İçeriğe geç

Love On Route 47 (Taekook)

Bölüm 9 · 17 dk okuma

Love On Route 47 (Taekook)

Bölüm 9

⋆⁺₊⋆ ☀︎ 𝟭.𝙎𝙚𝙯𝙤𝙣 𝟵.𝘽ö𝙡ü𝙢

Selam!

Uzun bir aradan sonra yeni bir bölümle tekrardan karşınızdayım.

Hesabıma giriş yaptığım birkaç gün boyunca hâlâ aynı sıkıntı devam ediyordu ve açılmıyordu. Artık cidden ne olduğunu sorgulamıyorum bile. Ama kitaplarımın bir kısmını telefonuma kaydettim. Tek problemim; yazıp yazıp taslakta bırakıyorum ve o şekilde bir sıkıntı olursa, bir kısmı yarım kalmış olacak. Amacım, hepsini hızlı hızlı yazıp yetiştirmek, ardından temize geçmek.

Bu arada ben sanırım yazarken belirtmedim ama kitaplarım arasından bir tanesinin bölüm sayısı uzun olacak. Aslında "Herkes sıkılır mı?" diye düşündüm. Ama şöyle ki, aklımda uzun süre kurguluyorum ya da olaylar yaşıyorum ve onları kitaba geçirip aktarmak istiyorum. Yani farklı duygu geçişleri olsun istiyorum. Sürekli aynı şeye bağlı kalınca tabii ki yorucu olur. Siz nasıl düşünüyorsunuz?

Hazır böyle giriş yapmışken şunu söyleyeceğim. Geçen gün bir olay yaşadım. Şöyle ki; durakta otobüsü bekliyordum. Oturma yeri yoktu çünkü site vardı, sadece telin dışında az bir çıkıntı vardı ve oraya oturmuştum. Telefonla ilgileniyordum. Bir anda kafamı çevirmek istedim çünkü otobüsün ne zaman geleceğini kestiremiyorum, kulaklığım da vardı. Yola bakarken tam göz hizamdan siyah, spor ama oldukça pahalı bir araba geçti. Arabanın içerisinde bir adam vardı ve K-Drama oyuncusu Song Joong-ki’ye aşırı benziyordu. Hatta nasıl denk geldi bilmiyorum ama Vincenzo adındakı diziyi izlediyseniz, orada giydiği tarza benzer bir takım elbise giymişti.

Sonra, yemin ediyorum, daha bir dakika bile geçmeden aynı model aracın bu sefer beyaz renkli versiyonu geçti. Ve aynı şekilde, içindeki kişiye baktım. Adam Eunwoo’nun tıpatıp aynısıydı. Üzerine beyaz gömlek giymişti ve belli ki fiziği de iyiydi, çok yakışmıştı. Gözlük de takmıştı… Uff, ayrı bir hava katmıştı.

Tabii ki dünyada birbirine benzeyen insanlar olabilir. Şimdi gelip de anlattım diye farklı anlamlar çıkarılmasın ama bu kadar kısa aralıklarla, bu kadar benzeyen insanları görmek bana oldukça değişik geldi.

Anlatacaklarım bu kadardı. Bu bölümü uzun yazmaya çalıştım. Hem uzun zamandır hesaba girememem hem de aklıma gelen fikirleri betimleyici bir şekilde aktarmamdan dolayı böyle oldu. Tabii ki şu an oldukça az yazabiliyorum ama gittikçe daha fazla yazmaya çalışacağım... Tabii boş vakit bulabilirsem.

Ben kaçtım güzellerim. Bölüm sonu, görüşürüz. 💕

Müzik Önerisi;

+ Shakira - Girl like me

+ Rihanna - Umbrella

˗ˏˋ ★ ˎˊ˗

Sonunda ders bitmişti. Ama bu bir dersin değil, sanki koca bir yılın sonuydu. Zamanın ağır aksak akışı, üstüme çökmüş düşüncelerle birleşince her şey daha da yorucu hale gelmişti. İçimde birbirine karışan onlarca duyguyu bastırmaya çalışıyor, ama başarılı olamıyordum.

Hoca sınıftaki öğrencilerle vedalaşmış, sessizce sınıftan ayrılmıştı. Gidişini görmemiştim bile. O dakikalarda bakışlarım tahtaya sabitlenmişti. Şu an ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Tek yaptığım, boş boş tahtaya bakmak ve düşüncelerimin ağırlığında yavaşça kaybolmaktı.

Derste yaşanan şeylerin gerçekliğini sorguluyordum hâlâ. Gerçek miydi? Yoksa zihnimin bana oynadığı bir oyun mu?

Zaman durmuş gibiydi. Sanki herkes toparlanıp giderken ben hâlâ o anın içinde takılı kalmıştım. Her seferinde aynı şey oluyordu: Bir soru sorulduğunda parmak kaldırsam, bir metin okusam ya da bir sunum yapsam… cümlelerin sonunda hep bir “üç nokta” kalıyordu içimde.

Düşüncelerimden sıyrılmaya çalıştıkça, sanki onlara daha çok esir oluyordum.

Tam o sırada arka sıralardan gelen kıpırdanma seslerini duydum. Kitaplar toplanıyor, sandalyeler çekiliyordu. Ama vücudum bir türlü harekete geçmiyordu.

Sonra birden, ayak sesleri hızlandı. Koşar adımlarla yaklaşan iki kişi vardı. Tanımak zor değildi. Jimin ve Yoongi’ydi.

Bir anda önümde belirdiler. Sıramın önünde, ayakta dikiliyorlardı. Jimin hızla yanıma eğildi ve omuzlarımdan tuttu. Hafifçe ileri geri salladı beni, gözleri panik doluydu.

“Taehyung! İyi misin?”

Onun sesini duymak içimde bir şeyleri yerinden oynattı. Kalbim, uzun süredir ilk kez bu kadar güçlü çarptı.

Başımı ağır ağır kaldırdım. Göz göze geldik. Gözlerimle ona çaresizce baktım.

“Sadece... bir anlığına aklıma bir şey geldi. Gerçekten, iyiyim,” dedim kısık bir sesle.

Ama Jimin buna pek inanmamış gibiydi. Kaşları çatılmıştı, yüzü düşüktü. Gözlerini benden ayırmadan daha da yaklaştı.

Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Elini uzatıp alnıma koydu. Parmağının ucuyla cildime dokunduğunda içim ürperdi.

“Ateşin yok… Ama korkuyorum. Gerçekten korkutuyorsun beni, Taehyung,” dedi. “Lütfen... böyle üzgün üzgün bakma.”

Bu sözleri duyunca kendime gelmeye çalıştım. Yutkunup başımı dikleştirdim.

“Tamam… öyle bakmamaya çalışacağım,” dedim. Ardından biraz daha yavaş bir sesle ekledim: “Ama… benden korkma Jimin. Lütfen.”

Bu sözlerim üzerine Jimin’in yüzünde hafif bir gülümseme oluştu. O tatlı, ama biraz da dalgın gülüşü… içime işlemişti.

Bu kez ellerini yüzüme götürdü. Yanaklarımı hafifçe tuttu. Acıtmayacak şekilde nazikçe çekti, sonra bıraktı. Parmaklarıyla okşadı, dudaklarını büzerek yanaklarımı sanki oyun oynar gibi sıktı.

O anda ne düşündüğümü bilmiyordum ama hissettiğim şey, tarif edemeyeceğim kadar sıcaktı.

Tam o anda kapı tarafından hafif, boğuk bir hapşırma sesi geldi.

Jimin’in elleri aniden durdu. Üçümüzün de bakışları aynı anda kapıya çevrildi.

Kapının eşiğinde Jungkook duruyordu. Bir an için bakışlarını üzerimizde gezdirdi. Ne diyeceğini ya da ne düşüneceğini kestiremedim. Ama sonra bir adım geriye çekildi, ardından bir adım daha. Ve hiç konuşmadan yan tarafa geçti.

O anda içimde yeni bir kıpırtı oluştu.

Gözüm kapıya kayarken hafifçe doğruldum ve başımı çevirip Jimin’e baktım.

“Hadi, gidelim,” dedim sessizce. Ama o cümle… sadece sınıftan çıkmak için söylenmemişti.

Sınıf kapısından çıktığımız anda sağ tarafımda bir gölge belirdi. Bu, Jungkook'tu. Kapının hemen yanında öylece duruyordu; sessiz ve hareketsiz, sanki ortamı dikkatle izliyordu. Gözlerinde bir farklılık vardı, bir şey fark etmiş gibiydi ama henüz ne olduğunu söyleyemiyormuş gibi duruyordu. Ben ise, deminki halimi belli etmek istemezcesine, donuk ve mesafeli bir şekilde orada duruyordum.

"Aşağı inelim," diyecekken sözüm yarıda kaldı. Jungkook, kararlı ve net bir sesle, "Tuvalete gidelim, sonra ineriz," dedi. Bu beklenmedik teklif karşısında bir an tereddüt ettim ama onun kararlılığı karşısında itiraz edemedim. Adımlarımızı hızlandırdım.

İlerlerken, Jimin ve Yoongi'nin ters yöne gittiklerini fark ettim. Onlara baktığım anda, Jimin bana göz ucuyla bakıyordu. "Ben kahvaltı yapmadım, atıştırmalık alıp bahçeye geçeceğiz Yoongi'yle. İşiniz bitince gelin," diyerek küçük, samimi bir öpücük yolladı. Gözlerim bir an için ellerine, dudaklarına takıldı; bugün farklı, daha sevimli ve sıcak görünüyordu. O küçük hareket, içimde tuhaf bir kıpırtı yarattı.

Sonra Jungkook'un bana dokunmasıyla kendime geldim. "Acele edelim, teneffüs bitmesin değil mi?" dedi. Sesi net ve kararlıydı. Bakışlarımız birbirine kilitlenmişti, uzun süre o şekilde durduk. Ardından birlikte tuvalete yöneldik.

İçerisi kalabalık değildi; yalnızca birkaç kişi vardı. Bu da oldukça normaldi. Jungkook, tuvalet kapılarını tek tek tıklatıp boş olup olmadığını kontrol etti. Ses gelmeyen bir kapıyı açtı, boş olduğunu görünce bana döndü. "Taehyung, hırkamı çıkarırsam tutar mısın?" diye sordu.

"Tabii, verebilirsin," dedim ve çıkarmasını bekledim. Ellerini yavaşça koluna götürdü, hırkanın kol kısmını nazikçe aşağı çekerek önce bir kısmını, sonra tamamını çıkardı. Belinin inceliği okul formasından hafifçe belli oluyordu. Aynı Jimininki gibi… ama bence ondan daha ince ve yapılıydı.

Çünkü Jimin zayıftı. Ama Jungkook'un hafifçe belirgin karın ve kol kasları vardı. Benim gibi değildi; ben başkaları gibi değildim. İçten içe herkesin vücudunun ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum.

Hırkasını ellerinin arasından aldım ve kapının açılmasına engel olmaması için tutmaya başladım. Kapının yanındaki küçük duvara yaslandım, çıkmasını bekledim. Geçen birkaç dakika içinde işi bitmişti ve dışarı çıktığında göz göze geldik.

Lavaboya doğru ilerledi, eğilerek musluğu açtı. Ellerini iyice köpürttü, yıkadı, sonra peçeteyle kuruladı ve elimden hırkasını aldı. Ayakkabısının bağcığını bağlayacağını söyledi ve biraz uzaklaştı. Saçımı düzeltirken, o diğer ayakkabısının bağcığını bağlamaya başladı. Arkasına geçtim; o eğildiğinde kısmen açık kalan kısımdan aynaya baktım ve birkaç saç tutamımı arkaya attım.

O sırada saçlarıma o kadar odaklanmıştım ki önüne bakmıyordum. Sonra beynimin basmasıyla beraber göğüs ucumda bir sıcaklık hissettim. Bakışlarım aşağıya kayarken, Jungkook'un dengede durmak için parmaklarını muhtemelen duvara koymak istediğini ama bana dokunduğunu düşündüm. O da benim gibi fark etmemişti. Çok geçmeden olduğu yerde dönmesiyle beraber, durumu fark ettiğini anladım.

Kısık bir sesle, "Duvarlar ne kadar yumuşak," dedi. O an o kadar büyük bir kahkaha atmak istiyordum ama gerçekleştiremedim. Kafasını neredeyse tam anlamıyla arkasına döndü; kocaman gözleriyle bana bakarken, bakışları bir yandan da elini koyduğu göğsüme gidiyordu. Şoktan dolayı hâlâ elini çekmemişti.

Bir anda, hiç beklemediğim bir hızla elini kendine doğru çekti. Gözümün önünde, sanki aniden üzerine bir şey fırlatılmış gibi, yüzünü korurcasına kollarını önünde kavuşturdu ve bir adım geri çekildi. O an her şey birkaç saniyede oldu ama zihnimde sonsuz uzamış gibiydi.

Zemin kaygandı. O kadar ki, adım attığı an ayaklarının altı boşalmış gibi sendeledi. Düşecekti. Ve ben, hiç düşünmeden, tamamen içgüdüsel bir refleksle hareket ettim.

Bir elimle kolunu, diğer elimle sırtını tuttum. Onu kendime çekerek dengede kalmasını sağladım. Aramızda aniden oluşan o kısa mesafe, nefesimin hızlandığını fark etmeme neden oldu. Dokunduğum beden tanıdık değildi. Daha birkaç saat önce adını zar zor öğrenmiştim. Ama o an sadece birini düşmekten kurtarmak değildi yaptığım şey. Nedenini bilmediğim bir dürtüydü içimde yükselen... sanki onu korumam gerekiyormuş gibi.

“İyi misin?” dedim, sesim beklediğimden yumuşak ve tedirgindi.

Bakışları hâlâ biraz dalgındı. Yaşadığı küçük şoku üzerinden atmaya çalışıyordu. Kısa bir an sessiz kaldı. Sonra dudakları kıpırdadı:

“Ben iyiyim,” dedi, sesi çok hafifti. Belki utanmıştı, belki de herkesin gözü önünde böyle bir durumda kalmak onu rahatsız etmişti.

O sırada arkamızdan alaycı fısıltılar yükseldi. Tuvaletin köşesinde bekleyen birkaç kişi ellerini ağızlarına kapatarak kıkırdamaya başlamıştı.

“Güya erkek olacaklar... Şunlara bak terbiyesizler,” dedi içlerinden biri, kısık ama duyulacak şekilde.

Kelimeleri bir bıçak gibi kulaklarımda kesildi. Başımı yavaşça o yöne çevirdim. Bakışlarım sertleşmişti. Gözlerimi kısmış, içimde yükselen o hoşnutsuzluğu bastırmaya çalışarak onlara baktım. Henüz tanımadığım birinin alay konusu edilmesi sinirimi bozmuştu. Özellikle de... o biri, yanımda duran Jungkook’ken.

Tam o anda içlerinden biri öne çıktı. Umursamaz bir tavırla kollarını göğsünde birleştirdi. Yavaşça bize doğru yürürken, o yüzündeki küçümseyici ifadeyle sözlerini fırlattı:

“Diyorum ki... davranışlarınız pek normal değil. Ne o, sevgili misiniz?”

Gözlerimi daha da kıstım. Kaşlarım, istemsizce çatıldı. Yanlış bir şey yapmamıştık. Sadece birini düşmekten kurtarmıştım. Ama onlar, bu en sıradan insani hareketi bile lekelemekte gecikmemişti.

İçimden geçenleri yutkundum. Sesimi çıkarmadım —henüz. Ama içimde bir yer, bu ilk tanıştığım çocuğun böyle bir anıya sahip olmasını istemiyordu. Belki de, daha yeni tanımaya başladığım birine haksızlık edilmesine göz yumamazdım.

Ne bir adım ileri gittim, ne de geri çekildim. Çocuğun o küçümseyici cümlesi havada asılı kalmıştı. Göz göze gelmekten çekinmedim, ama konuşmadım da. Sessizliğim çoğu zaman kelimelerden daha sert olurdu, bunu hissedebilecek kadar yakındaydı bana.

Arkamda, hâlâ sessizce nefes alan Jungkook’un varlığı, nedense içimi rahatlatmıyordu. Onun bu saçma ithamlar karşısında nasıl hissettiğini merak ettim. Kafamı biraz çevirdim, göz ucuyla baktım. Yüzünü çevirmişti. Gözleri yere bakıyor ama omuzları dikti. Gururunu ezdirmemek için içindeki sıkıntıyı bastırdığı belliydi.

“Beni bırakabilirsin,” dedi bir anda, sesi kibar ama mesafeliydi. Kulağıma usulca çarptı. O an hâlâ kolunu tuttuğumu fark ettim. Hemen geri çekildim, sanki fazla kalmışım gibi hissettim.

“Pardon,” dedim kısaca. Sesi çıkmayan bir özürdü bu belki, ya da kendime söylediğim bir şeydi.

O çocuk ve yanındaki birkaç kişi, karşılık alamayınca yüzlerini buruşturup aralarında homurdanarak uzaklaştı. Alayları sustu. Ama söyledikleri, olduğu gibi havada asılı kalmıştı. Hiçbir kelime tamamen yok olmazdı zaten; sadece yankısı değişirdi.

Jungkook, üstünü düzeltti, saçına düşen bir teli kulağının arkasına itmeye çalıştı. Sessizdi. Sanki gözlerinin içinde bir yorgunluk vardı, ama alıştığı türden. Bu ilk değildi onun için, hissediyordum. Belki de bu yüzden kalbimin içindeki koruma isteği sadece bir anlık refleks değil, daha derine işleyen bir şeydi.

Yanına birkaç adım yaklaştım ama ona bakmadım.

“Çok konuşuyorlar,” dedim, sesim soğuk ama niyetim içtendi. “İnsanlar gördüklerinden korkar. Anlamadıkları şeyleri küçümsemeyi severler.”

Bana dönüp dönmediğini bile bilmiyordum o an. Sadece o cümleyi bırakmak istemiştim ardımda. Belki birkaç gün sonra hatırlamayacağı bir cümle... Belki de içine bir damla gibi düşecek bir şey.

Aramızda yine o sessizlik oluştu. Kalabalık dağılmış, tuvalette yalnız kalmıştık. O an, çıkıp gitsek mi, yoksa bir şey daha söylesem mi arasında duruyordum. Ama ne onu tanıyordum, ne de bu sessizliği kıracak kadar yakındım.

Tam çıkmak üzereyken, yanıma geçmiş ve konuştu.

“Teşekkür ederim.”

"Bir önemi yok, hadi bahçeye çıkacağız. Acele edelim," dedim sesimi mümkün olduğunca nötr tutarak. Ne daha fazlasını düşündüğümü belli etmek istedim, ne de azını.

Jungkook bir an duraksadı, gözleri ifadesizce bana takıldı; sonra başını yavaşça salladı. Ne bir söz söyledi ne de bir mimikle cevap verdi. Sadece yürümeye başladı. Onunla birlikte ben de adımlarımı ilerlettim. Koridorun sonundaki merdivenlere doğru yönelmiştik.

Alt kata indiğimizde, o an orada bulunan öğrencilerin bakışları üzerimize çevrildi. Yargılayan, meraklı, yorumlamaya çalışan gözler... Hepsi yüzümüze değil, aramızdaki mesafeye odaklanmış gibiydi. Ama o… ona söylediğim sözleri ciddiye almış olmalıydı ki, bu bakışlara hiç aldırmadı. Ne gözlerini kaçırdı, ne de kafasını yere eğdi. Öylece yürümeye devam etti. Ben de onun yanında sessizce adımlarımı sürdürdüm.

Koridorun sonunda, her zaman huzursuz hissettiğim bir sınıf vardı. O sınıftakilere karşı içimde açıklayamadığım bir sinir birikmişti nedense. Belki söyledikleri şeyler yüzünden, belki de sadece varlıklarının yarattığı rahatsızlıktandı bu. Neyse ki kapıları kapalıydı. İçeride ne olup bittiğini görmek ya da görmek zorunda kalmak istemezdim.

Tam sınıfın kapısına yaklaşmıştık ki... her şey bir anda oldu.

Hiçbir uyarı olmadan, sınıfın ağır ve geniş kapısı, bir hızla dışarıya doğru açıldı. Doğrudan Jungkook’un bulunduğu tarafa... Sanki zaman birkaç saniyeliğine durdu. O, başını o sırada kaldırıyordu. Kapının tam karşısında, farkında olmadan.

Gözlerim irkildi. Kalbim o an göğsümde güçlü bir şekilde çarptı. Hiç düşünmeden kolunu sıkıca tuttum, refleksle bedenini sağ tarafa çektim. Elim, onun ince bileğini kavradığında sanki içimden geçen bir korkuyu da bastırdım. Eğer bir saniye bile gecikmiş olsaydım...

Kapı, sert bir şekilde duvara çarparak açıldı. İçeriden biri dışarıya çıkmıştı. Tam karşımdaydı.

Ve o kişiyi…

Göz göze geldiğimiz anda, tanıdım.

Karşımdaki kişi, hiç şüphesiz Taemyung'un ta kendisiydi.

Bu bir isim değil, sanki eski bir anı gibi yankılandı zihnimde. Daha önce hiçbir konuşmamız olmamıştı, ama bazı insanlar kelimelere ihtiyaç duymazdı. Sessizlikten bile kendini anlatabilirdi. Ve onun bakışı da tam olarak böyleydi. Sert, hesap sorar gibi… ama içinde gizli bir ilgisizlik de taşıyan o tuhaf ifade.

Jungkook, elim hâlâ bileğinde dururken önce bana, sonra kapının önündeki çocuğa baktı. Gözlerinde tanımadığı bir yabancıya dair merak değil, daha çok gergin bir temkinlilik vardı. Hemen ardından kolumu yavaşça iterek kendini kurtardı. Nazik ama mesafeli bir hareketti.

“Ben... iyiyim,” dedi, sesindeki tını bu kez biraz daha gergindi.

Elimi çekmek zorunda kaldım. Aramızda o kısa anlık temastan sonra yeniden bir boşluk oluşmuştu. Ama bu kez sessizlik daha gergindi. Havanın içindeki yoğunluk bir anda artmış, sanki görünmeyen ipler üçümüzün arasında gerilmişti.

Taemyung’un bakışları Jungkook’a kaydı. O anda fark ettim... Onun gelişi bir tesadüf değilmiş gibi hissediyordum. Gözleri Jungkook’un üzerine takılı kaldı; yüzündeki anlamı çözemesem de o bakışta bir hesaplaşma yoktu ama ilgisiz de değildi. Kısa bir yoklama gibi, yüzünü tanımaya çalışıyormuşçasına süzdü.

Sonra, hiçbir şey söylemeden kapıyı açık bırakarak uzaklaştı. Sadece birkaç adım attı ve arkasına bile bakmadan koridorun köşesinde kayboldu. Sessizlik, gidişiyle birlikte daha da yoğunlaştı.

Jungkook, hafifçe nefes verdi. Sanki içindeki bir yükten kurtulmuş gibiydi ama aynı zamanda daha da içine kapanmıştı.

“Hadi…” dedim usulca. Sesimde bir emir yoktu. Sadece ilerlemek istiyordum. Bu sahnenin içinden bir an önce çıkmak... hem onun hem de kendim için.

O da başını eğerek onayladı. Yürümeye başladık. Bu kez yan yana değildik. Aramızda bir iki adımlık mesafe vardı ama sessizlik yine de birbirimizi duyabileceğimiz kadar yakındı.

Adımlarımız zeminde yankı yaparken, içimde o ismi tekrar ettim: Taemyung

---

Bahçeye çıktığımızda, güneş bulutların ardından zar zor sızıyor, ağaçların dalları nazikçe sallanıyordu. Her şey huzurlu görünüyordu ama içimdeki o ani gerilim, bedenimden henüz çekilmemişti. Jungkook’la birlikte sessizce yürüyorduk. Jimin’in bizi izleyen bakışlarını hissedebiliyordum. Yoongi ise gözlerini kırpmadan Jungkook’a odaklanmıştı, ama bu onun tarzıydı. Fazla konuşmaz, önce ölçerdi.

Adımlarımız yavaş yavaş çimlerde iz bırakıyordu. Sessizlik konuşmaya gerek bırakmayacak kadar yoğundu. Tam onlara birkaç adım kalmıştı ki, bahçenin diğer ucundan gelen bir bağırış sesi tüm dikkatimizi dağıttı.

“Bıraksana dedim sana! Ne yapıyorsun ya?!”

Ses, okul binasının bahçeye açılan yan tarafındaki arka köşeden geliyordu. Sesi tanımadım ama tonu ürkütücüydü. Gözüm otomatik olarak o yöne çevrildi. Kalabalığın birkaç metre ötesinde, iki öğrenci arasında yaşanan bir itişme görünüyordu.

Bir çocuk – ince yapılı, gözlük takan biri – diğerinin kolunu sertçe tutmuş, yere doğru eğmişti. Diğeri ise kendini kurtarmaya çalışıyor ama çok da güçlü görünmüyordu. Birkaç öğrenci başlarını çevirip baksa da kimse müdahale etmiyordu. Sadece izliyorlardı.

Jungkook durdu. Gözleri hemen o sahneye odaklandı. İçindeki gerilim dalga gibi yüzüne yayıldı. Nefes alışları hızlandı.

Ben ise istemsizce onun yanına yaklaştım. O an fark ettim – belki bu tür sahneler ona yabancı değildi. Belki de o yüzden bu kadar tetikteydi.

Bir saniyelik sessizlikten sonra, jungkook'un sesi bu gerginliği böldü.

“Ne oldu orada? Kim onlar?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Ama iyi görünmüyorlar.”

Yoongi de başını kaldırdı. Gözlerini kırpmadan o tarafa baktı. Sonra Jungkook’un yüzüne baktım. Dudaklarını ısırıyordu. Ellerini yumruk yapmıştı ama farkında değildi.

Ona daha fazla o görüntüyü izletmek istemedim. Sessizce kolunun arkasına elimi koyup, omzunun hafif gerisine dokundum.

“Gel. Boşver. Onların yanına gidelim artık,” dedim.

Başını hafifçe salladı. Konuşmadı.

Jimin ve Yoongi’nin yanına geldiğimizde, bize yer açıp oturmamızı söylemişlerdi.

Yoongi ayaklarını bankın kenarına uzatmıştı, Jimin ise ellerinde tuttuğu abur cubur poşetlerini titizlikle açmaya çalışıyordu.

“Cipsin en çıtır yerini sizin için sakladım,” dedi hafif bir tebessümle ve içtenlikle.

Poşeti bize doğru uzattılar.

Yoongi bir şey demese de, elindeki çikolata paketini sessizce Jungkook’un önüne bıraktı.

Teşekkür edercesine başımı eğdim, Jungkook ise hâlâ biraz dalgın da olsa küçük bir baş selamıyla karşılık verdi.

Atıştırmalıklar yavaş yavaş el değiştirirken, bahçedeki uğultu da o sessizliğe karışmaya başlamıştı.

Ama sonra... Sesler yükseldi.

Hem de bu sefer çok daha sert, çok daha çaresizce.

“Lütfen, yalvarırım yapma!”

Kulağım sesin geldiği yöne doğru çevrildiğinde, tüylerim diken diken olmuştu.

Herkes bir anda susmuş, gözlerini oraya dikmişti.

“Sana benim sözümden çıkma demiştim!”

“Özür dilerim! Ama yemin ediyorum ki bilerek yapmadım!”

Sert bir ses daha yankılandı.

“Bu beni ilgilendirmez! İster bilerek yap ister bilmeden... sonucun değişmez!”

Ve o an...

Zorba olan o çocuk, yerdeki kendinden yaşça küçük çocuğun karnına tüm gücüyle bir tekme attı.

Çocuk iki büklüm olmuştu.

Ama sesi çıkmıyordu.

Sadece kollarını yüzüne siper etmiş, kıvrılmış bir şekilde yerde yatıyordu.

Sanki...

Sanki vurulmanın ne kadar süreceğini ezberlemiş gibi, bir şey söylemeden, savunmasızca bekliyordu.

Jungkook’un eli bende durmuştu.

Yüzü o yöne dönmüş, bakışları sertleşmişti.

Yoongi hemen ayağa kalktı.

“Bu çocuk ne yapıyor?!” dedi boğuk ama öfkeyle dolu bir ses tonuyla.

Jimin şok içinde cips poşetini yere bırakmıştı.

“İnanmıyorum... biri durdurmalı bunu!” diye fısıldadı, ama sesi titriyordu.

Ben yavaşça ayağa kalktım.

Ayaklarım bir şey düşünmeden beni oraya doğru götürmeye başlamıştı bile.

Yerde yatan çocuğun gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Ama yine de bir kelime etmiyordu.

Çünkü... korku, artık dilini bile kilitlemişti.

Zorba çocuğun bakışları karanlıktı.

Öfkesi hedefini aşalı çok olmuştu.

Bütün içindeki öfkeyi, zavallı bir bedene kusuyordu.

Çevredekiler yalnızca izliyordu.

Kimisi telefonuna uzanıyor, kimisi eliyle ağzını kapatıyordu.

Ama hiç kimse… hareket etmiyordu.

O an gözüm, Jungkook’a takıldı.

Sessizdi.

Ama... bakışları bambaşkaydı. Yumruklarını sıkmıştı. Omuzları kasılmıştı.

Ve kalbinin, biraz önceki sessizlikten sonra yeniden sarsıldığını hissedebiliyordum.

Hemen ardından onun da kalktığını gördüm.

Adımları kararlıydı.

Ama içinde fırtınalar vardı.

Bir anda Jungkook, hepimizi es geçip hızlı adımlarla kavganın olduğu yöne yürümeye başladı.

Ne Yoongi’nin ani kalkışı, ne Jimin’in telaşlı bakışları onu durdurabildi.

Ben ise, ne olduğunu anlayamadan arkasından adını sayıklayarak peşinden koşmuştum.

Ama o durmadı.

Adımlarında bir kararlılık, omuzlarında taşıdığı ağır bir öfke vardı.

Yüzünü göremiyordum ama sırtı bile her şeyi anlatıyordu.

Olayın yaşandığı yere geldiğimizde, küçük çocuk hâlâ yerdeydi.

Ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuş, vücudu titriyordu.

Kollarıyla kendini sarmıştı ama bu koruyuş yetersizdi.

Kimse korumuyordu onu.

Ta ki Jungkook yaklaşana kadar.

Gözlerini kısarak, zorbalık yapan çocuğa dikti bakışlarını.

Sesi ilk başta sakin ama netti:

“Bırak onu.”

Tavrında kavgacı bir niyet yoktu, ama tehdit oradaydı.

Sanki savaşmak değil, korumak için oradaydı.

Zorba çocuk ise aldırış etmedi.

Bir ayağını yerde yatan çocuğun yanına atıp tekrar gerilmişti.

Bu kez Jungkook’un sesi yükseldi.

Sertti.

Sarsıcıydı.

“Bırak dedim sana!”

Etraf susmuştu.

Kalabalık bir çember hâlinde izliyordu herkes.

Zorba çocuk yüzünü buruşturdu.

Kibirli bir edayla öne çıktı.

“Sen kim oluyorsun da karışıyorsun, ha?”

Ama cümlesi biter bitmez, Jungkook aniden ileri atıldı.

Çocuğun omzunu iterek dengesini bozdu, ardından göğsüne sertçe vurdu.

Çocuk bir iki adım geriye sendeledi.

O an hava soğudu sanki.

Kalabalık nefesini tuttu.

Jungkook hemen ardından yere eğildi.

Sessizce ağlayan çocuğun omzuna nazikçe dokundu.

“Tamam,” dedi yumuşak bir sesle. “Artık geçti.”

Çocuğun koluna hafifçe girip onu ayağa kaldırdı.

Çocuk hâlâ ürkekti ama o dokunuşta güven vardı.

Tam Jungkook çocuğu bizden birine emanet edip oradan ayrılacakken…

Bir gölge arkasında belirdi.

Zorba çocuk yumruğunu kaldırmıştı.

Hiç kimsenin fark etmediği bir an…

Jungkook tam sırtını dönmüştü.

Ve o yumruk, hızla havayı delip ona doğru inerken—

Bir ses duyuldu.

Net.

Sert.

Otoriter.

“Ne oluyor burada?!”

Yumruk havada dondu.

Zorba çocuk olduğu yerde kaldı.

Tüm bakışlar aynı anda okul kapısına döndü.

Ve o an herkes... donup kaldı.

Çünkü okulun girişinde, ceketinin düğmesini yavaşça ilikleyen bir adam belirmişti.

Simsiyah takım elbisesi içinde, soğuk bakışlı, tanımadığımız biri.

Ama herkes onun kim olduğunu anlamıştı.

Ya da… anlamak zorunda kalmıştı.

Yanında, müdür yardımcısı ve iki öğretmen daha vardı.

Ama onların arasında öne çıkan o kişiydi.

Okul müdürü değildi.

Öğretmen de değildi.

Ama artık her şeyin rengi değişmişti.

Yoongi fısıldadı:

“Disiplin kurulundan…”

Ve işte o an,

kalabalık gerçekten sustu.

Jungkook arkasını dönüp o kişiyi gördüğünde, ilk defa…

bakışları kaçtı.

Çünkü o sadece bir yumruğu durdurmamıştı.

Kendini de... tam sınırda tutuyordu.

⋆˚࿔

Evet güzellerim, bu bölüm de burada sona erdi. 🖤

Her zaman olduğu gibi düşüncelerinizi ve desteklerinizi büyük bir merakla bekliyor olacağım.

Kesinlikle kimseyi zorlamak gibi bir niyetim yok, lütfen yanlış anlamayın.

Bu bölümü yaklaşık 3.000 kelime olarak yazdım.

Daha uzun — örneğin 10.000 kelime civarında — yazan yazarlara gerçekten hayranım.

Eskilerden hatırladığım kadarıyla, bu kadar uzun bir bölümü hazırlamak bazen 3-4 haftayı bile bulabiliyor.

Benim bölümler arasında biraz uzun aralıklar oluyor, farkındayım.

Ama bunun en büyük sebebi, yazarken sürekli durmam, düzeltmem, silip tekrar eklemem.

Yani bir cümleyi sadece yazmakla yetinmiyorum; onu ne kadar geliştirebilirim, nasıl daha iyi anlatabilirim diye defalarca düşünüyorum.

Noktalama işaretlerine, anlatım bütünlüğüne elimden geldiğince dikkat etmeye çalışıyorum.

Yine de gözümden kaçan kelime hataları, anlatım bozuklukları veya noktalama yanlışları olmuşsa şimdiden hepinizden çok özür dilerim 🙏🏻

Sizi çok seviyorum. Hepinize mutlu geceler. Jā-ne🤍

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.