Jennie'nin bakış açısından.
Barda yaşanan o felaket gecenin üzerinden neredeyse bir hafta geçmişti. Seul’ün üzerine çöken gri, sakin havalar gibi her birimiz kendi kabuğumuza çekilmiş, verdiğimiz tepkilerin ve kırıp döktüğümüz kalplerin ağırlığıyla baş başa kalmıştık. Ama bazen en sert fırtınalar bile dindiğinde, geriye sadece birbirimize duyduğumuz o kaçınılmaz ihtiyaç kalıyordu.
İlk adım, beklenmedik bir şekilde Jisoo ve Rosé’den geldi.
Bir öğle vakti, her zaman gittiğimiz o sakin kafede otururken Rosé içeri girdi. Yüzünde günlerdir uykusuz kaldığını belli eden hafif morluklar vardı. Jisoo’nun masasına yaklaştı, çantasından çıkardığı şık bir kutuyu masaya bıraktı. Jisoo şaşkınlıkla ona bakarken Rosé alçak bir sesle konuşmaya başladı: "O gece mahvettiğim elbisenin birebir aynısı... Özür dilerim Jisoo. Şampanya bahaneydi, ben sadece o geceki gerginliğimi senden çıkardım."
Jisoo kutuya, sonra da Rosé’nin gözlerine baktı. Yüzündeki o sert, kırgın ifade saniyeler içinde yumuşadı. Gözleri dolarak ayağa kalktı ve tek bir kelime etmeden Rosé’ye sarıldı. Onların o sessiz helalleşmesi, gruptaki buzları eriten ilk kıvılcım oldu.
Hemen ardından Jungkook ve Taehyung’un arasındaki o bitmek bilmeyen gurur savaşı da teslim oldu. Jungkook, Taehyung’un evinin önüne gidip saatlerce beklemişti. Taehyung kapıyı açtığında ikisi de hiçbir şey söylemeden sadece birbirine baktı. Jungkook’un "Gitmenden çok korktum Tae, seni sıkmamın tek sebebi buydu," itirafı, Taehyung’un tüm savunma mekanizmalarını yıktı. Birbirlerine sarıldıklarında, aralarındaki o çocukça kıskançlıkların yerini olgun bir kabulleniş aldı.
Onların araları düzelirken, benim içimdeki fırtına hâlâ dinmemişti. Lisa ile birbirimize söylediğimiz o ağır sözler, aşılması imkansız bir duvar gibi duruyordu.
Akşama doğru, yağmur hafif hafif çiselemeye başladığında kendimi okulun arkasındaki o eski ahşap çardakta buldum. Anılarımızla dolu bu çardak, bana hem huzur hem de katlanılmaz bir sızı veriyordu.
Adım seslerini duyduğumda başımı kaldırdım.
Lisa, elinde iki sıcak kahveyle çardağa doğru yürüyordu. Üzerinde her zamanki o siyah ceket vardı, saçları nemliydi. Gelip tam karşıma oturdu. Bardan beri ilk kez bu kadar yakın ve yalnızdık.
Kahvelerden birini önüme bıraktı. "En sevdiğin," dedi sesi pürüzsüz ama bir o kadar da yorgun çıkarken.
"Teşekkürler." dedim, bakışlarımı kahve bardağına sabitleyerek. Gururum hâlâ elimi uzatmama engel oluyordu.
"Jennie..." dedi Lisa. Sesi öyle içten, öyle kırılgan çıktı ki başımı kaldırmak zorunda kaldım. Kahverengi gözlerinde günlerdir görmediğim o derin şefkat duruyordu. "Barda sana öyle davrandığım için, seni dinlemeden çekip gittiğim için özür dilerim. Kıskançlığım gözümü kör etti. Seni kaybetme korkusu beni öfkeli birine dönüştürüyor."
Gözlerim doldu. Bütün o buzdan kalkanlarım, Kim Holdings prensesi duruşum Lisa’nın tek bir samimi cümlesiyle yerle bir oldu. Oturduğum banktan kalkıp hemen yanına geçtim. Elimi uzatıp yüzünü iki elimin arasına aldım.
"Ben de özür dilerim Manoban." dedim sesim titreyerek. "Seni kışkırtmak, canını yakmak için başkalarına gülümsedim. Ama yemin ederim gözüm senden başkasını görmüyor. O gece koridorda söylediğim her şey gerçekti."
Lisa beklemeden uzanıp belimden tuttu ve beni tamamen kendine doğru çekti. Sıcak nefesi yüzüme değerken, günlerdir eksik olan nefesimi nihayet alabildiğimi hissediyordum.
"Seni özlemekten mahvoldum Jennie." diye fısıldadı. Başparmağı yavaşça dudağımın kenarını okşadı. "Sen olmadan hiçbir şeyin anlamı yok."
"Ben de seni çok özledim." diye mırıldandım ve daha fazla bekleyemeyip dudaklarımı onun dudaklarına bastırdım.
Bu öpücük, aramızdaki tüm kırgınlıkları, o hırpalayıcı kıskançlıkları ve gurur savaşlarını silip süpüren yumuşak, tutkulu ve derin bir barışmaydı. Lisa kollarını sırtıma daha sıkı doladı, beni göğsüne bastırırken dudakları dudaklarımda yavaşça süzüldü. Islak tenine değen parmaklarım, onun saçlarının arasında kayboldu. Dışarıda yağmur ahşap çatıyı döverken, biz zamanı ve mekanı tamamen unutmuştuk.
Dudakları boynuma doğru kaydığında hafifçe iç çektim. Eğilip alnını alnıma dayadı, kahverengi gözleri arzudan ve sevgiden ışıl ışıldı.
"Biz birbirimizi mahvediyoruz Jennie." dedi hafifçe kıkırdayarak. Ama bu kez gülüşü tatlı ve huzurluydu. "Ama galiba birbirimiz olmadan da yaşayamıyoruz."
"Maalesef öyle.." dedim, yüzümde engel olamadığım sıcak bir tebessümle. Başımı omzuna yasladım, kokusunu derince içime çektim.
Fırtına dindiğinde geriye sadece biz kalmıştık. Ve bu kez, birbirimizi asla bırakmamak üzere kenetlenmiştik.