Jennie'nin bakış açısından.
Aylardır beklediğimiz o büyük gün nihayet gelip çatmıştı:
Mezuniyet balosu. Okulun devasa balo salonu, kristal avizelerin ışığında parıl parıl parıldıyor, pistteki ritmik müzik ve kristal kadehlerden yayılan çınlamalar lüksün sınırlarını zorluyordu. Ama bizim gruptan bahsediyorsak, o şık elbiselerin ve smokinlerin arkasında büyük bir kaostan başka bir şey beklenemezdi.
Üzerimdeki derin yırtmaçlı, vücudumu saran siyah elbiseyi düzeltip kadehimi elime aldım. Lisa biraz ötede, smokininin içinde nefes kesecek kadar çekici duruyordu. Ancak ortam o kadar kalabalıktı ki bir türlü yalnız kalamamıştık.
Balo salonunun bir köşesinden yükselen bağırış sesleriyle ilk patlama gerçekleşti.
Gözlerimi o tarafa çevirdiğimde Jungkook ve Taehyung’un burun buruna geldiğini gördüm. Jungkook’un yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. "Sadece iki dakika yalnız bırakamıyorum seni, değil mi Tae?" diye bağırdı, sesindeki kırgınlık ve hırs salondaki müziği bastıracak kadar güçlüydü. "Eski arkadaşlarınla sohbet ediyormuş! Bana yalan söylediğini anlamayacak kadar aptal mıyım ben?"
Taehyung elindeki kadehi masaya sertçe bıraktı. "Olay çıkarmayı kes Jungkook! Sadece mezuniyet tebriğiydi. Bana çocuk gibi davranmaktan, her hareketimi sorgulamaktan vazgeç artık!"
"Seni sorguluyorum çünkü bana güven vermiyorsun!" diye gürledi Jungkook. "Bütün gece benden kaçıp başkalarıyla takıldın!"
"Belki de sürekli üzerimde kurduğun baskıdan kaçıyorumdur!" diye karşılık verdi Taehyung. Aralarındaki o gerilim o kadar yükselmişti ki, Seulgi ve Irene ikilinin arasına girip onları ayırmak zorunda kaldı. Jungkook hışımla salondan dışarı fırlarken, Taehyung öfkeyle saçlarını geriye atıp terasa doğru adımladı.
Tam ben bu kavgayı şaşkınlıkla izlerken, hemen yan tarafımdaki masadan başka bir bağırış yükseldi. Jisoo ve Rosé!
Jisoo elindeki peçeteyle elbisesine bulaşan şampanyayı silmeye çalışıyordu, gözlerinden adeta alev fışkırıyordu. "İnanılmazsın Rosé! Gerçekten inanılmazsın!"
"Yanlışlıkla oldu diyorum Jisoo, bilerek mi döktüm sanki?!" diye savundu kendini Rosé, ellerini havaya kaldırarak.
"Dikkatsizliğin yüzünden en sevdiğim elbisem mahvoldu! Zaten sabahtan beri her şeye bir kulp buluyorsun, fotoğraf çektirirken bile yüzün düşüktü!"
"Çünkü bütün gece benimle ilgilenmek yerine Jisoo, millete espriler yapıp durdun! Beni fark etmedin bile!" Rosé kollarını göğsünde kavuşturup arkasını döndü. "Kendi kibrinde boğul, ben gidiyorum!"
"Çok da umurumdaydı, git!" diye arkasından bağırdı Jisoo, ama yüzündeki pişmanlık hemen belirmeye başlamıştı bile.
Ben salonda dönen bu devasa drama silsilesine bakıp başımı sallarken, müzik kulübünden Suga yanıma yaklaştı. Elinde iki bardak meyve kokteyli vardı.
"Pek neşeli bir balo olmuyor gibi, ha?" dedi Suga hafifçe gülümseyerek. İçeceklerden birini bana uzattı.
"Sorma." dedim iç çekerek. "Herkes birbirinin boğazına sarılmak için bu geceyi beklemiş sanki."
Suga ile sadece birkaç saniye öylesine, okuldaki son günümüz ve parçalanan ilişkiler hakkında konuşuyorduk. Masum bir sohbetti. Ama Suga bir anlığına eğilip, "Saçına bir şey takılmış Jennie." diyerek elini uzattı. Yüzü yüzüme tehlikeli derecede yaklaştı, parmakları saç tutamıma dokundu.
Gözlerim tam o anda salonun girişine kaydı.
Lisa orada duruyordu. Elinde benim için aldığı su bardağıyla bize bakıyordu. Kahverengi gözleri Suga’nın bana o kadar yakın olduğunu ve saçımla oynadığını gördüğü an adeta karanlığa büründü. Çenesi seğirdi, elindeki bardağı masaya öyle bir sıktı ki camın kırılmasından korktum.
İçimden kocaman bir... "Siktir!" dedim.
Lisa tek bir kelime bile etmeden dönüp balo salonunun büyük ahşap kapılarından dışarı fırladı.
"Teşekkürler Suga, ama gitmem lazım!" deyip adamı orada bıraktım ve yüksek topuklarımın üzerinde koşar adımlarla Lisa’nın peşinden fırladım.
Okulun o loş, sessiz koridoruna çıktığımda Lisa hızlı adımlarla bahçeye doğru yürüyordu. "Lisa! Bekle!" diye bağırdı.
Beni duymuyormuş gibi yürümeye devam etti. Koşup önüne geçtim, iki elimi de göğsüne koyarak onu durdurdum. "Lisa, dinle bir dakika! Düşündüğün gibi bir şey değildi!"
Lisa durdu. Yüzündeki o öfke ve hayal kırıklığı koridorun loş ışığında bile alev alev yanıyordu. "Yine mi Jennie?" dedi sesi titreyerek ve soğuk bir nefretle. "Yine o adam... Yine sana o kadar yakın... Söz vermiştin!"
"Yemin ederim öylesine konuşuyorduk!" dedim panikle, ellerimi ona uzatarak.
"Saçıma bir şey takılmıştı, sadece onu alıyordu! Yemin ederim flört falan etmiyordum!"
Lisa ellerimi sertçe geriye itti. Gözlerindeki o alışık olduğum tutku gitmiş, yerine buz gibi bir güvensizlik oturmuştu.
"Yoruldum Jennie." dedi sesi fısıltıya dönüşürken.
"Sürekli birilerini kıskanmaktan, senin her hareketini sorgulamaktan, sana güvenmeye çalışırken her defasında aynı manzarayla karşılaşmaktan yoruldum."
"Lisa, yapma..." dedim, gözlerimin dolmasına engel olamayarak. "Ben sadece seni seviyorum, bilmiyor musun?"
"Sevmek yetmiyormuş demek ki." dedi başını iki yana sallayarak. Bir adım geri çekildi, aramızdaki mesafeyi fersah fersah açtı. "Aramızdaki bu güvensizlikle, bu sürekli birbirimizi yıpratan oyunlarla devam edemeyiz. Bu gece sadece lise bitmedi Jennie... Biz de bittik."
Arkasını dönüp hızlı adımlarla koridorda kaybolurken dondum kaldım. Ne peşinden gidecek gücüm kalmıştı ne de onu durduracak bir sözüm.
Salondan yükselen kırık kadeh sesleri ve kavgaların gürültüsü koridora taşınırken, ben o loş ışığın altında darmadağın olmuş kalbimle tek başıma kalakaldım. Bütün grup o gece parçalanmıştı; ama benim en büyük kaybım, Lisa’nın gözlerinde kaybettiğim o güvendi.