Selam güzel okurlarım!
Nasılsınız bakalım?
Taehyung’un son güncellemelerini gördünüz mü?
Yaktı geçti hepimizi, değil mi... Fotoğraflarını gördükten sonra gerçekten iyi olduğumu söyleyemem. İspanyol paça pantolon mu desem, “Paris Taehyung” geri döndü mü desem, yoksa Bogum’la gece el ele tutuşup arabaya binişleri mi anlatsam… Gerçekten bilemedim. Her biri ayrı bir yangın.
Ama yıllar önce Seokjin’in Taehyung’a sorduğu o soruyu hatırlıyor musunuz?
"Jungkook mu, Bogum mu?"
Taehyung, düşünmeden Jungkook’u seçmişti. İşte ben de o cevabı hâlâ kalbinde taşıdığını düşünerek, "Favori çiftim Taekook!" diyerek iki kitabıma da yepyeni bir bölüm ekliyorum.
Biraz fazla gaza gelmiş olabilirim, kabul.
Ama bakalım, bu bölümleri siz nasıl bulacaksınız? Umarım beğenirsiniz.
Yazım hatası varsa da affola, dostlar. Bazen duygularım parmaklarımdan hızlı akıyor.
Müzik Önerisi:
Side to Side – Ariana Grande ft. Nicki Minaj
Mirándote – RVFV
Elastic Heart – Sia
---
Adam, siyah takım elbisesinin içinde adeta her an patlamaya hazır bir volkan gibi ilerliyordu. Ayak sesleri bile sinirini ele veriyordu; sert, aceleci ve öfkeli... Kalabalık öğrenci grubu, onun elini kaldırıp işaret etmesiyle birlikte bir anda sessizliğe bürünüp geri çekildi. Sanki kükreyen bir aslanın yolundan kaçan ceylanlar gibiydiler. Adam, yerde acı içinde kıvranan çocuğa kısa bir bakış attıktan sonra gözlerini doğruca Jungkook’a dikti. Bakışları öyle keskindi ki, sanki söz söylemeden bile yargı dağıtıyordu.
“Okula geldiğin ilk haftadan olay mı çıkarıyorsun?” dedi, sesi neredeyse dişlerinin arasından tükürülür gibi çıkmıştı. Her kelimesi öfkenin soğuk bir parçasıydı.
Jungkook ise... garip bir biçimde sakindi. Hatta fazlasıyla. Ellerini ceplerine sokmasa da ses tonu, duruşu ve yüz ifadesi hiç de suçlu biri gibi değildi. Gözlerini dikmiş, doğrudan konuşuyordu.
“Ben olay çıkarmıyorum. Tam tersine, o çocuğu korumaya çalışıyorum,” dedi.
Adam, bu sözlerin ardından başını yavaşça sağa çevirdi. Yanlarında dikilmiş olan, zorba olduğu her hâlinden belli o çocuğa baktı. Kaşları daha da çatılmış, yüzü öfkeyle kasılmıştı. Kalabalık nefesini tutmuştu.
“Geriye bir tek sen kalıyorsun... yanlış görmüyorsam,” dedi, sesi önce sakin ama içinde fırtınalar taşıyordu. “Utanmıyor musun? Tüm okulun ortasında bu şekilde davranmaya? Yerdeki çocuğu bu hale getirmeye? Kim bilir yine ne boklar peşindeydin?!”
Zorba çocuk, pişkin bir edayla bakışlarını kaçırdı. Gökyüzüne, bulutsuz mavi boşluğa baktı. Sanki her şeyden habersiz, masum bir çocukmuş gibi. Ama hiçbirimiz bu sahte tavrını yutmadık.
Adam daha fazla dayanamadı. “Sana diyorum!” diye gürledi. Ardından, dev gibi eliyle çocuğa öyle sert bir tokat attı ki, ses yankı yaptı. Tokadın sesi, bahçeyi çınlattı. Tokadı yiyen çocuğun başı yana savrulmuştu. O kadar şiddetliydi ki, yerde acıyla oturan diğer çocuk bile korkup geri çekildi.
Tokadı yiyen çocuğun buğday teni bir anda kan toplamış, yanağı domates gibi kıpkırmızı kesilmişti. Sessizlik içinde herkes o anı izliyordu. Zaman sanki birkaç saniyeliğine durdu.
Ardından adam, Jungkook’a dönüp eliyle gitmesi için işaret etti. Jungkook ise kararlı adımlarla eğilip yerdeki çocuğun koluna girdi. Onu yavaşça kaldırdı, nazikçe destek oldu ve birlikte okul binasına doğru yürümeye başladılar.
O an herkes susmuştu. Gözler ikisinin arkasından giderken, Jimin ile Yoongi kısa bir bakış paylaştı. Ardından Jimin yanıma geldi, yüzüme çok hafif bir gülümsemeyle eğildi. Dudakları neredeyse kulağıma değecek kadar yakındı. Fısıltıyla konuştu:
“Taehyung... Biz sınıfa çıkıyoruz. Sen de gelirsin. Ama önce... o çocuğun yanına git.”
Bahsettiği çocuğun kim olduğunu söylemesine gerek yoktu. Jungkook’tan bahsettiği belliydi. Ne yazık ki hâlâ tanıştıramamıştım onları. Sürekli aksilikler olmuştu. Şimdi ise kalıp olanları izlemeyi seçmiştim.
Okulun bahçesinde kimsenin beni kolay kolay göremeyeceği bir köşeye geçmiş, iki kolumu göğsümde birleştirerek gri beton duvara yaslanmıştım. Gözlerim ortamı tarıyordu. Kalabalık dağılmış, bahçeye geçici bir huzur inmişti.
Yüzümde hafif bir esinti hissettim. Saçlarımın arasından bir tutam önüme düşmüştü. Elimi kaldırıp usulca arkaya attım ve izlemeye devam ettim. Aklımda hâlâ biraz önceki tokat, o çocuğun yanağındaki kızarıklık, Jungkook’un kararlı bakışı vardı.
Tam o sırada...
Yanımda aniden yükselen bir çığlıkla yerimden sıçradım. Yüksek sesli, tiz, heyecanlı bir çığlık. Evet, tahmin ettiğim gibi: Bir kız grubuydu. Gözlerimi kapatıp içimden "başlıyorlar" diye geçirdim.
“Aman Tanrım! Taehyung’un kol kasları bir harika! Gerçekten ideal erkeğim o!”
Ne yani? Kol kası olmayan adamı insan yerine koymuyor musun? Benim zaten kol kasım bile yok, bir gram yok hem de. Bu kızlar cidden çılgın.
“Kaslarını boş ver! Duruşu ve yan profili... Resmen ilahlaştırırım!”
İyice saçmalıyorlar artık. Mantıklı düşünseler böyle şeyler söylemezlerdi. Zaten burnum kocaman, hiç de öyle hayran olunacak gibi değil.
“Keskin çene hattı, o dolgun dudakları... Siyah, kalın telli saçları... Yani onunla birlikte olmak için tüm servetimi veririm!”
Annem bile bana bu kadar güzel bakmıyor. Cidden bu kadar mı abartıyorlar yoksa ben mi fazla ciddiye alıyorum?
Tüm bu cümleleri içimden yorumluyordum. Ama hiçbirine sesli cevap vermemiştim. Derken bir anda başımı çevirip onlara baktım. Ağzımı hafifçe aralayarak, sessizce ama net bir tonda konuştum:
“Söylediğiniz sözler için teşekkür ederim ama lütfen bu şekilde davranmayın. Sürekli herkesi uyarmak zorunda kalıyorum. Sevmenize karışamam, ama sonunda üzülürsünüz.”
Kızlar önce şaşırdı ama sonra yüzlerinde tuhaf bir sevinç belirdi. Cevap verdiğim için mutlu olmuş gibiydiler. “Tamam,” dediler, “dikkat ederiz,” ve usulca uzaklaştılar.
Kafamı tekrar öne çevirdim. Dikkatim yeniden dağılmaya başlamışken, ağır ayakkabı sesleriyle irkildim. Başımı kaldırdığımda, disiplin hocası o sorunlu öğrenciyi kolundan tutarak okul binasına götürüyordu. Ne konuştular, nereye gidiyorlardı, bilemiyordum. Bu yüzden, olayı net öğrenmek için nöbetçi kulübesine yöneldim.
Kapıyı araladığımda içeriden tanıdık bir ses geldi:
“Ooo, brocum gelmiş!”
Elini uzatıp benimle tokalaştı. Gülümseyerek sordum:
“Ne oldu ya? Daha iki dakika kafamı çevirsem, olay kaçıyor baksana!”
Nöbetçi arkadaşım hafif kıkırdayarak anlatmaya başladı:
“Duymuşsundur belki... Bu çocuk geçen yıllarda da çok problemliydi. Hocalar kaç kez uyardı ama hep kavga çıkarıp birilerine bulaşıyordu. Okul yönetimi ona son bir şans tanımıştı. Geçen yılki toplantıda söz vermişti düzeleceğine. Ama işte, daha demin yine bir olay çıkardı. Bu sefer okulun en katı hocası aldı götürdü. Muhtemelen atılır artık.”
Biraz duraksadıktan sonra ekledi:
“Tekin biri değil zaten. Ailesi de tuhaf tipler. Eski bir tanıdığıyla yaz kursunda tanışmıştım. Bana birkaç olay anlattı. Yakın zaman önce küsmüşler. Müsait olduğunda anlatırım, uzun meseleler...”
Söylediklerini dikkatle dinledim ama çok da acelesi yoktu. Başımı yavaşça salladım.
“Daha dönemin başı. Şimdiden bu kadar olay çıkıyorsa... bu yaz sakin geçmez, benden söylemesi.”
Arkadaşım parmaklarını şıklattı. “Aynen,” dedi. Sonra birden gözleri parladı, heyecanla eğildi:
“Ha! Ben sana ne diyecektim! Bizim müdür var ya... değişebilirmiş!”
O an yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşti.
“Cidden mi?! Nereye gidiyorsa gitsin! Bir an önce! Yemin ederim adamı görünce tansiyonum çıkıyor!” dedim ve el sallayarak kulübeden ayrıldım.
Arkamdan gelen kahkahası hâlâ kulaklarımdaydı.
Ayaklarım, pek de yavaş olmayan adımlarla okulun içine doğru sürükleniyordu. Zilin çalmasından birkaç dakika geçmişti sanırım. Sınıfa ne dersi olduğunu düşünürken, aklıma sevdiğim hocanın o derse gireceği geldi. İçime bir nebze olsun su serpildi. Eğer başka biri olsaydı, büyük ihtimalle çoktan azarı işitmiş olurdum.
Koridorda kimseye yakalanmamak adına merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Nefes nefese kalmıştım ama sınıf kapısına vardığımda kendimi toparlayarak nazikçe tıklattım. İçeri girdiğimde tüm sınıfın bakışları üzerime çevrilmişti. Bir anlığına donup kaldım ama sonra gözlerim hocayı buldu. Ne diyeceğini merak ediyordum.
"Zil çalmış ama ben nöbetçi kulübesindeydim, fark edemedim. Kusura bakmayın hocam," dedim.
Hoca başını hafifçe yana eğerek gözlerini kıstı. “Nöbetçi miydin?” diye sordu.
Başımı usulca iki yana sallayarak dürüstçe cevapladım: “Hayır. Arkadaşımla konuşuyordum.”
Yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. “Sorun değil Taehyung, derse başlamadık henüz ama meraklandım. Bir dahaki sefere daha erken gelmeye çalış olur mu?” dedi.
Saygıyla başımı eğdim, usulca kapıyı kapattım ve sıramın yolunu tuttum. Sınıfa oturduğumda içim hâlâ hızlı atan kalbimin yankılarıyla doluydu.
Teneffüste, Jungkook’un yanına gittik. Jimin ve Yoongi’nin de katılmasıyla üçümüz bahçeye doğru yürüdük. Bahçedeki banka oturduğumuzda, biraz önce nöbetçi kulübesinde nöbet tutan arkadaşımın anlattıklarını aktardım onlara. Müdürün değişeceğine dair dedikodular ortalıkta dolaşıyordu. Herkes beni dikkatle dinliyordu, gözleri gözlerime kilitlenmişti.
Bir süre sonra, Jungkook’a dönüp, okul bahçesinde yaşanan olayı sordum. Zorbalığa uğrayan çocuğa neden bu kadar yardım ettiğini merak etmiştim. Gözleri buğulu bir ifadeyle gözlerime takıldı.
“Tanıdığım biri,” dedi sadece.
Sustu. Gözlerinde geçmişe dair, belki de onarılamayan bir yaranın izi vardı. O an konuşmayı uzatmadım. Jimin ve Yoongi ile de kısa süre içinde kaynaşmıştı. Her birimiz, kendimizden bir parça anlatarak sıcak bir bağ kurmuştuk.
Günümüz güzeldi. Çıkışta Jungkook’la aynı otobüse binmeye söz verdik. Jimin ve Yoongi servisle gittikleri için sadece ikimiz kalmıştık. Çantalarımızın verdiği ağırlıkla yavaş adımlarla otobüs durağına yürüdük. Bir çıkıntıya oturup otobüsün gelmesini beklerken, geçen yarım saati birbirimizi tanıyarak geçirdik. Onun gözleri konuşurken kıvılcımlar gibi parlıyor, bazen de bulutlu bir gökyüzü gibi hüzünleniyordu.
Tanıdık bir aracın yazısını gördüğümüzde hemen ayağa kalktık. Kartlarımızı basıp otobüse bindik. İkili bir koltuk bulduğumuzda sırayla oturduk ve camdan dışarıya bakmaya başladık.
Jungkook benden birkaç durak önce ineceğini söylemişti. Ama onun durağına geldiğimizde kıpırdamadı bile. Ona döndüm:
“Bu durakta inmeyecek miydin?”
Gözlerini yoldan bana çevirdi. Gülümsemeye yakın bir ifadeyle, “Bugün almam gereken bazı şeyler var. En yakın yer senin indiğin durak. O yüzden seninle ineceğim,” dedi.
İçim ısındı. Camdan dışarıya dönüp gülümsedim. Yolun geri kalanı sessizdi ama içimizde yankılanan şeylerin sesi çok daha yüksekti.
---
Otobüsten indiğimizde çantalarımızı düzelttik. Otobüs gözden kaybolurken biz aynı yönde yürümeye devam ettik. Evimin önüne geldiğimizde durdum, parmağımla göstererek “Ben burada yaşıyorum, senin daha yolun var sanırım,” dedim. Başını salladı.
“Yarın okulda görüşürüz Taehyung,” diyerek elini yumruk yaptı ve bana uzattı. Ben de aynı şekilde karşılık verdim. Yumruklarımız hafifçe birbirine değdi.
“Dikkatli ol... Sonra görüşürüz Jungkook,” dedim.
Binaya girdiğimde içeriden tanıdık bir ses geliyordu. Süpürge sesi. Annem yine temizlik yapıyordu. Derin bir nefes aldım. Kapıyı açtım, eve girdim.
Benim içeri girmemle annem süpürgeyi kapattı. Yüzünde tanıdık, sahte bir gülümseme vardı. Elimi yıkadım, eşyalarımı odama koydum ve yatağa uzandım.
Biraz sonra annem kapımı aralayarak sordu:
“Taehyung, aç mısın?”
Bu soru, ruhumun içinde beklenmedik bir şekilde yankılandı. Çünkü annem, genelde böyle şeyler sormazdı. O an garip bir sıcaklık hissettim. Belki bugün iyi bir gündeydi. Belki yıllardır arayıp bulamadığım bir annenin gölgesine rastlamıştım.
Kısık bir mırıltıyla başımı salladım.
“Soslu makarna yaparım o zaman. 45 dakikaya gelirsin tamam mı?” dedi ve kapıyı kapatıp gitti.
Biraz video izledim. Sonra formamı çıkardım, üzerimde sadece atlet ve pantolon kalmıştı. Duş almak için tuvalete geçtim. İçeriden annemle babamın gülerek konuştuklarını duydum ama dinlemeye enerjim yoktu. Belki de dinlemeliydim…
Duş jelini açtım, kokusu burnuma doldu. Küçük rafına koydum ve uzun bir duş aldım. 35 dakika sonra çıkıp saçlarımı kuruladım. Üzerimi giyip mutfağa gittim.
Etraf sakin ve sessizdi. Yemek kokusu yoktu. Masada sadece bir tabak duruyordu. İçinde ne olduğunu görememiştim ama nedense sıcak, soslu bir makarna hayal ettim.
Annem hâlâ arkamdaydı. “Bir dakika tatlım, makarnanın suyunu süzeyim, koyacağım tabağına,” dedi. Arkama dönmedim. Dirseğimi masaya koyup bileğimi bükerek çenemi dayadım. Dudaklarımı büzerek bekledim.
O anda, arkamda sıcak bir nefes gibi bir şey hissettim. Hafifçe kıkırdadım.
“Anne, sen mi üflüyorsun?” dedim. Ama kelimem bitmeden...
Bir anda, boğazımı yırtarcasına çıkan bir inleme sardı ortamı. Gözlerim yerinden fırlayacak gibiydi. Nefesim daraldı. Vücudum istemsizce sandalyeden yere düşerken sırtıma şiddetli bir acı saplandı. Gözlerim bulanıktı. Annemi görüyordum, ama sanki gerçek değil gibiydi.
Elindeki tenceredeki kaynar suyu üzerime boca ediyordu.
Sırtımı, bacaklarımı hissetmiyordum. Kumaş yok gibiydi üzerimde. Her yerim yanıyordu. Ağzımı açıp yardım isteyemedim. Nefesim yoktu. Vücudum artık bana ait değildi.
Sonra... kafama sert bir tekme yedim. Yeni yıkadığım saçlarımdan kalan birkaç damla, yerlere sıçradı.
Annemin sesi geldi:
“Bugün o nefret ettiğin hoca aradı. Yaz tatilinde yapman gereken ödevi yapmamışsın.”
Bir tokat, bir tekme daha... Acı katlanarak devam etti.
“Tahtaya çık dediklerinde aptal aptal bakmışsın. Sınıftaki serseriler senden daha iyi not aldı!”
Duyamıyordum artık. Vuruşlar sessizlikte yankılanıyordu.
Sonra babam geldi. İçeri girdi. Annemle tokalaşıp güldüler. Sonra o da vurdu bana. Yüzüme. Okulda herkesin hayran olduğu, sahte gülümsemeler taşıyan yüzüme...
Kaçamazdım. Koruyamazdım kendimi. Küçücük bir boşluk bulsalar, tekrar döverlerdi. Bir an, sadece bir an iyi olacaklarını sanmıştım...
Yemek yiyememiştim. Karnım açtı ama bedenim fiziksel olarak doymuştu, acıya.
Son cümlelerim, dudaklarımdan döküldü:
“Anne… çok acıkmıştım. Büyük bir zahmete girmen gerekmezdi. Küçük bir şey bile yeterdi… Soslu makarna yapacaktın hani. Cüzdanımda para vardı… alabilirdin. Anne… su verir misin?”
Gözlerim yavaşça kapandı. Uyuyacaktım belki. Ama ne kadar uyuyacağımı bilmiyordum. Ve rüyalarım artık sadece karanlıktı…
𐙚⋆°🦢.⋆ᥫ᭡
Evet, sanırım tam da olması gereken yerde bitti. Mükemmel miydi bilmiyorum ama içime oturan sessizlik, bana "evet, şimdi susma zamanı" dedirtti.
Ama yanlış anlaşılmak istemem…
Bu sadece 1. sezonun sonuydu. Hikâye bitmedi. Hatta daha yeni başlıyor desem yalan olmaz. Kalbimin derinliklerinde biriken kelimeler hâlâ sırada. Aklımda yazılmayı bekleyen sahneler, söylenmemiş cümleler var. Sadece... bu bölümü burada bırakmak en doğrusu gibi geldi.
Son sahneyi aslında çok daha keskin, çok daha çıplak bir şekilde yazmıştım Ama yapamadım. Yayınlayamadım.
Yani yapmazdım demiyorum, ama yazarsam platformda birileri şikayet eder, kısıtlanırım korkusu vardı içimde. Bu yüzden bazı şeyleri açık açık yazmak yerine… hissettirdim. Anlayan anladı zaten, değil mi?
Bazen yazarken bile kelimeler değil, suskunluklar bağırır. Benimki de o şekildeydi.
Yazamadığım cümleleri hissettirmek zorundaydım, çünkü gerçek duygular her zaman cesurca haykırılamıyor. Yazmaya devam edeceğim. Sadece bugünü böyle kapatmak istedim. Biraz eksik, biraz tamam.
Tıpkı hayat gibi.
Yazım hatam varsa affola. Hikâye burada durdu ama ben hâlâ buradayım.
Hikâyem de öyle.
İyi günler…
Jā-ne.