Mezuniyet gecesindeki o büyük patlamanın üzerinden iki koca gün geçmişti ama içimdeki yangın tek bir saniye bile sönmemişti. Jennie’ye söylediğim o son sözler, dudaklarımdan dökülen "Biz de bittik" fısıltısı, her gece uykumun arasında zihnimde yankılanıp duruyordu. Haklı mıydım, yoksa o anki kırgınlığıma ve öfkeme mi yenilmiştim bilmiyordum, bildiğim tek şey, göğsümün tam ortasında devasa, derin bir boşlukla gezindiğimdi. Jennie Kim benim hem sığınağım hem de felaketim olmuştu.
Kafamı biraz olsun boşaltabilmek, zihnimdeki o durmaksızın dönen düşünceleri uyuşturabilmek için kendimi Seul’ün nispeten gözden uzak, loş ışıklı barlarından birine atmıştım. Yanımda da tıpkı benim gibi darmadağın halde olan Jungkook, Jisoo ve Seulgi vardı.
Koyu ahşap masanın üzeri biten içki şişeleri, erimiş buz bardakları ve peçetelerle dolup taşmıştı. Ortamdaki loş kırmızı ışık, yüzlerimizdeki o derin yorgunluğu ve hayal kırıklığını gizlemeye yetmiyordu.
"Tek bir kelime bile etmedi.." dedi Jungkook, elindeki bardağı masaya öyle sert vurdu ki içindeki buzlar dışarı sıçradı. Gözleri ağlamaktan ve alkolden kızarmıştı, saçları her zamanki özenli halinden uzak, darmadağındı. "Taehyung yüzüme bile bakmadan çekip gitti. Bütün suçu bana attı, beni kıskanç bir paranoid ilan etti. Oysa ben sadece aramızdaki o mesafeden korkuyordum."
Rosé’nin dikkatsizliği yüzünden en sevdiği elbisesi mahvolan Jisoo, masadaki shot bardağını tek dikişte kafasına dikti. Bardağı masaya sertçe bırakırken acı bir tebessüm belirdi dudaklarında. "Peki ya Rosé?" dedi sesi titreyerek. "Şampanyayı üzerime devirip elbisemi mahvettiği yetmiyormuş gibi bir de bana üste çıkıp dikkatsiz dedi. Yıllardır her düştüğünde yanında olan bendim. Ama o beni tek bir gecede, saçma bir elbise lekesi bahaniyle sildi attı. Meğer hepsi birikmiş... Meğer bana tahammül bile edemiyormuş."
Seulgi elimdeki boş bardağı doldururken endişeli gözlerle bana baktı. "Sende durumlar nasıl Lisa? Jennie ile gerçekten bitti mi yani? Tek bir şans daha yok mu?"
İçkimden devasa bir yudum aldım. Boğazımı yakan o keskin alkol tadı, kalbimdeki sızının yanında sadece küçük bir karıncalanmadan ibaretti. "Bitti," dedim, sesimdeki kırgınlığı ve çaresizliği gizlemeye çalışmadan. "Her defasında aynı şey... Ben ona tam güvenmeye, duvarlarımı yıkmaya çalışırken o bir başkasıyla karşıma çıkıyor. Suga’nın ona o kadar yakınlaşmasına izin vermesini sindiremiyorum. Güvenin, sadakatin olmadığı bir yerde biz olamayız."
Sessizlik masayı ağır bir sis gibi kapladı. Hepimiz kendi kırık parçalarımızla baş başa kalmış, alkolün uyuşturucu etkisine sığınmıştık. Mekanda çalan derinden caz müzik, masadaki kasveti daha da derinleştiriyordu. Tam bir bardak daha doldurmak için şişeye uzandığım an, barın ağır ahşap kapısındaki küçük pirinç çanların sesi duyuldu.
Ve mekanın loş atmosferine adım atan kişileri gördüğümde elimdeki şişeyi sıkan tek kişi ben değildim. Bütün masanın boynu o tarafa kırıldı.
Jennie, Taehyung, Rosé ve Irene.
Birlikte içeri girdiler. Jennie’nin üzerinde siyah, omuzları tamamen açıkta bırakan son derece şık bir elbise vardı. Saçları omuzlarından aşağı süzülüyordu. Yüzü dışarıdan bakan biri için buz gibi, ama ben onun gözlerindeki o gizlemeye çalıştığı derin yorgunluğu ve kırgınlığı yüz metre öteden bile tanırdım. Bakışlarımız kapının girişinde doğrudan çakıştı. Zaman bir anlığına durdu, fondaki müzik sustu sanki.
Jungkook oturduğu yerde hızla doğruldu, gözleri doğrudan Taehyung’a kilitlendi. Jisoo’nun bakışları ise Rosé’yi bulduğunda elleri masanın altında yumruk oldu.
Irene, bizi fark ettiği an yüzüne o sinir bozucu, zafer kazanmış acımasız tebessümünü yerleştirdi. Jennie’nin koluna girip doğrudan bizim masanın iki tık ötesindeki deri koltuklara doğru adımladı. Bilerek yapıyordu, bizi kışkırtmak onun en sevdiği oyundu.
"Bakın burada kimler varmış..." dedi Irene, sesini bilerek tüm masamızın duyabileceği yüksek bir tonda tutarak. "Bizim yıkıklar kulübü toplanmış, köşede dertleşiyor. Ne tatlı."
Jungkook sandalyesini gürültüyle geriye itip ayağa kalktı. "Kapa çeneni Irene! Seninle ve senin o sinsi oyunlarınla uğraşacak halim yok bugün!"
Taehyung bir adım öne çıkıp Jungkook’un önüne dikildi. "Ona bağıramazsın Jungkook! Yeter artık, buraya da mı huzurumuzu bozmaya, olay çıkarmaya geldin?"
"Ben mi huzur bozuyorum?" diye bağırdı Jungkook, Taehyung’un göğsüne doğru tehditkar bir adım atarak. "Beni iki dakikada satıp, arkamdan seni manipüle eden bu kızla takılan sensin Tae! Bizi bu hale sen getirdin!"
Rosé da Jisoo’ya dönüp soğuk, mesafeli bir sesle araya girdi. "Buranın senin o rezil bağırışlarınla ve dramlarınla dolacağını bilseydim adımımı bile atmazdım Jisoo."
"Şampanyayı üzerime devirip en sevdiğim elbisemi mahveden sensin Rosé!" diye karşılık verdi Jisoo hışımla ayağa kalkarak. "Üstüne bir de gelmiş burada zeytinyağı gibi üste çıkıyorsun. Haklıymışım, kaçmakta ve suçu başkasına atmakta üzerine yok zaten!"
Barın ortası saniyeler içinde devasa bir kaos alanına dönüştü. Müzik sesinin üzerine çıkan bağırışlar, masalara vurulan eller, mezuniyet gecesinden kalan ve alkolle birleşen tüm o öfke dışarı saçılıyordu. Barın güvenlikleri kavgaya müdahale etmek için hareketlendi.
Ama benim gözüm, tüm bu bağırışların ve hengamenin ortasında sadece Jennie’deydi.
Jennie, o kargaşanın ortasında tek bir kelime bile etmeden durmuş, doğrudan bana bakıyordu. Gözlerinde alev alev yanan, insanı kül edebilecek bir kırgınlık vardı. Ama aynı zamanda o Kim gururundan, o dik duruşundan tek bir milim bile ödün vermiyordu. Yanakları hafifçe kızarmıştı.
Yanına gitmek, kolundan tutup onu o kargaşadan ve Irene’in yanından çekip çıkarmak istiyordum. "Neden onunlasın? Neden buradasın?" diye hesap sormak, sarsmak, sonra da dudaklarına kapanıp her şeyi unutmak istiyordum. Ama ayaklarım yere çakılmış gibiydi. Aramızdaki o aşılmaz gurur duvarı geçit vermiyordu.
Jennie, gözlerimin içine bakarak aramıza giren o fersah fersah mesafeyi ve arkamızda bıraktığımız o darmadağın enkazı bana bir kez daha hatırlattı. Bakışlarını benden yavaşça çekti. Garsonun tepsisinden aldığı sert kadehi tek bir dikişte bitirdi ve arkasını dönüp mekanın terasına doğru adımladı.
O gece sadece kalplerimiz değil, masalarımız ve yollarımız da tamamen ayrılmıştı. Kaos etrafımızı sararken, ikimiz de kendi yalnızlığımıza gömülmüştük.