Maduna kendi kaderinin yokluğunun dertleriyle yüzleşirken, arkadaşları varlığın derdine düşmüşlerdi. Çocukluklarından beri arkadaş olan bu yedi ruh... ayrılmaya hazır değillerdi ve asla olmayacaklardı. Kalplerini çepeçevre saran bu hüzün duvarı karşısında sesleri bile yok oluyordu adeta. Kızlar ve erkekler fark etmeksizin iki tarafın durumunu da anlatan en iyi cümle buydu.
Kızların tarafına dışarıdan bakan biri için pek hüzün ve kasvet bulunmuyordu. Hepsi kendilerince işlerle uğraşıyordu. Pon kendine yeni bir kiriş sarıyordu, Ducy şövalenin başında kendince bir resim çiziyordu ve bittiğinde de bu resmin tıpkı diğerleri kadar iç karartıcı olacağı şimdiden belliydi, Piks ise elinden neredeyse hiç düşürmediği futbol topunu sektiriyordu. Ancak bu uğraşların hepsi konuşmaktan kaçmak için bir bahaneydi. Doktor D. Ecklair bile ortamı ele geçiren kasvetli havanın boğuculuğuna karşı bir savaş içindeydi.
En sonunda Pon, bakışlarını yatağın yanında bulunan çekmecenin üstündeki çalar saate çevirdi. "Birazdan duaya gitmeliyiz. Biliyorsunuz, her sene kader sahipleri yıldız tozuyla kutsanır. Bu sefer gerçekten gitmek zorundayız." Pon'un sesi sessizlikte asılı kalırken Ducy fırçasını sertçe elinden bıraktı.
Sinirli bakışlarını Pon'a çevirdiğinde sarı gözleri etrafa buz gibi bir soğukluk yayıyordu. "Sadece bir defa kuralları çiğneyemez misin?" Ducy'nin sert çıkışı karşısında Pon kaşlarını çattı. Piks de durmuştu ancak aralarına girmek konusunda emin değildi.
"Sadece bir defa şu sinirine hâkim olamaz mısın?" Pon da eşit derecede bir sertlikle karşılık verdi.
Gergin tartışmaları durdurmak ne yazık ki Piks'in yetenekli olduğu bir konu değildi, o tartışmaları ve kavgaları izlemeyi severdi. Ancak dostları arasında çıkan bir tartışmayı izlemek hobileri arasında yoktu. Şu an Maduna'nın burada olmasını diledi çünkü onun her zaman ortamı yumuşatacak bir fikri olurdu.
Ducy kollarını çaprazladı ve sinirle dişlerini sıktı. "Sizin kadar toz pembe olamadığım için özür dilerim. Ne yazık ki isim sahibi olmak sizin aksinize tüm sorunlarımı çözmüyor!"
Ducy'nin bu yorumu üzerine Pon ne diyeceğini bilemedi. Parmakları açıkta bırakan ve koluna kadar uzanan deri eldiveninin bağlarını sertçe sıktı ve ayağa kalktı. "Ne var biliyor musun? İstemiyorsan gelmene gerek yok. Yapışık ikiz değiliz. En azından Maduna'yı bulup dua odasına gelmesini söyleme nezaketinde bulunabilirsin, senin aksine Maduna geleneklere ve kurallara önem veriyor."
Ducy hiçbir şey söylemeden yanlarından geçti ve kapıyı çarparak kapattı. Pon da Piks'e dönmeden kapıdan çıkmak için ilerledi. Piks ise Pon'u takip etmek durumunda kaldı çünkü o da dua odasına gidecekti. Kader kitabının baş ağrısı yetmezmiş gibi duaya katılmadığı için alacağı cezayla uğraşmak istemiyordu.
Ducy kısa bacaklarına rağmen fazlasıyla hızı ilerliyordu koridorlarda. Aslında yalnız kalmak istemiyordu. Belki de bu hayatta en çok korktuğu şey yalnız olmaktı ancak bunu kimsenin fark etmemesi için özen gösteriyordu. Yalnız kalmayı seviyormuş gibi görünse de aslında arkadaşlarıyla birlikte olmayı seviyordu. Yalnız kaldığı zamanlarda ortamda oluşan boğucu sessizlikten nefret ediyordu, gürültü yaptıklarında arkadaşlarına kızsa da aslında o gürültüye gerçekten ihtiyaç duyuyordu.
Çirkin ördek yavrusunun çirkin kızı olarak herkes ondan kaçarken Cind ve Pon onu kabul eden ilk kişilerdi. Kalbinde özellikle o ikisine karşı farklı bir yakınlık olsa dahi duygularını göstermek konusunda fazlasıyla acemiydi. O duygusal bir insan değildi ve kimsenin sevgisini de kolayca kabul edemiyordu. Geçen yıllarda bu durum pek de değişmemişti. Maduna, Whiter, Piks, Cind, Pon ve Alagon gibi arkadaşları olsa da onlara ne hissettiği sevgiyi gösterebiliyor ne de onların sevgisini kabul edebiliyordu. Bu sinir patlamaları ise sanki aralarında bir uçurum açıyordu, en azından Ducy öyle hissediyordu.
Belki de bencil davranmayıp Maduna'yı bulduktan sonra birlikte dua odasına gitselerdi tüm sorun görünürde herkes için çözülmüş olabilirdi ama kaderi ellerinden çekip alınırken bu görünürde barışmalarla uğraşmak istemiyordu. Gerçekten sinirinin dindiğini hissedene kadar her şeyden uzak kalmak istiyordu bu yüzden hiç düşünmeden kaleden dışarı çıktı ve yolunu kalenin arkasında bulunan İyi Dilekler Gölüne çevirdi. Oraya çok sık gitmezdi ama rahatlatıcı bir manzaraya sahip olduğu da bir gerçekti. Pek az insan oraya uğrardı ve bugün ise kader günü olduğu için normalden de daha boş olmalıydı.
Ducy giderken bu düşüncenin rahatlığıyla hareket ediyordu. Kafasını dinleyebileceği sakin ve sessiz bir ortam... adetlerde ve geleneklerden söz edecek kimsenin olmadığı bir ortam. Koridorda ilerlemeye devam ederken aniden yorgun bir gaklama sesi duyduğunda arkasına döndü. Zavallı Doktor, Ducy'yi takip etmeye çalışırken yorgun düşmüştü. Ducy ise onu unuttuğunun farkında bile değildi. Hızla gri ördeği kucağına aldı ve yoluna sessizce devam etti.
Parlak mavi göle ulaştığı anda ruhuna bir huzurun izlerinin işlediğini hissedebiliyordu. Sanki yeşil çimenler burada daha yeşil, ağaçların hışırtısı birer kahkahaydı. Gölün ışıltılı suları dingin bir ruhun aynası gibi güneşin neşesini yansıtıyordu. Bu görüntü karşısında Doktor D. Ecklair aniden Ducy'nin kucağından atladı ve kendisini serin suların arasına attı. Ducy ise ellerini gri tulumunun ceplerine soktu ve gölün çevresinde aylak aylak gezmeye başladı.
Her ne kadar rahatlatıcı olsa da bu sessizlik istenmeyen düşünceleri insanın aklına getirebiliyordu. Tıpkı kader kitabı gibi... Sinirle dudaklarını sıkarken aniden duyduğu çığlık sesi tüm dikkatini dağıttı ve sesin kaynağını bulmak için etrafa bakınmaya başladı. Önce gölün durgun yüzeyinde bir dalgalanma gördü, ardından suyun içinde çırpınan bir kız. Gölün kenarında kahverengi saçlı, sekiz dokuz yaşlarında bir kız daha vardı. Çimler kadar yeşil gözlerinde boncuk boncuk gözyaşları birikmişti. Ducy telaşla onların yanına gitti ve ne yapacağını dahi düşünmeden suya atladı. Pek çok spor dalında pek yetenekli olmasa da belki de babasından kaynaklıdır ama yüzme konusunda fazlasıyla yetenekliydi. Boğulmak üzere olan kızı sudan hızla çıkarttı, fazla vakit geçmemiş olmalıydı ki kız sudan çıktığı gibi öksürüp ciğerlerine kaçan tüm suyu kustu.
Teninden saçlarına kadar her tarafı beyaz olan bu kız, kahverengi saçlı kızla ortalama aynı yaşlardaydı. Üstünde giydiği beyaz yakalı siyah elbise göl suyuyla baştan aşağı ıslanmış ve çökmüştü. Nefesini düzene sokmaya çalışırken ağzından derin derin nefes alıyordu ve sadece arada sırada ortaya çıkan kısa öksürükleri bu derin nefes alışlarını bölüyordu.
"Şey... Tam olarak ne oldu?" Bu soruyu kahverengi saçlı kıza sormuştu çünkü diğeri hala konuşamayacak kadar şoktaydı. Kahverengi saçlı kız bir an Ducy'ye baktı ardından tekrar beyaz saçlı kıza döndü. Onu bu halde görmekten ne kadar endişelendiği ve ne kadar korktuğu gözlerinden belli oluyordu, arkadaş olduklarını düşünse de kahverengi saçlının kıza dokunmaktan çekindiğini fark etti. Onu darlamak istemediğini düşündü ama yine de durum ona tuhaf gelmişti, onların yaşlarında olsaydı böyle bir şeyi akıl dahi etmeden arkadaşına sarılırdı.
"Ben... Ben böyle olsun istemedim! Gerçekten! Özür dilerim!" Kahverengi saçlı kız şiddetle ağlamaya başladığında beyazlı da başını kaldırıp ona baktı. Artık biraz daha rahatlamıştı ama hala derin nefes alıyordu.
Bacaklarının üstüne oturur pozisyonda çömeldi ve ıslandığı için yüzüne yapışan saçlarını geri çekti. Arkadaşının ellerini tuttu ve bir abla edasıyla saçlarını okşadı. Islak elleri kahverengi saçlara parlak su damlacıkları bırakmıştı. "Bir kazaydı. Ayağı kaydı." Kızın tereddütsüz sesi Ducy'nin kanını dondurdu. Az önce boğulmaktan kurtulan biri için fazla sabit bir ses tonu olduğunu düşündü. Doğal olarak biraz titriyordu ve siyah gözleri korkuyla dolmuştu ama ayrıca fazlasıyla sakindi de. Sanki arkadaşını daha fazla üzmemek için korkusunu bastırıyormuş gibiydi.
"Ayağı mı kaydı? Ama boğulan sendi..." Beyaz kız, kara gözeriyle Ducy'ye baktığında Ducy, susması gerektiğini düşündü. Belli ki kahverengi kızın ağlama sebebi de buydu. Arkadaşı onun yüzünden suya düşmüştü. Konuyu değiştirmeye karar verdi fakat aynı zamanda buradan gitmek de istiyordu. "Pekala, adınız ne? Kimin kızlarısınız?"
Kahverengi saçlı kız kalan son gözyaşlarını silerken burnunu çekti ve konuşmaya başladı. "Kurbağa prensin kızı Froshbellard. Lütfen bana Frosh, de, abla. Sonuçta Buns'ı kurtardın!" Froshbellard'ın sesi ağlamaktan dolayı boğuklaşsa da fazlasıyla sevimli çıkıyordu. Bir çocuğun masumiyetini taşıyordu sesi. Çocukları sevilesi yapan bir diğer şey de bu değil miydi? Hareketlerindeki ve sözlerindeki parlaklık...
"Önce kendini tanıtman gerekmez mi?" dedi Buns. Bu yoruma gülen tek kişi ise Froshbellard oldu. Sanki az önceki boğulma olayı hiç yaşanmamış gibiydi. Ducy bunu garipsedi. Böyle bir olay bile çocuklar tarafından kolayca es geçilebiliyor muydu? Belki de Ducy abartıyordu. Gülmesi iyi bir şey sanırım, diye düşündü ve Buns'ın cevabını bekledi.
Bu sırada bir sessizlik oldu. "Ah..." dedi Ducy. "Sen ciddi miydin?" Buns'ın sözlerini yeniden hatırlamış gibi bir şaşkınlık belirdi suratında. Buns ise sadece siyah gözleriyle Ducy'ye baktı. Ne boş ne de parlak gözlere sahipti. Bir çocuk için fazla karamsar ama bir yetişkin için fazla parlaktı. Ducy kendisini başka yöne bakmak zorunda hissetti ve bakışlarını göle çevirdi. Bu konumdan gölde oynayan Doktor D. Ecklare'i göremiyordu. "Çirkin ördek yavrusunun kızı Ducy."
Buns memnun olmuş bir ifadeyle gözlerini yumdu. "Beyaz tavşan kızı Bunsymillie. Evet, Alice'teki beyaz tavşan." Sanki bu soruyu yüzlerce kez duymuş gibi bıkkın bir edayla eklemişti son cümleyi. Bu bıkkın cümleyi duyan Ducy'nin içinden gülmek geldi. Sanki kaç yıldır konuşabiliyorsun da sorulardan bıkmışsın, diye geçirdi içinden.
Ve tekrar bir sessizlik oldu. Ducy bu üçlü arasında abla konumunda olduğu için bir şeyler söylemesi gerektiğini hissetti ama sadece Doktor'un bir an önce eğlencesini bitirip geri dönmesini istiyordu bu yüzden de içinden söyleyecek bir şey düşünmek gelmiyordu. Ardından Bunsymillie'nin hapşırığı duyuldu. Ducy bu ses üzerine tekrar onlara döndü ve Bunsymillie'nin üstüne baktı. "Hala ıslak kıyafetlerle oturuyorsun."
Bunsymillie, Ducy'ye baktı ve bir şey demek için ağzını açtı ama vazgeçip kapattı. "O haklı, hadi gidip üstünü değiştirelim." Froshbellard sanki daha önce ıslak kıyafetlerle oturduğu için Bunsymillie'nin hasta olabileceği gerçeğini fark etmemiş gibi bir telaş ve şaşkınlıkla konuştu. Biraz saf, diye düşündü Ducy kayıtsızca.
"Gerek yok, biraz daha oturalım işte. Güneş parlıyor, hava sıcak. Ayrıca hasta olursam derse girmem." Bu cevap ilk defa Bunsymillie'yi gerçek bir çocuk gibi göstermişti ve etrafındaki tuhaf, melankolik havayı dağıtmıştı.
"Ve herkes derse girerken sana kim bakacak?"
"Sen?"
"Derse gireceğim."
"Ve arkadaşını yalnız bırakacaksın, öyle mi? Acımasızca." Bunsymillie'nin bunları ciddi olarak söylemediği belliydi ama Froshbellard dumura uğramış bir ifadeyle ona baktı.
"Hayır, yani... Sadece hasta olma."
Froshbellard dudaklarını büzdü ve dikkatini Ducy'ye çevirerek bu tatlı tartışmayı unutulmaya terk etti.
"Abla, bugün kader günüydü, değil mi?" Ducy yalnızca başını salladı.
"Kader kitabı aldın mı?" Ducy tekrar başını salladı ve bu sefer bakışlarını Froshbellard'a çevirdi.
"Ne yazıyordu? Herkes kader kitaplarının geleceğimizi anlattığını söylüyor, bu doğru mu?"
Bu soru, tüm öğrenciler arasında dolaşan bir gizemdi. Bu sorunun cevabını kader kitabı sahibi öğrenciler dışında bilen varsa bile Ducy ve arkadaşları onlardan biri olamamıştı hiçbir zaman. Ne zaman bir kader sahibine sorsalar aldıkları tek cevap şuydu: Bu benim kaderim!
Ducy bir süre sessiz kaldı. Tam olarak ne anlatması gerektiğini düşündü. Çocukların bu soruyu sorduğu tek kader sahibi olmadığına emindi ama tıpkı kendi çocukluğunda yaptığı gibi onlar da tek tek gördükleri herkese soruyorlardı. Ta ki aldıkları tekdüze cevaplar heveslerini kırana kadar... Derin bir nefes aldı ve kader kitabını okuduğu ilk andan beri zihninin içinde acıyla dolanan o kelimeleri serbest bıraktı. "Hayır, yalan. Bu benim geleceğim değil. Bu benim kaderim değil!"
🐍🐍🐍
Ducy ve kızlar bu konuşmayı yaptığı esnada Bayan Bell, yıldız tozlarını koyduğu kaseyi bir defa daha kontrol etmek için dua salonundan ayrıldı. Normalde iş ortasında ayrıntıları kontrol etmeyi sevmezdi ama içinden bir ses bakması gerektiğini söylüyordu.
Yıldız tozlarının bulunduğu karanlık odaya vardığında bir yere çarpmamak için eliyle duvarı yokluyordu. Işığı ya da perdeyi açması katiyen kabul edilemezdi, gerçek ışık yıldız tozlarını ısıttığı an tüm özelliklerini kaybederlerdi. Yıldız tozlarından yayılan bir ışık vardı elbette ancak ışık görme ihtimallerini olabildiğince engellemek için kasenin üstü örtülmüştü.
Dizi sert bir yere hafifçe çarptığında geldiğini anladı. Yavaşça kapağı kaldırıp yıldız tozlarından yayılan rahatsız edici ışığı gözler önüne serdi. Bu ışık ona geçmişini hatırlatıyordu. Küçük bir periyken iyi dileklerle başına serpilen bu tozları bir daha göreceğini düşünmezdi ancak kader kitabı gerçekleştikten sonra bile Peter Pan'dan ayrı bir hayat yaşayamadı ve kendini tekrardan, başka bir konumda onun yardımcısı olarak buldu. Belki de gerçekten kaderiydi Peter Pan, kader kitabıyla ya da kader kitabı olmadan...
Bir süre daha yıldız tozlarına baktı. Görünürde bir sorun yoktu. Ne gibi bir sorun olabilirdi ki? Ama tam kapağı geri örtmek üzereyken ışıltılarının titreştiğine şahit oldu. Böyle bir durumla daha önce karşılaşmamıştı. Ne gençken ne de müdür yardımcısı olduğu süre boyunca daha önce hiç... Ama olmuştu işte. Işık bile görmedikleri halde parlaklıklarında bir aksama yaşanmıştı. Belki de normaldir, diye düşündü Bayan Bell ama bunun doğru olmadığına emindi. Bu odaya girme yetkisine sahip tek kişi Müdür Pan ve kendisiydi, bu yüzden müdüre söylerse suçun başına kalacağı kesindi ama başka şansı da yoktu. Kapağı biraz daha kaldırıp tekrar baktı. Anlık ışık titreşiminden eser yoktu. Dudaklarını birbirine bastırdı ve kapağı kapattı. "Bir sorun olmadığına eminim." Ve bu konu karanlık odanın taştan duvarları arasından çıkmadı ve önemsiz bir ayrıntıymışçasına unutuldu.
🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍
Bu bölüm diğerlerinden kısa oldu sanırım ama fazla kısa olduğunu da düşünmüyorum. Bölümün yarısında araya uzun vadeli bir ara girdiği için biraz konudan kopmuşum gibi gibi ama toparladım. Üçüncü bölümden bunu söylemek ne kadar mantıklı bilmiyorum ama bu sefer sona kadar giderim gibime geliyor. Konu daha net oturdu çünkü, diğer karakterleri de işin içine kattım.
Bunsymillie ve Froshbellard şu anda biraz gereksiz yere koymuşum gibi gelebilir ama zaten o sahne için ekstra karakter lazımdı ama sadece o sahneden görünüp ortadan yok olacak karakterler de olsun istemedim bu yüzden o ikisini kullandım, 2.kitapta aktif rol oynatmayı planladığım iki karakterdir bu küçük kızlar. Yine de sahne gerçekten biraz hava kalmış gibi oldu, düzenlenmeyi hak ediyor ancak şimdi değil.
Umarım bölümü beğenmişsinizdir. İyi zamanlar geçirin♥