Köy halkı
kuyunun yeniden açıldığını duyduğunda, meydanda toplanmaya başladı.
Fısıltılar, korku dolu bakışlar, geçmişin hayaletleri gibi dolaşıyordu. Bazıları taşın yeniden örtülmesini istedi.
Bazıları çocuklarını alıp gitmeye karar verdi.
Miray, Muhtar Cemil’le birlikte meydanın ortasında durdu.
Cemil’in elleri titriyordu. “Bu köy, yıllar önce bir karar verdi,” dedi. “Ama o karar bir günahın üstünü örtmekten başka bir şey değildi.”
Miray, okulda çocuklara bir ders verdi.
Bu sefer tarih değil, hakikat üzerineydi.
Zeynep tahtaya çıktı ve bir resim çizdi: Kuyunun üstünde bir güneş.
“Artık korkmuyorum,” dedi.
Miray, köy halkına dönerek konuştu: “Karanlıkla yüzleşmeden ışığa çıkamayız. Kuyuyu kapatmak çözüm değil.
Onunla konuşmalıyız.”
Cemil gözlerini yere indirdi. “Ben o gece oradaydım. Beş çocuk... hastalıklı sanıldılar. Kuyunun içine bırakıldılar. Biz onları kurtarmadık. Biz onları gömdük.”
Sessizlik çöktü. Ama bu sefer sessizlik, inkârın değil, yüzleşmenin sessizliğiydi.
