Karan’ın beni bıraktığı çıkmazdan sonra saatler günleri, günler haftaları kovalarken bana sanki hiç gün geçmiyormuş gibi geliyordu. Haftalarca ondan ve yeşillerinden kaçmaya çalıştım ama sanırım artık bir karar vermem gerekiyordu. Akıl danışmak için Ayza’ya gidip anlattığımda heyecandan yastıkları kemiriyor, sevinç çığlıkları atıyordu. Ben de onun aksine gerginlikten sarı saçlarımı tel tel yolmak üzereydim. Bir an için deliye vurup Karan’ın teklifini ciddiye almamayı bile aklımdan geçirmiştim. Ancak böyle bir şeye kalkışırsam Ayza beni patates püresi yapabilirdi. Onun korkusuna tek başıma vermem gereken bir kararı bile gidip onunla durum kritiği yapmayı tercih ettim.
“Şimdi,” diye başladı sözüne. Haydi bismillah, başlıyoruz, diye geçirdim içimden.
“Kendini ağırdan satacaksın. Öyle hemen 'evet' demek, sevgili olmak yok. Yoksa seni çok kolay kandırabileceğini zanneder, elinde oyuncak olursun.” Benim Ayza’ya akıl danışan kafama tüküreyim!
“Ayza sen ne anlatıyorsun Allah aşkına? Ne eveti, ne sevgilisi? Sevgili olmak falan istemiyorum ben bu düzenbazla. Nasıl reddedeceğim, onu söyl-” dediğim anda sözümü kesip:
“Hayır! Reddetmek falan yok. Bak sakın! Duymamış olayım. Tabii ki de kabul edeceksin. Ne demek kabul etmeyeceğim? Kabul etmeyip ne yapacaksın?” Parmaklarını sayıyormuş gibi sırayla kaldırmaya başladı. “Çocukta boy, pos, endam, yakışıklılık, renkli göz... Ne ararsan var. Enişte gibi enişte be!”
“Ayza! Etmeyeceğim diyorsam etmeyeceğim. İnatçı olduğumu bilmiyor musun? Bir kere de “Sen istiyor musun?” diye sormadın ya. Hemen itirazlar, ikna etme çabaları... Sana Ankara’ya ilk geldiğim günlerde bana yaşattıklarını anlatmadım mı? Sen beni nerenle dinledin? Ya da dinledin mi?” diye yükseldiğimde yüzü düşüp sesi sakinledi.
“Doğru, haklısın. Özür dilerim İlkyaz. Çocuğun yakışıklılığı Kıvanç Tatlıtuğ’a meydan okuyunca gözüm bir şey görmedi, üzgünüm.” Sonra yine kaşları çatıldı. “Reddedeceksen de ona göre tavsiye veririz. Ne diye bağırıyorsun lan! Baştan söylesene!”
Artık çıldırma noktasına gelmiştim.
“Ya izin mi verdin sanki? Yok boyu varmış, yok çok yakışıklıymış, yok renkli gözlüymüş! Çocuğu öve öve bitiremedin ya. Sen beni bile bu kadar övmedin. İki günlük çocuğun heykelini yaptırıp sergiletecekmiş gibi davranıyorsun.”
“Tamam, tamam. Hadi netleştirelim ne demen gerektiğini. Ama kaba mı davranmak istiyorsun, yoksa o pamuk kalbin insanları kırmana müsaade etmez mi?”
“Kaba olmak istemiyorum, kırmak da istemiyorum ama net olduğum belli olmalı. İkisinin ortası yani.”
“Anladım. O zaman ona hislerinin karşılıklı olmadığını, ona hâlâ öfkeli olduğunu söyle. Ama böyle bombayı atıp kaçmak yok. Sen de onu dinleyeceksin. Saygı önemli.”
“Kendime pek de güvenmiyorum bu konuda açıkçası ama tamam, elimden geleni yapacağım. Peki ne zaman söylemeliyim?”
“Yani işte bir bahane bul, evden uzakta bir yerden söyle gitsi-”
Odanın kapısı açıldığında ikimizin de bakışları korkuyla kapıya döndü. Gelen kişi Kutay’dı.
“Kızlar hadi yemek yiyeceğiz, aşağı inin... Diyeceğim de ne oldu, neden öyle bakıyorsunuz?”
Hemen durumu toparlamak için “Ne olacak ya, bir şey yok. Öyle sessiz sedasız kapı çalmadan gelinir mi Kutay?” dedim sakin görünmeye çalışarak.
“Tamam, sen git biz geliyoruz birazdan Kuti,” dedi Ayza.
“Peki, tamam. Çok geç kalmayın,” deyip kapıyı kapattı.
“Ay, az daha yakalanıyorduk kız! Aklım çıktı bir şey duyacak diye.”
“Benim de. Hadi oyalanmayalım da yemeğe inelim. Kurt gibi açım.”
Az sonra aşağı indik ve yemek masasına kurulduk. Yemekleri Sezin ve İncila yapmış olmalıydı. Üzerlerinde fazlasıyla kirlenmiş mutfak önlükleri vardı. Sofrada karnıyarık, pilav, Rus salatası ve patates salatası vardı. Gerçekten çok acıkmıştım ve sevdiğim yemekleri de sofrada görünce keyiflendim. Hemen tabağımı doldurmaya başladım.
Masadaki her şeyden yiyeceğim kadar aldım ve yemeye koyuldum. Tamamen tabağıma odaklanmışken üzerimde Karan’ın kaçamak bakışlarını hissedebiliyordum. Gergin görünüyordu. Haklı olabilirdi; çocuğu haftalardır bekletiyordum. Ben olsam gerginlikten ayılıp bayılıp komaya girerdim herhalde. Ama çocuk haftalardır sükunetle bekliyor, beni cevap vermem için darlamıyor, rahatsız etmiyor, şaşırtıcı bir şekilde peşimde dönmüyordu.
Kafamı kurcalayan düşüncelerden uzaklaşmak için Utku’ya günlerdir aklımda olan bir şeyi sormak istedim: “Utku, sizin Muğla’da yazlığınız var mı?”
“Evet. Ne oldu ki?”
“E neden Muğla’ya gitmiyoruz? Burada deniz yok. Yaz mevsiminde denizi olmayan bir şehirde ne yapıyoruz biz?”
Çenesini ovuşturdu. “Haklısın. Tamam, yarın sabah erkenden yola çıkarız. Bavullarınızı geceden hazırlayın.” Fikrimin kabul görmesine sevinmiştim. Herkes onaylayınca yarın sabah altıda çıkarız diye kararlaştırdık.
Yemeğimi bitirip Sezin ve İncila’ya “Ellerinize sağlık,” dedikten sonra biraz hava almak için bahçeye çıktım. Bahçede çok güzel çiçekler açmıştı. Çiçekleri çok severdim; özellikle de yeşil manolyaları. Görüntüleri ve kokuları çok hoşuma gidiyordu. Bahçede de bu çiçeklerden vardı. Solmadan önce fotoğraflarını çekmek için telefonumu çıkardım ve birkaç fotoğraf aldıktan sonra olduğum tarafa doğru gelen adım sesleri duydum. Arkamı döndüğümde gördüğüm manzara beni şaşırtmamıştı.
“İlkyaz, düşündün mü?” dedi gerginliğini gizlemeye çalışarak.
Gözlerine bakmaktan biraz çekiniyordum çünkü orada beni çeken bir şeyler vardı ama ne olduğunu anlamlandıramıyordum. Fakat yine de bakmaya çabaladım. Boyu benden uzun olduğu için kafamı hafif geriye atmam gerekmişti.
“Evet, düşündüm. Seni de kırmak istemiyorum ama artık söylemem lazım sanırım.”
Cevabımın olumsuz olduğunu anladı ve yüzü düştü.
“Dinliyorum.” Yeşilleri gözlerimin tam içine bakıyordu.
“Seni üzmek istemem ama hislerimiz karşılıklı değil.”
“Seni anlıyorum. Buna mecbur değilsin,” dedi ılımlı bir ses tonuyla. “Ama ben öyle kolay kolay vazgeçmem, soğuk çay. Sen sevmesen bile ben seni sevmeye devam edeceğim. Sevgili olmasak bile.”
Yüzünde yine bir tebessüm belirdi, bana tek gözünü kırpıp içeri girdi. Bense yine şoklar içerisindeydim. Ağzım beş karış açık gidişini izledim. Ne demek "Sen sevmesen bile ben seni sevmeye devam edeceğim"? Ne deyip ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim yoktu.
Bahçedeki puflardan bir tanesine oturdum. Boşlukta gibiydim. İmdadıma Ayza yetişti. Yanıma koşarak geldi ve önüme çöktü.
“İlkyaz! Ne yaptın? Ne dedin? O ne dedi?”
Yüzümün asık olduğunu fark edince kaşları çatıldı.
“Ne oldu? Neden böylesin? O Karan mı bir şey yaptı? Yaptıysa söyle, hemen hesabını sorayım o nesli tükenmiş mamut suratlı Tazmanya kaplanına! Hatta dur ya, benim civcivimi üzmek neymiş, ben ona gösteririm!” dedi ve hızla ayağa kalktığı anda kolundan yakaladım.
“Ayza, dur. Sakin ol. Bir anlatmama izin ver,” dedim yorgun bir sesle.
Yanımdaki pufa geçip oturdu.
“'Seni üzmek istemem ama hislerimiz karşılıklı değil' dedim.”
“E tamam, çok güzel söylemişsin. Ne dedi o muz kabuğu?”
“Ayza bir dur Allah aşkına! Kafam zaten allak bullak. Önce bir dinle. Hem iki saat önceye kadar sen değil miydin “Çocuk yakışıklılıkta Kıvanç Tatlıtuğ’a meydan okuyor” diyen? Ne diye şimdi çocuğu aklına gelen her kötü şeye benzetiyorsun? Ne değişti?”
Beni kınarcasına bir bakış attı. Başını iki yana sallarken “Cık, cık, cık!” diye kınadığını belirtir sesler çıkardı.
“Sen beni hiç tanıyamamışsın İko. Konu sen olunca benim için akan sular durur. Biri seni üzerse onun canına okurum. Bu dünyayı ona dar ederim, anladın mı? İster Leonardo DiCaprio, ister Kıvanç Tatlıtuğ, isterse Çağatay Ulusoy olsun... Kim olursa olsun benim kız kardeşimi üzemez, izin vermem!” demesiyle yüzümde hüzünlü bir tebessüm oluştu. Benim gülümsediğimi görünce sinirli bakışları yumuşadı, güldü.
“Anlatmaya devam edeyim mi?”
“Dinliyorum.”
“'Hislerimiz karşılıklı değil' deyince 'Buna mecbur değilsin. Ama ben öyle kolay kolay vazgeçmem, soğuk çay. Sen sevmesen bile ben seni sevmeye devam edeceğim. Sevgili olmasak bile' dedi. Ne yapacağımı bilmiyorum, boşlukta gibi hissediyorum.”
Dizine vurup “Ah enişte! Ne yaptın? Öyle ölmez, füze at!” dedi kendi kendine.
“Ayza, bir şey mi dedin?”
“Yok, bir şey demedim. Sen kendini üzme tamam mı? Ben arkandayım. Dediğim gibi, seni üzen olursa onu doğduğuna pişman ederim. Yeter ki söyle.” Tek gözünü kırpıp ayağa kalktı ve elini tutmam için uzattı. “Hadi odamıza gidelim. Saat geç olmuş. Yarın için bavullarımızı hazırlayıp uyuyalım, erken kalkacağız.”
“Tamam, gidelim,” deyip annesiyle parka giden küçük bir çocuk gibi bana uzattığı elini tuttum.
Merdivenlere doğru yürürken Karan’ın bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum fakat dönüp bakmadım. Bakmam, gerginliğimi üçe katlamaktan başka bir işe yaramazdı.
Ayza’yla bavullarımızı hazırlamaya koyulduk. Bu hayatta tatil bavulu hazırlamak kadar hiçbir şey beni rahatlatmıyor. Hele yakın arkadaşla hazırlanan tatil kombinleri kadar mükemmel bir aktivite yoktu. Gerçek kız neşesi...
Yatmadan önce Ayza ile yüz maskesi yapmak istedik. Dün bir kozmetik mağazasından çok güzel kelebekli yüz maskeleri sipariş etmiştim, onları yaptık. Çok komik ve ikonik görünüyorduk. Maskeleri yüzümüzde yaklaşık on beş-yirmi dakika tuttuktan sonra çıkardık. Işıl ışıl ciltlere sahip olmak bu gergin günü atlatıp yüzümün gülmesinde büyük rol oynadı diyebilirim. Sonra bir de Ayza’nın hazırladığı karamelli soğuk kahve ile daha da keyiflendim. Bir de kızları mutlu etmek zor derler!
Daha sonra mesaj grubumuzda hangi arabada kimlerin olacağını kararlaştırdık. Elimizde toplam iki araba olduğu için dörder dörder dağıldık. Her arabada iki erkek iki kız olacak şekilde ayarladık. Oğuz, Sezin ile aynı arabada olmadığı için başlarda biraz nazlandı ama sonradan kabullendi. Ayza da Karan ile aynı arabaya düşünce tabii ki peşinden beni de sürükledi.
Ertesi sabah zor olsa da uyanabildim. Sabahın köründe gözümü bile açamazken yalpalayarak arabaya bindim. Karan’ın arabasıyla Oğuz, Ayza ve maalesef ki ben gidiyorduk. Utku’nun arabasıyla da İncila, Sezin ve Kutay gidiyorlardı. Şu an İncila, Sezin veya Kutay’ın yerinde olmayı çok isterdim ama dağılımları ta dün geceden belirlediğimiz için planı bozmak istemiyordum. Karan’ın yine radyoda çıkan şarkılarla bana gönderme yapmasından korunmak için Oğuz’u öne pasladım ve Ayza’nın yanına, arka koltuğa yerleştim. Nihayet yolculuğumuz başladı.
Karan yola odaklanmış, Oğuz her dakika Sezin ile mesajlaşıyor, Ayza ise sosyal medya hesabına hikâye atmakla meşgulken Muğla yolculuğu benim için oldukça sıkıcı geçiyordu. Bir elim şakağımdayken derin bir nefes verdim. Ayza bana dönüp:
“Bir şey mi oldu aşkım?”
“Evet Ayza, bir şey oldu. Ya şu telefonu yola çıktığımızdan beri elinden hiç düşürmedin! Sıkıntıdan patlayacağım burada.”
“Özür dilerim İko’m ya.” Ayak ucundaki kol çantasına elini daldırıp bir şey aramaya başladı. Elinde iki tane yüz maskesi vardı. “Bak, yanımda yüz maskesi getirdim yolda yaparız diye. Hem de kedili. Çok tatlı değil mi?”
Kıkırdadım. “Evet, çok şirin. Hadi yapalım.”
Erkekler önde araba muhabbeti yapıp takılırken biz de kedili maskelerimizi yaptık. Ayza yine telefonu eline aldığında keyfim kaçar gibi oldu.
“Yine mi telefon Ayza?”
“Hayır, sana bir şey göstereceğim. Zelal ile Kıraç ayrılmış, biliyor musun? Baksana, Zelal Kıraç’la yaptığı tüm paylaşımları silmiş ve Kıraç’ı takipten çıkmış. Kıraç da aynı şekilde paylaşımları silip takipten çıkmış. Herkes sevgili olduklarını biliyordu, okul grupları karışmıştır kesin.”
“Aaa, gerçekten mi? Onlar çok iyi anlaşıyorlardı aslında. Neden ayrılmışlar?”
“Özüm’e sordum, 'Kıraç aldatmış' dedi.”
Özüm bizim okulda ne olup ne bittiğini adı gibi bilir, tüm dedikodular ondadır. Çok fazla yakın arkadaşı yoktur ama okuldaki çevresi çok geniştir. Kıraç sevgilisini aldatacak bir tip olmadığı için pek inanmak istemedim ama bilgi Özüm’den geldiği için gerçek olabilir gibi geldi.
Biraz Zelal ve Kıraç’ın dedikodusunu yaparak kulaklarını çınlattıktan sonra uykum gelmeye başladı. Ayza’nın dizine yattım ve uyumayı denedim ama radyodan yükselen şarkı dikkatimi dağıttı:
“Biz bu aşkla göklere
Duyulmamış düşlere
Kirlenmemiş hayallere uçacaktık
Ben bilmem unutmayı, ben bilmem
Yüreğimde ağırlığınla
Sana esir canımla
Bu yollardan geçemem
Biz bu aşkla göklere
Duyulmamış düşlere
Kirlenmemiş hayallere uçacaktık...”
Ön koltuğa oturmazsam yeşil gözlerinden ve imalarından kaçarım sanmıştım. Büyük hata! Yavaşça Ayza’nın dizinden başımı ayırıp doğruldum. Dikiz aynasından beni izliyor, şarkı sözlerini yine mavilerimde yüzerken söylüyordu. Kanın yanaklarıma akın ettiğini hissettiğim anda yüzümü saklama ihtiyacı duydum. Dikiz aynasından gözlerimi ayırıp başımı cama yasladım ve bakışlarımı yanlarından geçtiğimiz çiçeklere, ağaçlara diktim. O da bir süre sonra geri yola odaklanmayı seçti. Çalmaya başlayan şarkıyla artık radyonun bana bir garezi olduğunu düşünmeden edemedim:
“Hani diyordun ya
‘Aşk dediğin şey bir rastlantı’
Ne dün ne de yarın vardı
Gördüm onu, indi gardım
İhtimaller ve Tanrı
Bizi sadece bize mi bıraktı?”
Karan’ın bakışlarını yine üzerimde hissediyordum ve artık dayanamıyordum.
“Oğuz, radyoyu kapatır mısın? Başım ağrıyor.” Yine Sezin’le mesajlaşmakla meşgul olduğundan olsa gerek beni duymadı.
“Oğuz!” Sonunda sesim kulaklarına ulaşmış olmalı ki irkildi.
“Efendim?”
“Radyoyu kapatır mısın? Başıma ağrılar girdi.”
“Tamam kapatıyorum,” deyip radyonun kapama düğmesine uzandığında Karan bir bana, bir Oğuz’a ters bir bakış atıp önüne döndü.
Tam Karan’ın gazabından kurtulduğum için sevinip kafa dinleyecekken telefonum çaldı. Arayan kişi en sevdiğim kuzenim Boran’dı. Onu da Nil gibi kardeşim gibi görüyor ve seviyordum. Birlikte büyümüştük, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Onu da çok özlemiştim. Aradığını görünce bekletmek istemedim ve telefonu hemen kulağıma yasladım.
“Alo, Boran?”
“İlkyaz? Ne haber? Çok özledim seni, nerelerdesin?”
“Ben de seni çok özledim,” dedim. Bakışlarım dikiz aynasına takıldığında Karan’ın bana attığı kaçamak bakışları fark ettim. Gözleri yolla benim aramda gidip geliyordu. Direksiyonu sıkmaktan parmak boğumları bembeyaz olmuştu. Çenesi seğiriyordu ve yola odaklanmakta güçlük çekiyor gibiydi. Neden böyle olduğunu anlayamadım.
“Bir buçuk aydır Ankara’daydım. Şimdi Muğla’ya gidiyorum. Sen nerelerdesin, neler yapıyorsun? Teyzemler nasıl?”
“Onlar da iyiler, çok şükür. Ben de ne yapayım, üniversiteye devam işte.”
“Üniversite mi? Hangi ara başladın? Hangi bölümde okuyorsun?” Telefonu açtığımdan beri Karan’ın üstünde bir gerginlik vardı. Ben konuşmaya, sorgulamaya devam ettikçe omuzları dikleşiyor, dikiz aynasından arada kaçamak bakışlar atıp direksiyonu daha da sıkı kavruyordu.
“Geçen sene girdim sınava. Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümündeyim.”
“Ne güzel! Senin adına çok sevindim.” Bizimle beraber arkamızdan bizi takip eden Utku’lar benzinlikte durdular.
“Tamam, haberleşiriz yine. Kapatmam lazım. Öpüyorum, görüşürüz.”
“Hoşça kal!” dedi ve kapattı. Arabadan ilk inen Karan oldu. Kapıyı sertçe çarptı ve benzinciye “Fulle,” deyip hızlı ve sert adımlarla benzin istasyonunun marketine girdi. Az önceki tavırlarının hesabını sormak için onun gibi sert adımlar atarak peşinden gittim. İçeri girdiğimde gözlerimi biraz etrafta gezdirdikten sonra kasada olduğunu gördüm. Market büyük olmadığından birkaç adımda yanına vardım. Hepimize birer tane soğuk su almıştı ve kasiyer kadının uzattığı POS cihazına kartını gösteriyordu.
“Karan, bir konuşabilir miyiz?” dedim sert bir ses tonuyla.
Kasiyere teşekkür ettikten sonra bana döndü. “Tabii. Ben de seninle konuşmak istiyordum. Önden buyur lütfen,” dedi ve kenara çekilip elini çıkış kapısına yöneltti. Yanından hızlı adımlarla geçerken burnuma ferah vetiver kokusu ulaştı. Parfümünün aroması bu olmalıydı. Dışarı çıktım ve biraz ilerledikten sonra durdum. “Derdin ne senin? Neden ben telefonda konuşurken maddenin katı, sıvı, gaz olmak üzere üç haline de büründün? Niye sinirliydin?”
Sakince beni dinlerken bir anda yükselmesiyle hafifçe yerimden sıçradım.
“Asıl senin derdin ne kızım? Kimdi o telefonda konuştuğun dandik? Ne o 'Öpüyorum'lar, sorgulamalar falan?” demesiyle şoka uğramıştım. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Beni kıskanıyor muydu?
Bir an "Boran,” diyecek oldum ama ağzımı açmamla kapatmam bir oldu. Sinirle soludum.
“Sana ne? Kimse kim! Seni ne ilgilendirir?”
Ellerini saçlarına daldırıp etrafında bir tur döndü.
“İlkyaz beni delirtme! Ne demek 'Seni ne ilgilendirir'? Bal gibi de ilgilendirir. Kim o dandik, diyorum. Cevap ver!” Yine tam ağzımı açmış cevap verecekken gözüm bize doğru ilerleyen İncila’ya çarpınca durdum. Karan ondan başka bir yere odaklandığımı fark edince baktığım yere doğru döndü.
“İlkyaz? Karan? Ne yapıyorsunuz burada? Hadi, yola çıkıyoruz gelin.”
Karan’ın saçma tavırlarına daha fazla dayanamayacaktım. Onun yanından ayrılıp İncila’yla birlikte arabalara ilerledik. Ben Karan’ın, o Utku’nun arabasına yerleşti. Karan bir hışımla kapıyı açıp arabaya bindi ve hızla kapıyı kapattı. Arabayı çalıştırıp otobandan yola devam etti. Beş saattir, üç saatlik uykuyla ayakta olduğum için gözlerim ister istemez kapanıyordu. Varmamıza kalan iki saati uyumakla geçirmek iyi olabilirdi. Hem uykumu alır hem de hızlıca varırdım. Başımı çoktan derin uykuya dalmış olan Ayza’nın dizlerine yaslayıp gözlerimi kapattım. Ayza’nın huzurlu havasında uykuya daldım.