be-ben." diye fısıldayarak hıçkırdım kendi kendime. O sırada omuzlarıma bir ceket bırakıldığında bir kez daha şokla sarsılarak neye uğradığımı şaşırdım.
"Şuradaki arabayı görüyor musun? Bu ceketi o aracın içindeki kişi sana yolladı. Kalacak bir yerin yoksa, gelmek istersen gelebileceğini de belirtmemi istedi." Başıma dikilen siyah takım elbiseli, orta yaşlardaki kumral adamın sözlerini idrak etmeye çalıştım.
Siyah mercedese gözüm kaydığında gergince ensemi sıvazladım. Titreyerek ceketi itekleyip eline tutuşturdum.
"İs-istemiyorum. Git lütfen." dedim güçlükle. Oflayarak alnını ovuşturdu. "Ceket kalsın bari..."
Başımı iki yana salladığımda dudaklarını kemirerek beni onayladığına dair homurtular çıkarttı. "Pekâlâ, sen bilirsin." dedi ve elindeki ceketle birlikte arkasını dönerek ilerlerken kokunun tanıdık geldiği gerçeği beynimde çalkalandı. O ceketteki koku... O yabancının kokusuna çok benziyordu. Benimle tanışmak isteyen ve konuşmaya çalışan Taehyung'un kokusuna benziyordu. Ah hayır o parfümü bir tek dünyada o kullanıyor olamazdı, bu sadece bir tesadüftü.
*
Bana ceket getiren adam gittikten sadece bir kaç dakika sonra uyuşan bedenimi oturduğum yerden güçlükle kaldırmayı başarıp sessizce eve girmiştim. Ben eve girene kadar o mercedes oradan bir santim bile kıpırdamamıştı. O olabilir miydi gerçekten? Bunu öğrenmek yerine eve girmeyi tercih etmiştim, çünkü araca yaklaşmaya zerre cesaretim yoktu. Kaygılarım beni yiyip bitirdiği için mi yoksa, aracın içinden o çıkmazsa hayal kırıklığına uğramaktan mı korkmuştum daha ziyade... Tek doğum günümde yanımda olan kişi oydu. Buna alışkın değildim. Bana hediye almasını, bunu istemesini gururuma yedirememiştim.
Yüzümü gördükten sonra benden kaçmasını, onun da diğerleri gibi bana davranmasını, yanımda olduğu için pişman olmasını... Tüm bunları düşünerek kaçmayı tercih etmiştim. Korkmuştum onun da beni diğerleri gibi çirkin görüp yargılayıp iletişim kurmaya çalışma çabasına son vermesinden korkmuştum.
Beynimi kemiren düşüncelerim eşliğinde kapıyı sessizce kapattıktan sonra ayakkabılarımı köşeye koyup parmak uçlarımda ilerleyip dikkat çekmeden odama çıkmayı başardım.
Kapımı kapattığım gibi cam kenarına koşturdum. Perdeyi çekip aşağıya baktığımda mercedesin orada olmadığını gördüm. O muydu ya da değil miydi bilmiyordum, ama oysa bile gitmişti.
İç geçirerek perdeyi sıktım. Onu bir daha göremeyecektim değil mi? Gittiğim için ondan rahatsız olduğumu düşünmüştü belki de...
"Orada seninle kalmaya devam etmek çok isterdim, ama kaygılarım buna izin vermediği için özür dilerim... Birinin benimle konuşmaya, yanımda olmasına, desteğine alışkın olmadığım için, sırtımı sıvazlamasına, bana gülümsemesine, saçımı okşamasına , düşecekken beni tutmasına alışkın olmadığım için üzgünüm. "
***
Ertesi gün|
"Getir!" Elimdeki içeceği Minho'ya yüzüne dahi bakmadan çekinceyle uzattım.
Yanında dikilen arkadaşlarından birisi tam da o sırada bardağı tutan elime çarptığında, titrek parmaklarımın arasında duran bardak elimden sıyrılması kaçınılmaz oldu.
Portakal suyu bankta oturan Minho'nun gömleğine ve pantolonuna olduğu gibi döküldüğünde şokla soludum. Şapkamın ve saçlarımın ardında sakladığım gözlerim dehşetle irileşti.
Minho üzerinin batırıldığını idrak ettiği anda, "Ne yaptın lan sen!" diye öfkeyle haykırdığında gözlerimi yumup soğuk terler dökmeye devam ettim.
"Ö-ö-özür di-dilerim e-elime ça-çarptı-"
Tam o sırada uzanarak şapkamı içlerinden birisi çekip çıkarttığında hızla gözlerimi aralayıp almak için şapkamı tutan Wook'a uzandım.
"Ve-ver lütfen onu..."
"Hayır ya vermeyeceğim." dedi ve şapkayı ucuyla tuttuğu parmakları arasında tutup sallarken yüzünü buruşturdu. Bankın üstündeki makası uzanıp aldığı gibi şapkamı kesmeye başladığında başımı iki yana sallayarak hıçkırdım.
Makasla keserek ikiye ayırdığı şapkamı yüzüme attığında göğsüme bastırarak arkamı döndüm ve koşar adımlarla uzaklaşmaya başladım.
"Kook, gel oyun oynayalım biraz."
Arkamdan seslenenleri duymazdan gelsem de elinde çöp kutularıyla önümü kesen iki kişiyi görünce panikledim.
Yönümü değiştirmeye fırsat vermeden ellerindeki çöp kovalarını kaldırıp başımdan aşağıya aynı anda çevirip döktüklerinde dizlerimin üstüne çöküp sessizce ağladım.
"Wook, makası bana ver." Minho'nun sesi kulaklarıma çarpıp geçti.
"Şu saçlarını kesince o mide bulandırıcı suratını nasıl saklayacaksın merak ediyorum. Makyaj bile kapatmaz bu çirkinliğini."
Bana yağmuru seven çocuk diye hitap eden o yabancı, Taehyung'un sözlerini düşünerek güç toplamaya çalıştım.
"Sizin ru-ruhunuz çirk-çirkin asıl!" diye bağırdım. Ellerimle yüzümü kapattığım ve saçlarımı tuttuğum için sesim boğuk çıkmıştı.
"Bak bak bak cevapta veriyor suskun kuşumuz!" diyerek dalgacı tavırlarıyla bütünleşen kahkahaları kulaklarımı esir aldı.
"Tutun şunu, keseceğim o leş saçlarını." Minho'nun emir verici sesiyle ensemden tutulmam bir olurken yüzümdeki ellerimi çekerek ayırdıklarında başımı iki yana salladım.
Saçlarıma uzanıp makası yaklaştırdığında gözlerimi sımsıkı kapattım.
'Biri bana yardım etsin, biri beni kurtarsın. Tanrım, sesimi duy, bir kez... Bu kez bana yardım et...'
Kimse bana yardım etmeyecekti. Dekanlarda profesörlerde. Diğer öğrencilerde...
Yitik bedenim tamamen yere yığılacakken, beni omuzlarımdan tutan eller sayesinde dizlerimin üstünde kalmaya devam ettim.
Gözlerimi sımsıkı yumup saçlarımı kesmesini beklerken, kulaklarımda derin bir gür ses yankılandı.
"Ne sikim yediğinizi zannediyorsunuz lan şerefsizler! Ne dönüyor burada!"
Ensemdeki elin baskısı geri çekildiğinde zemine sırtüstü yığılıp kaldım.
"O elinde tuttuğun makasla senin dilini keserim, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz?!" Bir kez daha gürledi o ses kulaklarımda.
Biri gelmişti. Tanrım,şükürler olsun biri bana yardıma gelmişti...
Gözlerimi açıp bakmaya bile cesaret edemedim. Zeminde zangır zangır titrerken hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettim.
"Si-siz kimsiniz? Biz sadece şakalaşıyorduk." Minho'nun az önce eğlenen sesinin aksine şimdi kekelemişti.
"Seni doğduğuna pişman edecek, azrailin olacak biriyim. Alın şu itlerin hepsini ve kesin cezalarını!" Ses tınısı konuştukça biraz daha tanıdık gelmeye başladı.
"Ne hayır bırakın! Ne yaptığınızı zannediyorsunuz bırak! Bırak beni!" Minho ve arkadaşlarının bağırışları gittikçe uzaklaştı.
O sırada bana yaklaşan adım seslerini duyunca ellerimle yüzümü kapatarak omzumun üstüne döndüm yavaşça.
Bacaklarımı karnıma doğru çekip zeminde cenin şeklini alırken, saçlarımda bir el hissettim.
"Lüt-lütfen kesme-kesmeyin." Kelimeler dudaklarımdan güçlükle döküldüğü evrede saçlarımın makasla kesilmesinin aksine, okşandığını hissettim.
"Korkma, şşh korkma yanındayım ve kimse senin saçlarını kesmeyecek." Son derece dingin çıkan o boğuk ses ile biraz daha hıçkırdım. Oydu... Gerçekten oydu. Taehyung'dan başkası değildi bu...
"Güvendesin, aç gözlerini." diye fısıldadı saçlarımı tarayarak okşarken, beni sakinleştirmeye çalıştı. Onun bu sözleriyle içimdeki korku ve panik usulca bedenimi terk etmeye başladı.
Kısa bir süre sonrasında cesaretimi toplayıp birbirine yapışan ıslak kirpiklerimi güçlükle aralamayı başardığımda tam karşımda onun çakmak gibi parlayan gözlerini gördüm.
Sonra çöp içinde olduğum gerçeğine rağmen saçımı okşadığı gerçeğiyle sarsıldım.
"Çö-çöp ko-kokuyorum ben pi-pisim." Geri çekilmek yerine dizleri üstünden kayarak yere tamamen oturdu. "Onlar kadar pis olamazsın."
Saçlarımı okşamaya devam ettiğinde sözleriyle ağzım bir karış aralandı. Afallamış bir edayla saçlarımın altından, yanaklarımdan süzülen gözyaşlarım eşliğinde ona baktım.
O sırada keskin rüzgarla birlikte saçlarım ansızın uçarak yüzüm açıldığında gözleri doğrudan açılan yüzümü taradı.
"Bakma bakma bakma çirki-çirkinim."
**
Bölüm sonu. Umarım bölümü sevmişsinizdir. Oy ve yorumlarınızı bekliyorum. Gelecek bölümde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın. Seviyorum sizi, baiiii >
Instagram & Tiktok: Sevvyniz / Sevvy97 & Twitter: Sevvyniz
-Şevval


