Lisa’nın bakış açısından.
Irene ile yaşanan o fırtınalı günün ardından Jennie ile aramızdaki sular durulmuş gibiydi ama koridorda yaşananların yankısı hâlâ bitmemişti. Bugün okul bahçesinde, ders aralarında herkesin takıldığı o büyük dinlenme alanındaydık.
Hava hafifi serindi. Birkaç metre ötedeki masada oturmuş, elimdeki soğuk kahveden bir yudum alırken gözüm Jennie’deydi. Jennie, hırkasının kollarını ellerine kadar çekmiş, Rosé ile sohbet ediyordu. Ama bu sakinlik çok uzun sürmedi.
Müzik kulübünden tanıdığımız Suga, elindeki iki bardak kahveyle doğrudan Jennie’nin masasına doğru adımladı. Yüzünde o rahat, umursamaz ama kasıtlı olarak çekici durmaya çalışan gülümsemesi vardı.
"Bunlardan birini senin için aldım Jennie." dedi Suga, bardağı Jennie’nin önüne bırakırken. Sesi gereksiz derecede yumuşak ve yakındı.
"Geçen gün bahsettiğin o özel harman."
Jennie bardağa baktı, ardından bakışlarını bana çevirdi. Benim onu pürüzsüz bir dikkatle izlediğimi fark ettiği an, gözlerinde muzip bir ışık çaktı. Irene olayının intikamını almak, beni kışkırtmak için eline harika bir fırsat geçtiğini düşünmüş olmalıydı.
Normalde mesafeli bir tebessümle teşekkür edip geçiştireceği adama, bu kez bilerek bambaşka bir karşılık verdi.
"Çok düşüncelisin Suga.." dedi Jennie, sesine tatlı bir ton katarak. Yüzüne o büyüleyici gülümsemesini yerleştirdi. "Tam da canım böyle bir şey çekiyordu."
Suga aldığı bu sıcak karşılıkla daha da cesaretlendi. Sandalyesini Jennie’ye biraz daha yaklaştırıp masaya eğildi. "Beğenmene sevindim. Bir ara kulübe uğra da sana yeni bestelediğim şarkıyı dinleteyim. Tam senin seveceğin türden."
"Gerçekten mi?" dedi Jennie, sahte bir ilgiyle başını hafifçe yana eğerek. "Çok isterim. Ne zaman müsait olursan haber ver."
Oturduğum yerde çenemin sıkıldığını, ellimdeki plastiği farkında olmadan ezdiğimi hissettim. Göğsümün ortasında yükselen o sert, yakıcı kıskançlık dalgası zihnimi darmadağın etti. Suga’nın Jennie’ye o kadar yakın durması ve Jennie’nin sırf beni çıldırtmak için ona gülücükler saçması bardağı taşıran son damla oldu.
Masadan nasıl kalktığımı bile hatırlamıyorum.
Hızlı ve kararlı adımlarla yanlarına vardım. Suga daha ne olduğunu anlayamadan aralarına girdim. Jennie’nin bileğini canını yakmayacak ama kaçamayacağı kadar sıkı bir tutuşla kavradım ve onu oturduğu sandalyeden hafifçe yukarı çektim.
"Bizim gitmemiz gerekiyor." dedim, sesimdeki buz gibi sertliği gizleme gereği duymadan.
Suga kaşlarını çatarak ayağa kalktı. "Ne oluyoruz Manoban? Konuşuyorduk."
Gözlerimi doğrudan Suga’ya kilitledim. "Şimdi konuşmuyorsunuz." dedim kestirip atarak.
Jennie’nin kolundan tutup onu peşimden sürüklemeye başladım. Masadakilerin şaşkın bakışları üzerimizdeydi ama umurumda bile değildi. Koridora çıkıp kimsenin olmadığı boş bir dersliğe girdiğimizde kapıyı arkamızdan sertçe kapattım.
Jennie bileğini elimden kurtarıp geriye çekildi ama yüzünde zafer kazanmış bir tebessüm vardı. "Ne yapıyorsun Lisa? Canımı acıtacaksın!"
"Sen ne yapıyorsun Jennie?" dedim, aramızdaki mesafeyi kapatıp onu sınıftaki öğretmen masasıyla kendi bedenim arasına sıkıştırarak. Sesim öfkeden boğuk çıkıyordu. "Ne o samimiyet? Ne o gülücükler?"
Jennie gözlerimin içine bakıp o kışkırtıcı tebessümünü sürdürdü. "Ne var yani? Çocuk sadece kahve getirdi ve sohbet ettik. Irene senin omuzlarına dokunurken gayet rahattın ama?"
İçimdeki fırtına daha da büyüdü. İki elimle masanın kenarlarını kavrayıp yüzümü onun yüzüne iyice yaklaştırdım.
"Beni kışkırtmak için o adamı kullanmayı derhal bırakıyorsun Kim. Seni bir başkasına gülümserken, bir başkasıyla flört ederken görmeye tahammülüm yok, anladın mı beni?"
Jennie’nin yüzündeki o alaycı ifade benim bu açık, filtresiz kıskançlığım karşısında yavaşça dağıldı. Göğsü hızla kalkıp iniyordu.
"Benim de seni Irene'le görmeye tahammülüm yoktu," diye fısıldadı, sesi bu kez çok daha yumuşak ve savunmasız çıkmıştı.
"İkisi aynı şey değil." dedim, fısıltısına karşılık vererek. Eğilip alnımı alnına dayadım. "Benim gözüm senden başkasını görmüyor Jennie. Sırf beni kıskandırmak için başkalarına oyun malzemesi olma. Çıldırtıyorsun beni."
Jennie ellerini yavaşça ceketimin yakalarına koydu. Bütün o dik duruşu, yerini bana teslim olan bir sıcaklığa bıraktı. "Demek çıldırtıyorum..." dedi kısık bir sesle.
"Hem de nasıl." diye mırıldandım ve dudaklarımı, gün boyu aklımı başımdan alan o dudaklara sertçe bastırdım.