Pazartesi
❅
Ebeveynlerim ayrılık kararını aldıklarında çok küçüktüm.
Kaç yaşında olduğumu bile hatırlamıyordum ki bu bence çokta önemli bir şey değildi. Etrafımda ki insanlar bunu duyduklarında çok olağandışı bir şeymiş gibi karşılıyorlar ve aşırı tepki veriyorlardı ancak alışmıştım. Bunlar olabilecek şeylerdi. İnsanlar her türlü hatayı yapabilirleri. Hayat arkadaşlarını yanlış seçmekte bunlardan biriydi işte.
Tabi ki başlarda üzülüp kabullenmeme faslından bende geçmiştim ancak bir süre sonra oturup mantıklı bir şekilde düşününce hayatım boyunca bunun hakkında düşünüp üzülmemin saçmalık olacağı aklıma gelmişti. Anlaşamadıkları için anlaşmalı boşanmışlardı. Sorun çıkarıp onları tekrar bir araya getirmek ise aptallık olurdu. Kendi kararlarıydı. Beni düşündükleri sürece hiçbir sorunum yoktu.
"Dışarıda işim var, şirkette olamayacağım Aerin." Demişti kulağımın ve omzumun arasına sıkıştırmış olduğum telefon ile çantamı toplamakla cebelleşirken annem. "Bu yüzden olabildiğince hızlı ol ve şirkete geçip sana hazırladığım çantayı al. Baban yirmi dakika sonra orada olacağını söyledi." Onu onaylarken vedalaşıp telefonu kapatmadan önce de hep yaptığı gibi o nutuğu çekmişti. "Birde o muşmula suratlıyı zor duruma sokma. Geçen hafta gecenin bir vakti dışarıya çıkmak için kadını o güzelim uykusundan uyandırıp zorla izin koparmışsınız."
"İzin almadan kaçalım yani?" Umursamaz tavrım karşısında annemin karşı hattan oflaması kulak zarımı delip geçmiş ve yüzümü buruşturmama sebep olmuştu. "Deneriz. Hadi görüşürüz." Hızlıca vedalaştıktan sonra çantamın fermuarını kapatmış ve tek omzuma atıp kapıya yönelmiştim. Zil çalalı bir kaç dakika oluyordu ve sınıfta benden başka kimse kalmamıştı. Koridordan sesler gelmeye devam ederken dışarıya çıkmış ve hâliyle benimle aynı anda dışarıya çıkan gençlere gözüm kaymıştı.
Çocuklar hemen karşı sınıfımızdan oldukları için yüzlerine aşina olduğumdan bir kaçını tanıyordum. Hatta birisi babamın yönetmenlik yaptığı eğlence şirketinde stajyerdi. Yakışıklı oluşundan kızlar arasında, üç büyüğün birinde stajyer ve egolu olmayışından dolayıda erkeklerin favorisiydi. Hatrı sayılır bir popüleritesi vardı yani...
Onlar çıkışa doğru ilerler iken koridordaki ikili üçlü kız gruplarının burada ki işi bitmiş olmalıydı ki onlarda koridoru boşaltmışlardı. Çocuğa ölüp ölüp bitiyorlardı.
Sona kalmamı umursamadan tek koluma asılı olan çantamı önüme almış ve küçük bölmede ki kulaklığımı saklandığı kuyudan çıkarmak adına fermuarı açmıştım. "Hyung giderken dondurma alacağız değil mi?" Çantamı karıştırırken duyduğum ses ile anlık kafamı kaldırıp tekrar karşı sınıfın kapısına bakmış ve bizim şirkette sıklıkla gördüğüm iki yüzü görmüştüm.
Yanılmıyorsam ikiside Seventeen üyesiydi...
Uzun boylu olanla gözlerimiz bir anlığına kesişince hemen önüme dönmüş ve çantamdan çıkardığım kulaklıklarımı çıkışa doğru yönelirken telefonuma takmıştım. "Hava yağışlı ama Chan..." Büyük olanın sesini işittiğimde kulaklıklarımdan sadece tekini kulağıma takmış yürüyordum. "Hyung hadi ama, söz verdin!" Küçük olan daha ortaokuldaydı. Onları her okul çıkışı ve bazı teneffüslerde yan yana görürdüm. Büyük olanın onu koruyup kollamakla yükümlü olduğu belliydi çünkü sürekli etrafındaydı.
"Tamam ama hastalanacak olursan Seungcheol hyungun sana benim dondurma aldığımdan haberi olmayacak, tamam mı?" İkisinin de gülüşleri koridorda yankılandığında tebessümümü bastırmaya çalışmış, yavaş adımlarla dışarıya çıkmıştım.
"Beni neden beklemediniz?"
"Anca toplanıyorsun Boo."
Hızını arttıran yağmur ile dudaklarımı büzerken ıslanmamak adına bir adım geriye çıkmış ve sırtımı demir okul kapısına yaslanmıştım. Bu sırada benim gibi hemen bir kaç metre ötemde daha önce hiç görmemiş olduğum çocukla konuşan üyelerimi görmüş ve sıkıntılı bir nefes bırakıp önüme dönmüştüm. Sanırım bir on, on beş dakika burada bekleyecek ardından yağmur durmazsa ıslanmayı göze alarak zaten yakın olan Pledis'e kadar koşacaktım. Evet, planım bu yöndeydi...
Okul gömleğimin üstünde salınan kulaklığın diğer tekini de kulağıma takarken gözüme kestirdiğim banka oturmuş ve açık alanda olupda ıslanmadığı için yağmura teşekkürler savurmuştum. Çantamı bacaklarımın üstüne koyarken kulağımda ki yabancı şarkılar eşliğinde yağmuru izlemeye başlamıştım.
Saniyeler dakikaları kovalarken benim gibi ıslanmamak adına kapıda bekleyen öğrencilerin çoğu onları almaya gelen aileleri ile birlikte gitmiş ve kapının önünde bizden başka kimse kalmamıştı. Bizden kastım o yabancı çocuk ile grup üyelerimdi.
Yağmur dinecek gibi olmadığında sıkıntıyla oflarken kulaklığımı çıkarmış ve sabah havanın bozuk olduğunu fark etmeme rağmen yanımda şemsiye getirmediğime lanetler etmiştim. "Tanrı şans dağıtırken neredeydim acaba?" Kendi kendime homurdanırken benim onların grubunda olduğumdan asla haberleri olmadığına emin olduğum iki grup üyeme bakmıştım. Diğer çocuğa da baktıkça yüzünü hatırlıyormuş gibi olsamda daha önce onu görüp görmediğimi tam kestiremiyordum.
Yağmuru umursamadan sohbet etmeye devam eden üçlüyü izlemeyi bırakırken son çare artık babamı arayacktım. Beni gelip buradan almazsa Pledis'e kadar boşuna gidecekti zaten... Numarasını bulup arama tuşuna basmış, ardından da telefonu kulağıma yaslamıştım huzursuzlukla. Onunla çok yakın değildik bu yüzden her zaman bir şey isteyecek olduğumda kırk takla atıyor, bazende konuşmaktansa vazgeçiyordum. "Alo?"
Sesini duyar duymaz konuşup konuşmamak arasında kalırken sonunda mühürlenmişcesine kapalı olan dudaklarımı aralamıştım. "Çok yağmur yağıyor, beni okuldan alabilir misin?" Bir kaç hışırtının ardından tekrar kalın sesi kulaklarımı doldurmuştu. "Tamamdır, şimdi çıkıyordum bende." Kapatmadan önce devam etti. "Beş dakikaya oradayım kızım." Telefonu kapattığımda derin bir oh çekerken resmen soğuk terler dökmüştüm sırtımdan aşağıya. Neyse ki okuldan çıkabilecektim.
"Hyung duracağı yok bu yağmurun. Ne yapsak, koşsak mı?" Küçük olanın sesini işittiğimde kafamıda eş zamanlı kaldırıp onlara bakmıştım. "Ben yokum o zaman. Yağmur akşama kadarda yağsa durabilirim burada."
"Mızmızlanma işte hyung! Başka çaremiz mi var?" En uzunları ikisinin arasına girmek için tekrar konuştuğunda çoktan onlarıda Pledis'e kadar bırakma fikri aklımı çelmişti. "Seungkwan daha yeni yeni iyileşmeye başlamışken bence bu fikir çokta mantıklı değil Chan." Ardından umutsuz bakışlarını yağmaya devam ediyor olan yağmura çevirmişti. "Biraz daha bekleyelim bakalım."
Konuşmadan asık suratlarla geçirilen ıssız dakikaların ardından sonunda okulun bahçesine giriş yapan kırmızı son model range over ile yavaşça ayağa kalkarken derin bir nefes almış ve araba tam merdivenlerin ucunda durmadan önce şirket arkadaşlarıma doğru çekingen adımlarla yürümüştüm. Pür dikkat arabayı izlemekte olan genç çocuklardan beni ilk fark eden tanımadığım çocuk olurken aramıza belli bir mesafe koymuştum. "Pledis'e gidecekseniz bırakalım?" Sanki hiç bilmiyormuş gibi sorduğumda diğer ikisinde yüzü bana dönmüştü.
En uzunlarının kaşları buna hazırlıksız yakalandığını gösterircesine hafifçe çatıldığında çoktan merdivenlerin ucunda duran arabadan minik bir korna sesi yükselmişti. "Sende Pledis'de stajyerdin değil mi?" Tüm ciddiyeti ile bu soruyu sorduğunda onunda beni daha önce gördüğünü anlarken kafamı aşağı yukarı sallayarak onaylamıştım. "Olur," ardından bıkkın bir ifade ile diğer ikisine ithafen devam etti. "Yağmurun duracağı da yok zaten." İki küçükde onu dinleyip teklifimi reddetmediklerinde hep birlikte çantalarımızı kafamızın üstünde tutarak arabaya yönelmiştik.
En başından babamın buna kızmayacağını bilerekten içim rahat bir şekilde ön kapıyı açıp koca arabanın içine kendimi attığımda diğer üçlüde arkadaki yerlerini alıyorlardı. Dönüp babama baktığımda tebessüm ederek bir süre dikiz aynasından çocukların yerlerini almalarını izlemiş sonrada bana dönmüştü. "Arkadaşların mı kızım?" İfadesizce onu onayladığımda çoktan yerleşmiş üçlüden çıt çıkmıyordu. "Onları şirkete bırakacağız, benimde çantamı almam gerekiyor zaten."
Arabayı çalıştırırken şaşkınca dikiz aynasından yüz ifadelerini göremediğim çocuklara döndüğünde pot kırmaması için içimden dualar etmeye başlamıştım bile. "Şu Seventeen mi yoksa?" Çoktan gerginlikle dudaklarımı kemirmeye başlamışken eğer kim olduğumu öğrenirlerse artık şirkette diken üstünde hissedeceğim ve beni nasıl karşılayacaklarının hayali senaryoları beynimde dönmeye başlamıştı.
"Evet efendim." Ne kadar saygılıydı.
"Bak sen," neyse ki bu adam kızının bu yağmurda üçüde erkek olan şirket arkadaşlarını bırakmayıp gidecekleri yere götürme teklifini yanlış yerlere çekmeyecek kadar aklı başındaydı. Bu yüzden onlarla sadece sohbet edecek olduğunu, grupları hakkında köşeye sıkıştırmayacağını anlamıştım. Gerçi köşeye sıkışan ben olacaktım ya, neyse... "Adınız ne bakalım sizin?"
"Seungkwan."
"Seokmin."
"Bende Chan." Babam onlara samimi bir gülümseme bahşederken kıskandığımı hissediyordum. Kendi öz kızından başka herkese karşı böyleydi zaten. Konu ben olunca her zaman disiplin ve katı kurallar hep söz konusuydu. "Nasıl gidiyor bakalım stajyerlik?" Kafamı camdan dışarıya çevirip dışarıyı izlemeye başladığımda konuya dâhil olmadığım için sessizliğimi koruyordum. "Zor ama güzel. Emeklerimizin karşılığını alacağımıza olan inancımız büyük." Adının Seokmin olduğunu öğrendiğim çocuğun sesine bile yansımıştı içindeki umut kırıntıları. Kontrolüm dışı tebessüm ederken bulmuştum kendimi.
"Aynen öyle düşünün çocuklar." Babam kendi şirketindeki stajyerlerle konuşuyormuş gibi samimiyetle düşüncelerini dile getirdiğinde üçününde ağzından tek kelime çıkmıyor, pür dikkat onu dinliyorlardı. "Hiç bir zaman umudunuzu kaybetmeyin ve bunu hep kendinize hatırlatın. Üstünüzde baskı hissetmeyin bile, siz elinizden geleni yaptığınız sürece karşılığı size önünde sonunda gelecektir." Bana böyle öğüt vermiyordu. Her gün önceki günden bir saat daha fazla çalışmamı öğütleyip durur, işime yarayacak bir şey bulduğunda ise onu mesaj veya arama yoluyla direkt bana iletirdi. Babam mükemmeliyetçiydi ve çoktan üzerimde kendi krallığını kurmuştu.
Velayetimi annem değilde babam almış olsa hâlim ne olurdu düşünmek bile istemiyordum. Bu yönden birazcık şanslı olmalıydım...
"Sizi bir yerden hatırlıyor gibiyim efendim, adınız neydi?" Seungkwan'ın sorusuna karşılık babamın yarım ağız gülümsediğini tahmin edebiliyordum. Ünü Pledis'de ki stajyerlere kadar ulaşmışsa bu bir başarı demekti ve kendi açısından gurur vericiydi. Tabi benimde öyleydi ama bunu dile getirmesem nolurdu ki sanki? "Jihun, Jeon Jihun. SM'de yönetmenlik ve bestecilik yapıyorum." Sonrası tahmin edilir tepkilerdi. Üç oğlanında aynı anda şaşkınlık nidalarıyla arabayı doldurmuş olduğu sesler babamın keyifli kahkahasıyla karışmıştı. "Ciddi misiniz?" Diyen Seungkwan'ın sesi daha yakınımdan gelmişti. Koltuğun arkasına yaklaşmış olmalıydı.
Yolun geri kalanı da babamın yeni küçük hayranlarının sorularıyla geçmiş ve sonunda araba Pledis'in kapısının önünde durmuştu. Hep birlikte toparlanıp arabadan indiğimizde hafifleyen yağmur artık sadece çiseliyordu ve üzerimizde çok bir etkiye sahip değildi.
Çocuklar önden konuşa konuşa bende arkalarından yavaşça yürüyerek şirkete girdiğimizde onların gittiği yönün aksi yönüne yürümüş ve giriş çıkışları kontrol eden resepsiyon görevlisine ilerleyip annemin hazırlattığı bir diğer çantayı almıştım. Hızlı adımlarla kapıya yöneleceğim sırada bir kaç metre ötemde olan çocukları tekrar kontrol etme isteğiyle o yöne dönmüş, asansör ve merdivenlerin hemen ucunda yanlarında yaşıtları bir kaç kişiyle daha sohbete tutuştuklarını görmüştüm.
Onları incelemeden babamı daha fazla bekletmemek adına hızla dışarıya çıktığımda saniyelik gördüğüm yüzler arasında birisinin yüzü beynimde şimşekler çakmasına sebep olmuş ve kalp atışlarımı nedensizce hızlandırmıştı. Onu şirketin arka bahçesinde gördükten sonra görmeyeli bir haftayı geçmişti ve neredeyse unuttuğum bir vakit tekrar karşıma çıkmıştı. O çocukta içimi kıpır kıpır eden bir şeyler vardı ve bu biraz değişik hissettiriyordu.
Yinede bunu umursamayıp arka plana atmam gerektiği çanlarıyla kendimi uyarmış ve koşar adımlarla arabaya ilerlemeye devam etmiştim.
Her ne kadar geri dönüp yüzünü görmek ve boş konuşup kafa patlattığım o güne tekrar dönmek istesem de.