İçeriğe geç

Love Me

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Love Me

Bölüm 3

3

Cumartesi

❅

"Hadi Aerin!"

İnce ceketimi dünden beri yağış devam ediyor olduğundan hızlıca kollarımdan geçirmiş ve yatağın üstüne rastgele attığım çantayı alıp koluma takmıştım. Kot şortumu düzeltirken odadan hızlı adımlarla çıkıp merdivenlerdende koşar adımlarla aşağıya inmiştim. Son bir kaç basamakta ayağım birbirine dolansada yeri öpmekten kılpayı kurtulmuş ve mutfaktan sesleri geliyor olan aile üyelerinin yanına gelmiştim.

"Çok şükür!" Manevi ablam Jiwoo masadaki kola şişesini eline alırken ayağa kalkmış ve babam ile annesine dönmüştü. "Biz üç gibi evde oluruz. Merak ederseniz ararsınız." O çantasını koluna takarken bende masaya yaklaşmış ve benim için bırakıldığına emin olduğum muzlu süt ile tabaktaki poğaçalardan iki tanesini elime almıştım.

Bu sırada hanımefendi konuşmaya devam ediyordu. "Gecikirsek ya metroyu kaçırmış ya da herhangi bir mağazada zaman öldürüyor oluruz. Bu yüzden strese girip bizi aradıktan sonra konuşup konuşup benide strese sokmayın canlarım, tamam mı?" Ablam kendince Young teyze ile babama ayar çekerken poğaçalardan birini mideye indirmekle meşguldüm.

Yemek benim için olmazsa olmazlarımdandı.

"Gecikmeyin o zaman sizde Jiwoo." Young abla bulaşıkları yıkarken kızına yandan bir bakış atmış ve tek bir bakışıyla kızını mağlup ederek burun kıvırıp hızlı adımlarla mutfaktan çıkmasına sebep olmuştu. Anneler her yerde anneydi... "Merak etmeyin bir yerlere takılırsa onu sürükleyerek eve getiririm." Young abla yıkamaya devam ediyor olduğu bulaşıklardan gözlerini çekip saniyelik bana baktığında samimiyetle gülümsemiş ve dudaklarını büzüp minik uçan bir öpücük atmıştı. Onun bu yaptığı gamzelerimi sergilemekten çekinmeden gülümsememe sebep olurken babamada el sallamış ve mutfaktan çıkmıştım.

Babamın bir kaç yıldır eşi ve benim de binevi (yani sanırım) üvey annemde olsa iyi kadındı. Babam annemden sonra mantıklı olduğunu düşündüğü (öyle söylüyordu) bir karar almış ve kendi gibi mükemmelliyetci ancak yinede güler yüzlü, pozitif bir kadınla evlenmişti. Bugüne kadar bana karşı ne sesini yükseltmiş, ne herhangi bir kötü davranış sergilemiş ne de klasikleşmiş 'kötü üvey anne' kalıbına girecek bir şey yapmıştı. Aksine her zaman zor bir durumda yardıma ihtiyacım olursa kendisini arayabileceğimi bile söyleyip dururdu. Öz annem kadar sevmesemde hoş kadındı.

Tabi annem onun için aynı şeyleri düşünmüyordu ama, neyse...

"Kızım ağaç oldum hadi!" Evin kapısını ardımdan kapatıp omzumda ki çantayı elimdekilere rağmen düzeltmeye çalışırken, çoktan evin ön bahçesinden çıkıp kaldırımlarda beni bekliyor olan ablama doğru yürümeye başlamıştım. "Geldim." O annesinin aksine asla mükemmelliyetci bir insan değildi ve hatta hayat mottosuda 'her insan bin kere hata yapabilirdi'. Onun dışında benden dört yaş büyük, genç ve asil bir kadındı. Makyaj yapmayı (bende), giyinmeyi, buluşmalara çıkmayı ve ders dışında hobilerini yapmaktan zevk alan bir genç kızdı. Kendi hâlinde hayatını yaşıyordu ancak bazen Young teyze ondan daha olgun olduğum için yaşı yönünden onu azarlayıp dururdu.

"Güzel görünüyor muyum?" Çoktan yolda ilerlemeye başlamışken bir yandan saçını başını düzeltiyor, bir yandanda esen rüzgara karşı eteğini korumaya çalışıyordu. "Evet , parıl parılsın unnie. Bir bakan dönüp bir daha bakar." Söylediğime karşılık tatmin olmuşcasına gülümserken önüne dönüp mırıldanmıştı. "Sung'a güzel görüneyim de, diğerleri şuanlık bekleyebilir." Söylediğine karşılık koca bir kahkaha patlatırken sohbet ede ede otobüs durağına gelmiş ve kütüphaneye gitmek üzere yola çıkmıştık.

Birlikte gidiyorduk ancak gideceğimiz yerler fazlasıyla tezattı. Ablam yeni sevgilisi ile güzel ve ferah bir kafede buluşmak için çıkıyordu ve Young teyzem ile babamada minik bir yalan söylemiş oluyordu yani. Ben ise tam olarak onlara dediğim gibi önce kırtasiyeye, ardından da kütüphaneye geçip biraz kendi hâlimde takılacaktım. Yapmam gereken ödevler vardı ve evde oturarak sıkılmaktansa kütüphaneye gidip moda girerek çalışma fikrini daha eğlenceli bulmuştum. Tek amacımız kendi dünyamızda biraz kafa dağıtmaktı yani...

Otobüs ile gideceğimiz yere vardığımızda ablam ile yollarımızı ayırmış ve o Sung ile yollarını ayıracakları zaman beni arayıp yanıma geleceğini söylemişti. Sonrada birlikte eve geçecektik.

Haftanın son iki günü hep böyle olurdu. Ben babamla birlikte kalmak için onlara gelir, ardından da gün içinde ya ablamla Young teyzenin bizim için endişelenmesine sebep olacak şeyler yapar ya da babamla zaman öldürürdüm. Zaman öldürmekten kastım evde bile beni rahat bırakmadan vokal çalıştırması ve kendince yorumlamalarıydı. Neyse ki işime yarıyordu o kaca adamda gittikçe gelişiyordum. Vokalim kuvvetleniyordu.

Dünden kalma ıslak su birikintilerine dikkat ederek bir süre kaldırımlarda yürümüş ve sonunda sık sık uğradığım kütüphaneye ulaşmıştım. İçeriye girip aklımda ki bir kaç ürünü (test kitabı, sevimli bulduğum renkli kalemleri ve biri romantizm, diğeride gerilim türü olmak üzere romanı) almış ve oradan ayrılmıştım. Kütüphaneye doğru giderken de önünden geçtiğim mağazaların raflarına bakınıyor, dikkatimi çekmeye değer bir şeyler arıyordum.

İlkbahar yüzünden hava çiçek ve yağış yüzünden toprak kokarken sıcak olmadığı için kendimi mutlu hissediyordum. Asla sıcak insanı değildim gerçekten ve önümüzde ki yaz kendimi yerlerde terden erirken hayal edebiliyordum. Buna hazır değildim... Sanırım tüm günümü klimaların altında ve pratik odasında geçirip, dışarıya adımımı dahi atmayacaktım.

Kütüphaneye ulaştığımda hemen üst kata çıkmış ve pencere kenarında ki bir yere yerleşmiştim. Bulunduğum yerde geniş bir alan boyunca büyüklü küçüklü masalar vardı ve kitap rafları hemen sol tarafımda kalıyordu. Gitmeden önce raflara bir bakınmayı aklıma not ederken çantamı masanın üstüne koymuş ve eşyalarımı çıkarmıştım. Kitaplarım, renkli kalemlerim ve ardındanda diğer eşyalarımın ardından tam anlamıyla yerleşmiş ve kulaklığımı çıkarıp müzik eşliğinde ödevlerimi yapmaya başlamıştım.

Aradan geçen tahmini bir saatin ardından sonunda kafamı kaldırıp etrafıma bakınma ihtiyacı duymuş ve sonunda gözlerimi sayfalardan çekmiştim. Burnumun üstünde ki gözlüğü düzeltirken etrafımda ki masalardan bir kaçının boşalmış ve yerine yeni insanların gelmiş olduğunu görmüştüm. Dayanabilen bir kaç kişi ise hâlâ oturduğu yerden önünde ki sayfalar ile cebelleşiyordu.

Tutulan boynumu ovalarken bacağımın tekini kırmış ve yeni bir oturuş pozisyonuna geçmiştim. Elimdeki kalemi parmaklarımın arasında çevirirken etrafıma bakınmaya devam ettiğim sırada karşımda dik dik bana bakıyor olan bir yüz dikkatimi çekmişti. Gördüğüm tanıdık sima şaşkınlıkla kaşlarımın havalanmasına sebep olurken onu burada görmeyi beklemiyordum. Dünden sonra tekrar karşıma çıkar mı diye düşünmeme gerek kalmadan Tanrı onu bugün tekrar karşıma çıkarmıştı. Bu sırada o yakışıklılıktan nasibini almış güzel yüzü yine gözlerimin önündeydi ve hâlâ gözlerini hafif kısmış dik dik bana bakmaya devam ediyordu.

Ne yapacağımı bilmez iken önce önünde ki kitaplara, ardından da yanında oturuyor olan iki çocuğa bakmıştım. Birisinin arkası dönük olduğu için yüzü görünmüyordu ancak diğerini tanıdığımı biliyordum. Şirkette bizim kızlar arasında popüler ve aynı zamanda da grup üyelerimden biri olan Kim Mingyu'ydu. O ikisi önlerinde ki kitaplara karşı oldukça ilgisiz görünürlerken yüzünü göremediğim çocuk ise elinde kitapları evirip çeviriyor, en ince ayrıntısına kadar inceliyormuş gibi görünüyordu.

Gözlerim tekrar dikkatle beni izleyen o çocuğa döndüğünde kabalık yapmamak için hafifçe tebessüm etmiş ve 'selâm' mahiyetinde elimi kaldırmıştım. Mingyu'nun görüp görmediğini kısa bir salise kontrol ettiğimde fark etmemesi ile yine ona dönerken zaten hiç bir karşılık vermesini beklemiyordum ancak ufacıkta olsa gülümsemesini umut etmiştim... Öyle olmamıştı ve daha fazla aptal duruma düşmemek için tüm ciddiyetim ile önüme dönmek durumunda kalmıştım. Beni umursamıyorsa onunla uğraşmak yerine işime bakmalıydım zaten.

Kendisine sadece görünüşü için hayranlık duyuyordum, ölüp bittiğim yoktu sonuçta.

Başlarda hâlâ izlendiğim hissi ile kitaplara pek odaklanamasamda bir kaç dakikanın sonunda toparlanmıştım. Onu görmeden önceki gibi hunharca soru çözerken artık beynimin zorlanmaya başladığını hissedince kulağımda ki kulaklığı çıkarmış ve telefonumla birlikte masaya bırakmıştım.

Adımlarım kitap raflarının arasına yönelirken gözlerim başka bir yere bakmak istiyordu ancak kendimi tutmayı becerebilmiştim. Merdivenlere en yakın raflardan birinin önünde durduğumda sonunda ilgimi çeken bir tür bulmuştum. Dikkatimi çeken bir kaç kitabı kolumun altına sıkıştırırken yanımdan hızlı adımlarla geçip giden ilk çocuk ile odağım o yöne kaymış ve bu kişinin bizim şirketten, Hong Jisoo olduğunu görmüştüm. O da grup üyelerimden biriydi ve Amerika'dan geldiği için şirkette ki popüleritesinden tanıyordum.

Onun ardından giden Kim Mingyu ile kaşlarımın hafifçe çatılmasına engel olamazken bir kaç saniye geçmeden üçüncü şahısta yanımdan geçmek adına görünmüştü. Gözleri yerimi biliyormuşcasına şıp diye gözlerimi bulunca panik olurken hızla önüme dönmüş ve onunda hızla yürüyüp gitmesini beklemiştim. Diğerlerinden biraz daha yavaş hissettiğim adımları yanımdan geçip gittiğinde rahat bir nefes bırakırken aklıma dolan düşüncelere engel olamıyordum.

Geçen sefer onu Seokminlerle, bugünde Jisoo ve Mingyu ile görmüştüm. Aklımı karıştıran şey Seventeen üyelerinin şirkette birbirlerinden başka kimse ile takılmamasıydı. Bu durumda onunda grubumda bir üye olma ihtimali çoktan beynimi işgal etmişti.

Sıkıca tuttuğum bir kaç kitap eşliğinde tekrar masama döndüğümde kitapları masanın üstüne bırakırken sayfaları açık olan test kitabımın üstündeki neon yeşili not kağıdı dikkatimi çekmişti. Elim kontrolüm dışı sayfanın üstüne yapıştırılmış kağıda giderken gözlerim çoktan güzel el yazısı ile özenle yazılmış cümlelere gitmişti.

"Bir kaç gün önceki şey için teşekkür ederim.

Bunu yüzüne karşı söylemek isterdim ama beni o hâlde gördükten sonra bunun için pek de cesaretim yok.

Sayende daha iyi hissettim Aerin, evet ismin buydu sanırım, yani en azından öyle hatırlıyorum...

Bende Jeonghan, umarım çabanın karşılığını alırsın.

Fighting!"

Şaşkınlıkla, algılayabilmek için üç dört kere okuduğum kağıttan gözlerimi alamazken yine sol tarafımda ki organ son hız atmaya başlamıştı. "Jeonghan." İsmi dudaklarımın arasından istem dışı dökülürken kendimi tebessüm etmekten alıkoyamıyordum.

Tam kaba bir çocuk olduğunu düşünmeye çoktan başlamışken, o bana bu şekilde teşekkür etmişti. Bir yandan onunda bizim grupta olduğuna eminde olmuştum çünkü adı tanıdıktı. Üyelerimin bazılarının görünüşü, bazılarının ise ismini biliyordum ve onun adı da kalanlardan olmuştu.

Sanırım mutluydum. Aynı gruptaydık ve bu onu ileride de sık sık göreceğim anlamına geliyordu... Çocuğun ilk fanı falan olabilirdim. Ayrıca ne kadar da nazikti! Beni görür görmez (her ne kadar başta yanlış anlasamda) o gün için bir şekilde teşekkürünü iletmişti. Sanırım gün boyu bunu düşünecektim.

***

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.