İçeriğe geç

Maduna | Kaybolmuş Kaderler Serisi 1

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Maduna | Kaybolmuş Kaderler Serisi 1

Bölüm 5

Dördüncü Bölüm: Kitap

Pon ve Piks dua odasına vardıklarında kapının dışına taşan ve sessiz koridorda rahatlıkla duyulabilen mırıldanma seslerinden geç kaldıklarını anlamışlardı. Bu pek büyük bir sorun değildi çünkü asıl önemli bölüme, yıldız tozu kutlamasına daha vakit vardı.

Piks; altın işlemeli, iki kanatlı beyaz kapıyı yavaşça açmaya başladığında Pon kader kitabını aldıklarından beri ilk defa Alagon'la görüşeceğini fark etti. Diğer kader kitaplarının nasıl yazıldığını bilmiyor ve umursamıyordu ancak kendi kader kitabı basit bir peri masalını anlatırcasına yazılmıştı. Kötü adam tarafından kaçırılan prenses ve onun kurtarıcıları... Buradaki prenses hiç şüphesiz Pon'un kendisiydi ve kötü adam ise gözü kapalı güvendiği sevgilisi Alagon'du. Bu konuma gelmeleri için ne yaşamaları gerekecekti? Belki de Pon'un kalbini en çok kıran soru buydu.

Her ne kadar zihni onu görmek istemediğiyle ilgili uyarıcı sinyalleri tüm bedenine gönderse de Pon'un gözleri kapı açıldığı andan itibaren Alagon'un varlığını aramaya başlamıştı bile.

Piks gevşek bir tutuşla onu hafifçe kolundan çekmeden önce olduğu yerde dikildiğini bile fark etmemişti. Geç kaldıkları için ön taraflar tamamen dolmuştu, dostlarını bulsalar dahi yanlarında boş yer olmadığı kesindi bu yüzden en uçtaki köşeye oturmaya karar verdiler. Eğitmenlerin dikkatini çekmeyecek kadar yakın ama dua etmeseler dahi kimsenin duymayacağı kadar uzaktalardı.

"Maduna bayadır ortalıkta görünmüyor. Endişelenmeye başlıyorum." Piks, Pon'a dönmeden bir fısıltıdan bile daha alçal konuşmuştu. Belki de konuşmakta biraz daha geç kalsaydı kendi düşünceleri arasında kaybolan Pon onu duymayı geç varlığını bile unutacaktı.

Gri gözlerini kalabalığın üstünde gezdirdi sanki bu açıdan Maduna'yı görebilecekmiş gibi. Ardından göz ucuyla Piks'e baktı. "Evet ama burada olduğuna eminim. Kurallara ve geleneklere ne kadar sadık olduğunu bilirsin, kader kitabını açtıktan sonra buraya geldiğine eminim."

Piks bu fikri mantıklı bulmamıştı. Pon'un söyledikleri yanlış olmasa bile doğru hissettirmiyordu. Yüzünü, zihninde bu cümleyi ciddiyetle inceliyormuşçasına hafifçe buruşturdu. Ardından güneşi andıran sarı gözlerini Pon'a çevirdi. "Ve sen de bizi ne kadar önemsediğini biliyorsun. Gerçekten önce bizimle buluşacak vakti bulamadığını mı düşünüyorsun?"

Pon bu soruya bir cevap veremedi. Şu an aklında dönen senaryoların hiçbiri Maduna'yı gerçek manada yansıtmıyordu. Onlara söylemeden dua odasına gelmesi Maduna'yı yansıtmıyordu ancak dua odasına gelmemesi de Maduna'yı yansıtmıyordu. Diğer evrenlerin aksine derslerde "devamsızlık" adı verilen şey olmamasına rağmen Maduna ağır hastalık gibi durumları dışında dersleri aksatmaz, hocaların sözünden çıkmaz, görevlerini geciktirmezdi. Ve tüm bunlara rağmen kendisine, arkadaşlarına ve geleneklerle kültürlere yetecek zamanı her zaman bulurdu. Şimdi değişen şey neydi? Kaderi ne kadar korkunç, iğrenç veya dayanılamazdı ki her zaman her arzusu ve sorumluluğuna vakit bulan Maduna şimdi her ikisine de geç kalıyordu?

Müdür Pan'ın gür sesi dua odasını doldurduğu zaman Piks de Pon da istemeden Maduna konusunu kapatmak durumunda kaldı. Üstünde tüm vücut hatlarını gizleyen beyaz bir kıyafet ve sivri uçlu şapkasının üstüne astığı, yüzünün görülmesini engelleyen tülle hangi masal kahramanı olduğu hakkında hiçbir bilgi bulunmayan Duacı, tüm oda gibi sarı desenli beyaz kürsüyü Müdür Pan'a vermek üzere sahne arkasına geçti ve her zamanki gibi ortadan kayboldu.

"Sevgili öğrencilerim!" diyerek söze başladı Müdür Pan. O sırada tüm meşaleler ve mumlar sönmüştü. Pencere bulunmayan oda zifiri bir karanlığın mahkumu olmuştu. "Kaderiniz için tekrardan kutlarım sizi." Bu sözlerin ardından hizmetçi periler ellerinde yıldız tozlarından yapılma fenerlerle ortaya çıktılar. Etrafı fazla aydınlatmasa da birden fazla fener sayesinde nereye yürüyeceklerini görebiliyorlardı.

Ardından Bayan Bell, elinde yıldız tozu kasesiyle ortaya çıktı ve kaseyi Müdür Pan'a verdi. "Şimdi ise Sertofya'nın oluşumunun temellerini, isimsizlerin varlığını, isim sahiplerinin doğumunu sağlayan yıldız tozlarının koruması ve kutsamasını alacaksınız. Kaderiniz mühürlenecek ve hayatınız düzene girecek." Bunları söyledikten sonra ilk öğrenciyi yanına çağırdı.

🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍

Maduna nereye gideceğini bilmiyordu. Tek bildiği dua odasının yanına dahi yanaşmak istemediğiydi. Neyseki tüm öğretmenler ve dostları şu anda dua odasındaydı, bu sayede birilerinden köşe bucak kaçmasına gerek yoktu.

Zihninin ufak bir köşesi hala o dosyada yazanlardaydı. Düşüncelerinin büyük bir bölümü ise şimdi ne yapacağını, nereye gideceğini sorguluyordu. Sertofya o kadar küçük sınırlara sahip bir yerdi ki... Müdür Pan'ın odasına girip dolaplarında sakladığı dosyaları, öğrenci kayıtlarını karıştırabilirdi, diğer evrenlere geçiş sağlayan portal odasına girip buradan kaçabilirdi. Ama gerçekten yapabilir miydi?

Sertofya kalesinden çıkmadan hemen önce alayla gülümsedi. Kendini ne sanıyordu? Büyük güçlere sahip bir isimsiz mi? Maduna'nın ilginç tek bir yanı vardı ve o da boş kader kitabıydı. Kutsal Kule'nin efendisi bile Maduna'nın hiçbir masala layık olmayan biri olduğunu anlamıştı.

Dışarıya çıktığı zaman tüm vücudu titredi ama bunun sebebinin tenine çarpan serin rüzgar mı yoksa burnuna gelen kan kokusu mu olduğundan emin değildi. Olduğu yerde donakaldı. Bakışlarını kokunun kaynağına çevirmeye korkuyordu ama yine de o tarafa baktı çünkü yapılacak en mantıklı şey buymuş gibi hissediyordu.

Ve tekrar gördü... Ölümü taşıyan mat gözleri, kan damlayan tüyleri ve kemikleri... Geriye doğru birkaç adım attı ve yalpalayarak yere düştü. Çelik gagalı ise ona doğru iki defa sıçramıştı. Kuzgunun kulak tırmalan sesi duyulduğunda Maduna'nın kalbi korkuyla hızlandı. Ruhunun çekildiğini hissediyor muydu? Çelik gagalının varlığını yavaşça kuruttuğunu..?

Çelik gagalı aniden bakışlarını başka bir yöne doğru çevirdi ve bir metre kadar uçup tekrar Maduna'ya baktı. Maduna şaşkınlıkla baktı kuzguna. Korkusu yavaşça rüzgarla siliniyordu ve geriye bir merak kalıyordu. Ruhu çekilmiyor, varlığı kurumuyordu. Ve bu kuzgun ondan bir şey istiyordu...

Yavaşça ayağa kalktı ve elbisesinin eteğini silkeledi. Bunu gören çelik gagalı yeniden havalandı ve bir metre daha uçtu. Maduna'nın hala bu konuda çekinceleri vardı. Bir çelik gagalının gidebileceği tek yer mezarlıktı. "Belki de tanrı, ait olduğum yeri gösteriyordur bana..." diye düşündü Maduna. Bu düşünce rüzgarın sildiği korkuyu misliyle geri getirdi. Kimse ölmek istemezdi. Özellikle de nefes aldığınız, kalbiniz attığı halde bir ölü gibi mezarlıkta unutulmak... Kimse böyle bir sonu hak etmezdi, kabul etmezdi. Maduna da etmedi. Nereye gittiğini bile düşünmeden kuzgundan uzağa koşmaya başladı.

Ne kadar koşarsa koşsun bir süre sonra bulunacağını, çelik gagalı kuzgun ya da eğitmenlerden biri tarafından yakalanacağını biliyordu. Yine de önüne dahi bakmadan koşuyordu. Kısa sürede nefes nefese kaldı, bacak kasları yanmaya başladı. Spor hiçbir zaman hayranı olduğu ya da ilgi duyduğu bir şey olmamıştı. Yeteneğinin olup olmadığını bile bilmiyordu ama bugün, koşuya yeteneği olmadığını öğrenmişti.

En sonunda durmaya karar verdi ve kendini çimenlere bıraktı. Kalenin hangi bölümüne gelmişti? Kesinlikle bilmiyordu. O kadar uzun süredir koşuyormuş gibi hissediyordu ki kalenin arkasında kalan İyi Dilekler Gölü'ne ulaştığını bile düşünüyordu. Ta ki bir çubuk kafasına çarpana kadar. Çubuğun beklenmedik dokunuşu Maduna'nın şaşırmasına ve istemsizce kısık bir sesle bağırmasına sebep oldu.

"Ah, özür dilerim. İyi misin?" Maduna çubuğun sahibine baktığında karşısında hayatında gördüğü en güzel oğlanı gördü. Kendisiyle aynı yaşlarda görünen oğlan ince ve uzun yapılıydı. Dağınık, gümüşi renk saçlarının önü ne çok uzun ne çok kısaydı ama ense kısmı omuzlarına sürtünecek kadar uzundu. Gözlerinin rengi ise meçhuldü çünkü mavi, ipekten bir kumaşla örtülmüştü. Giydiği beyaz, saten gömleğin birkaç düğmesi açıktı. Kesinlikle dağınık bir görünüme sahipti.

Maduna yerden kalktı ve tekrar üstünü silkeledi. Hala nefesini düzenleyememişti ve bademciklerinin şiştiğine neredeyse emindi. "Evet, iyiyim. Teşekkürler." Maduna onun elindeki sopaya ve ardından tekrar kumaş parçasıyla örtülmüş gözlerine baktı. Onun bir görme engelli olduğunu anlamak zor değildi bu yüzden kafasına çarpa sopa için onu suçlayamazdı, yolun ortasında yatmak kendi kabahatiydi.

Aralarındaki sessizlik uzarken bu durum ikisinin de aklına rahatsız edici düşüncelerini yerleşmesine sebep oluyordu. Maduna'nın düşünceleri karşısındaki güzel çocuktan ziyade içinde bulunduğu durumla ilgiliydi ama çocuğun düşünceleri Maduna'yla ilgiliydi. Kendini tanıtması gerekip gerekmediğini, Maduna'nın bir isim sahibi mi isimsiz mi olduğunu düşünüyordu. Çocuk konuşmak için kendini hazırlarken sessizliği bozan kişi Maduna olmuştu. "Gitmen gereken bir yer varsa gidebilirsin. Lütfen, bana aldırma." Ardından sonradan aklına gelmiş gibi ekledi. "Bu arada ben Medusa kızı Maduna."

"Linnaeus."

"Sadece Linnaeus mu?"

"Evet."

Maduna bunun nedenini merak etmişti ama kendisini ilgilendiren bir konu olmadığı için sormamaya karar verdi. Hangi soruların insanların moralini bozacağını asla bilemezdiniz ve Maduna özellikle bir isimsizin moralini bozmak istemiyordu. İsimsiz? Bunu ona sormuş muydu? Ön adını söylememişti bile ve Maduna böyle bir kanıya varmıştı. "O halde, ben gidiyorum."

Maduna, Linnaeus'un yanından geçerken tekrardan onun sesini işitti. "O tarafta ne işin var, Medusa kızı? Senin gibi bir soylunun köylülerin arasında ne işi olabilir?"

"Soylu mu? Bunu da nereden çıkarttın?" Maduna, açıkça bu tabirlerden rahatsız olmuştu.

Linnaeus masumca ellerini havaya kaldırdı, yarım ağızla gülümsedi. "Hayır, özür dilerim. Lütfen bu kadar alınma. Sonuçta her gün bir isim sahibi, isimsizlerin bölümüne gitmiyor." O an Maduna nerede olduğunu fark etti. Nereye gittiğine bakmadığı için yanlışlıkla isimsizlerin tarafına koşmuş olmalıydı.

İsimsizlerin tarafına kalenin içinden bir geçiş yoktu ve ders gibi zamanlarda isimsizlerin kalenin etrafını dolanıp ana girişten gelmeleri gerekiyordu. Kalenin içine girdikleri anda ise güçlerini kullanamaz hale geliyorlardı. Bu da Sertofya Kalesi'ni ilginç kılan başka bir özellik. Bu yüzden isimsizler genellikle zorunlu olmadıkça eğitmenlerle konuşmak için bile kaleye girmezlerdi.

"Sadece tesadüf."

Linnaeus aniden arkasını döndü ve yürümeye devam etti. "Daha fazlasını beklemezdim."

Maduna sinirlendi ve onu kolundan tutup durdurdu. "Derdin ne? Altı üstü bir annem var. Hiç tanımadığım bir anne. Elimdeki tek şey bu. Senin ise bir zamanlar bir ailen vardı. Normal bir insanın yapamayacağı şeyleri yapmanı sağlayan güçlerin var. Buna rağmen yaptıkları her şeyi çabalarınla yapabileceğin isim sahiplerini mi kıskanıyorsun? Elindekilerin farkında değilsin."

Linnaeus kolunu sertçe çekip Maduna'nın tutuşundan kurtuldu. "Tanımadığın insanlarla ilgili fazla kendinden emin konuşuyorsun, Medusa kızı. Neden arkadaşlarının yanına gidip aptal masallarınızı kutlamıyorsun? Eminim aranızdan en az biri, salakça bir kitabı iradesinin önüne koyacak kadar aptaldır."

Maduna kaşlarını çattı. Gereksiz bir kendini kanıtlama çabası içerisinde buldu kendini. Herkesi harekete geçiren belli başlı konular vardır. Belli ki Linnaeus, farkında olmadan bu konuları ortaya çıkartmıştı. "Sen de bir gün bu kitaba sahip olacaksın Linnaeus."

Linnaeus omuz silkti. "Evet, o kitaba sahip olacağım. Kaderime değil."

🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍

Bu konuşmalar gerçekleşirken yıldız tozu kutsamasının yarısından fazlası tamamlanmıştı. Müdür Pan bir sonraki öğrenciyi çağırırken ise hiç beklenmeyen bir şey oldu. Fenerlerdeki yıldız tozları da dahil olmak üzere tüm yıldız tozları aniden söndüler ve göz açıp kapayıncaya kadar tekrar yandılar.

Pek çok eğitimci ve öğrenci ne olduğunu görememişti bile, görenler ise anlamlandıramamıştı. Bayan Bell sinirle alt dudağını kemirmeye başladığında Müdür Pan'ın keskin bakışları loş ışığın altında onu buldu.

"Herkes sessiz olsun!" diye bağırdı Müdür Pan. "Sevgili eğitmenlerim, lütfen öğrencileri sakince odalarına geri götürün." Uğultu kesilmemişti ve kimse bu sorunun sebebini anlamamıştı. Pon ve Piks endişeyle birbirlerine baktılar. Kimse ne olduğunu bilmese dahi yüreklerine bir endişe tohumu ekilmişti.

🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍🐍

Umarım bölümü beğenmişsinizdir💚🐍

Farklı farklı karakterleri kattıkça nedense daha da sevmeye başladım seriyi. İlk iki kitap kısmen alakasız olacaktı ama ilk kitaptan karakterlerin etkileşimlerini görmek benim hoşuma gitti ya.

Bu arada Linnaeus ismi nasıl okunacka diye düşünen kardeşim, yalnız değilsin. Ben de çok düşündüm ve sonunda Linyus diye okumaya karar verdim. Bence gayet doğru MCLELGPR

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.