İçeriğe geç

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 9 · 13 dk okuma

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 9

9.Bölüm:Diğer Yarım

Dışarıdan çok neşeli, pozitif görünen fakat içi kan ağlayan biriydi Ayza Özay. Ama kan ağlayan kısmını yıllarca saklamış, kimseye göstermemişti. O tarafa kimileri kapanmaz yara derdi. Ayza ise zayıflık diyordu.

Annesi, Ayza çok küçükken babasını ve onu terk etmişti. Bu olaydan sonra babasının mental sağlığı tamamen çöküp gece kulüplerinde takılıyor, içip içip kenarda köşede sızdığı için onu eve polisler getiriyordu. Aynı polisler bu sefer babasını dördüncü kez kenarda sızmış hâlde bulduğunda babasını Alkol ve Madde Bağımlılığı Tedavi Merkezi’ne, Ayza’yı ise Yetiştirme Yurduna teslim etmişlerdi. Ayza yetimhanede büyümüş, anne ve baba sevgisini tadamamıştı. Bazen okuldaki arkadaşlarını onun gibi yetimhane görevlileri değil, anneleri veya babaları aldığında çok üzülür, kalbinin paramparça olduğunu hissederdi. Deniz mavisi gözlerinden akan yaşlar durulmazdı. Sınıfta öğretmen “Anneniz babanız ne iş yapıyor? Kaç yaşındalar? Neler yapmaktan hoşlanırlar?” gibi sorular sorduğunda sessiz kalmaktan başka bir şey yapamazdı. Tüm çocuklar yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle, heyecanla soruları cevaplarken Ayza onları sessizce uzaktan izleyebiliyordu sadece.

Ağlamak istediğinde kafasını sıraya yasladığı kollarına gömer, sesini çıkarmadan, kimseye göstermeden burnunu çeke çeke ağlardı. Arkadaşları yanına gelip “Neden ağlıyorsun?” diye sorduklarında ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerini görmesinler diye başını sıradan kaldırmayıp “Ağlamıyorum, uykum var,” deyip geçiştiriyordu. Arkadaşları henüz çok küçük oldukları için fazla kurcalamayıp hayatlarına devam ediyorlardı. Ayza da tıpkı onlar gibi küçüktü fakat sırtladığı yükler kendinden çok daha büyüktü. Sınıftaki çocuklar annelerinin onlara aldığı süslü kalemlerden, babalarının aldığı oyuncak bebeklerden bahsederken kenarda sus pus oturan tek kişi Ayza’ydı.

Ortaokula geçtiğinde en yakın arkadaşı sandığı biriyle tanışmıştı: Tuana. Ayza hâlâ küçüktü, henüz hayata dair hiçbir tecrübesi yoktu. Ona güvenip her şeyini anlatmıştı. Annesinin onu terk ettiğini, yetimhanede kaldığını, babasını… Tuana onu anlamış, destek olmuştu. Fakat altıncı sınıfa geldiklerinde Tuana çok değişmişti. Kendine zorba bir arkadaş grubu edinmiş; önüne geleni kendinden küçük görüp zorbalıyor, eziyordu. Bu zorba yüzünü Ayza’ya da göstermıştı. Ayza’nın ona anlattıklarını sınıfın ortasında tek tek yüzüne vurup aşağıladı, küçümsedi. Ayza’nın elinden ise ağlamaktan başka hiçbir şey gelmemişti. Ne cevap verebilirdi ne de bir başkasına anlatabilirdi. Hep içine atıp kendine sıkıntı, dert yapardı.

Geceleri herkes uyurken yastığına gömülür, sesi çıkmadan saatlerce ağlardı. Ağlamaktan gözlerine kan oturur, gözyaşları tişörtlerini sırılsıklam ederdi. Yatağından başucundaki pencereye bakar, gökyüzündeki yıldızları sayardı. Bunu yapmasının sebebi, müdürlerine kıyasla çok daha yumuşak ve merhametli olan yetimhanenin temizlik görevlisi Fatma Teyze’ydi. “Anneni ya da babanı çok özlediğin zaman gökyüzündeki yıldızları say. Bir milyon tane yıldız sayarsan onları görebilirsin,” demişti Ayza’ya. O günden beri her gece yıldızları sayar, bir milyona ulaşmaya çalışırdı ama ulaşamadan uykusu gelirdi. Uykusu gelmesin diye yüzünü yıkayıp kendini tüm gece ayakta tuttuğundaysa saydığı yıldızların sayısı bir milyonu geçememişti. Geceleri yıldız saymaya devam ederken anne ve babasına hâlâ ulaşamadığı için Fatma Teyze'ye sinirlenir, gün boyu onunla konuşmazdı ama her gece saymaya devam ederdi. Bir milyon yıldızı saymayı başardığında anne ve babasının onu almaya geleceğine içten içe inanıyordu çünkü.

Liseye geçtiğindeyse biraz daha büyüyüp olgunlaştığından “Yeter ağladığım! Artık güçlü durmalıyım,” diyerek öyle başlamıştı okula. O günden beri yüzünden tebessüm eksik olmaz, sürekli kahkaha atardı. Dışarıdan görenler onu “neşeli” sanırdı. Bir de içini bilselerdi…

Lisenin ilk gününden beri hoşlandığı bir çocuk vardı. Onu gerçekten sevmemişti, yalnızca ailesinden göremediği sevgiyi başka kollarda arıyordu. Ona bir türlü açılamıyor, çekiniyordu. Nihayet cesaretini toplayıp açıldığındaysa çocuğun arkadaşları Ayza’nın yüzüne haykır haykır güldüklerinde gururu öyle incinmişti, öyle rezil olmuştu ki bir daha insan içine çıkamayacak sanıyordu. Fakat bu olaydan bir yıl sonra akıllanmayıp birine daha gönlünü kaptırdı: Utku.

Sınıflarına yeni gelmişti. Kısa sürede sınıftaki herkesle iyi anlaşıp hepsiyle içli dışlı olmuştu. Cana yakındı, sevecendi ve komikti. Basketbol oynadığı için boyu sınıftaki diğer erkeklere göre uzundu. Arada onların boyuyla şakasına dalga geçer, eğlenirdi. O da hep gülerdi fakat Ayza gibi sahte gülüşleri yoktu. İçten, samimi gülüşü insanın kalbini ısıtıyordu. Özellikle de Ayza’nın kalbini.

Lise bitmiş, onlar hâlâ küçük bir arkadaş grubuyla okul dışında da görüşmeye devam ediyorlardı. Ayza hep içinden sevmiş, ilk hoşlantısına açıldığında yaşadıklarının yine yaşanmasından korkmuş, ona karşı ne hissettiğini hiç açıklayamamıştı. Utku’nun arkadaşları öyle insanlar değildi fakat bu, Ayza’nın ön yargısını kırmaya yetmiyordu. Onu hep uzaktan sevmiş, ona hiç yansıtmamıştı. Geceleri telefonuna gömülür, Utku’nun sosyal medya hesaplarını araştırır, paylaştığı fotoğraflara uzun uzun bakardı. Utku, çoğu yaşıtının tam tersi huylara sahipti. Küfür etmez, oturmasını kalkmasını bilir, büyüklerine saygılı, edepli, merhametli bir çocuktu Utku. En çok da bu yüzden sevmişti onu; diğerleri gibi kötü huyları olmadığı için.

Muğla yolculuğunda Utku’yla aynı arabaya denk gelmek isterdi fakat maalesef ki bu gerçekleşmemişti. Biraz keyfi kaçsa da diğerlerine yansıtmamak için gülen yüz ifadesini koruyordu. Ama artık sabrı tükenmeye başlamıştı. Artık ona karşı neler hissettiğini söylemeyi her şeyden çok istiyordu. Ancak önünde sürüyle engel vardı. Arkadaş grupları bozulur muydu, arkadaşlarının tepkisi ne olurdu, ne düşünürlerdi, İlkyaz ne derdi, yine küçük düşer miydi…?

Bir an yolculukta bir mesaj çekip o mesajda her şeyi anlatmak istemişti. Hislerini düzgün ifade edebilmek için doğru kelimeleri seçmeye çalışırken yazı işinde neredeyse Nâzım Hikmet’i geçecekti. Kendi kendine "Hislerimi açıklayacak olsam bile mesajla mı açıklayacağım lan? Bu ne saçma bir yol?" deyip sil, sil, sil diyerek vazgeçmişti. Duygularını ifade eden ve iki paragraf olan koca metni silmişti.

Bir de İlkyaz’a tavsiye verip aşk hayatında yardım edeceksin Ayza... Sen önce kendine yardım et lan! diye kendine söylenirdi ara sıra.

Utku sabah akşam Ayza’nın aklından çıkmıyordu. Rüyalarına giriyor, arada kendi hayalini gösteriyordu. Ayza kendini ve hislerini ne zaman, nasıl açıklayacağını düşünmekten kafayı yemek üzereydi.

꩜

Yedi saatlik yolculuğun sonunda Muğla’ya varabilmiştik. Eğer Ayza’nın dizinde uyumasaydım şu an uykusuzluktan ölebilirdim ama uykumu biraz aldığım için pek de bitkin hissetmiyordum. Dört kız bavulları taşıma işini erkeklere postaladıktan sonra eve girdik. Bu yazlık da önceki gibi iki katlıydı. Fakat bu yazlığın bahçesinde havuz da vardı. Muhtemelen buraya çoktandır uğranmamıştı çünkü havuzun suyu yosun yeşiline yakın bir renkteydi ve üstünde ölü böcekler vardı. Kokusu da görüntüsü kadar kötüydü. Yüzümü buruşturdum ve koku almamı engellemek için elimle burnumu kapadım ama pek etki etmedi. Kokuya daha fazla dayanamayıp içeri girdim.

Salon oldukça büyüktü. Etrafa meraklı gözlerle bakınırken gözüm klimaya çarpınca terlediğimi hissettim. Gözlerimle kumandayı ararken omzuma bir elin dokunmasıyla ağzımdan bir bağırış koptu.

“Ay!”

Arkamı döndüğümde gördüğüm kişi şaşırtmadı: Karan.

“Özür dilerim, korkutmak istememiştim. Klimanın kumandasını arıyordun sanırım?” deyip klimanın kumandasını uzattı.

“Sen salak mısın? Hem 'Korkutmak istememiştim' diyorsun hem arkadan sessizce, sinsi sinsi gelip omzuma dokunuyorsun.”

“Özür dilerim,” dedi tekrardan. Yol boyunca vahşi bir kaplan, şu an uysal bir kedi yavrusuydu. Benzinlikte gözlerindeki öfke ateşini görebilirken şu an ise gözlerinin yeşili koyulaşmış, mahcubiyetle bakıyordu bana. Bu nasıl mümkün olabilirdi?

Hızlı ve sert bir hareketle elinden kumandayı çekip aldım. Kumandayı klimaya tuttum ve güç tuşuna bastım. Fakat çalışmadı.

“Hay aksi! Bir bu eksikti zaten.” Kumandayı koltuğa rastgele fırlattım ve biraz hava almak adına bahçeye çıktım.

“Ayza!” diye seslenirken etrafa bakınıyordum. Sola baktığımda Ayza’nın neşeyle ve aynı zamanda seken adımlarla bana geldiğini fark ettim.

“Efendim?” dedi E harfini uzatarak.

“Biraz dışarıya çıkalım mı? Bu ev boğuyor beni.”

“Olur,” dedi tereddütle. Sanırım yüzümdeki gergin ifadeyi fark etmişti. “Olur da... Bir şey mi oldu?”

“Önemli bir şey yok. Bekle, çantamı alıp geliyorum.” Başını aşağı yukarı salladı bir tebessümle.

Salona girdiğimde Karan bir köşede ciddi bir yüz ifadesiyle kendi etrafında dönerken telefonda konuşuyordu. Kaşlarımı çattım ve bir süre onu izledikten sonra etrafta çantamı aramaya başladım. Az sonra çantamı buldum ve hemen bahçeye çıktım. Ayza ellerini önünde birleştirmiş, etrafa bakınıyordu.

Gözüm havuz kenarında elinde tuttuğu fincandaki kahvesini yudumlayan Utku’ya çarptı. Hızlı adımlarla yanına ilerledim.

“Utku,”

“Efendim, İlkyaz?”

“Ayza’yla bizi alışveriş merkezine bırakabilir misin?”

“Tabii,” dedi. “Siz geçin, ben geliyorum.” Anahtarı uzattı.

“Teşekkür ederiz.” Utku’ya arkamı döndüm ve Ayza’ya doğru ilerledim. Ayza ona doğru geldiğimi fark etmemiş, Utku’yu izliyordu. Mavi gözlerinde anlam veremediğim bir parıltı vardı sanki. Dalmış gibi görünüyordu.

“Ayza,” diye seslendiğimde beni duymadı.

“Ayza!” İrkildi.

“Lan!” deyip bana döndü. “Aklımı aldın ya! Ne bağırıyorsun? Ne oldu?”

Derin bir nefes verdim. “Utku’yla konuştum. Bizi o bırakacak. Beni takip et,” dedim ve ona sırtımı dönüp çıkış kapısına ilerledim. Sağa sola bakındıktan sonra sonunda arabayı seçebildim ve arabaya doğru yürüdüm. Ayza da peşimden geliyordu.

Arabanın anahtarındaki elektronik olan kısma bastığımda kapılar boğuk bir “tık” sesi çıkararak açıldı. Arka kapıyı açıp kendimi arabaya attım fakat araba saatlerce güneşin altında kaldığından içi acayip sıcaktı. Yüzüme vuran sıcak havayla yüzümü buruşturdum ve arabadan indim.

“Ne oldu?” diye sordu Ayza.

“Arabanın içi çok sıcak. Güneşte kaldı ya... Şu ön kapıları aç da biraz serinlesin. Ben de arka kapıları açıyorum,” dedim ve iki taraftaki kapıları açarken Ayza da ön tarafa ilerleyip diğer ikiliyi açtı.

Arabanın başında ve aynı zamanda güneşin altında Utku’yu bekliyorduk.

“Of! Nerede kaldı bu Utku? Ağaç olduk burada!” dedim sinirle solurken. “Aaa! Ayza, bak! Meyvelerim çıkmış hatta. Al bir tadına bak,” dedim alaycı bir ses tonuyla. Sanki saçımdan hayali bir meyve koparıyormuş gibi yapıp Ayza’ya uzattım.

Ayza kahkaha atmakla meşgul olduğu için elimdeki hayali meyveyi almadı, ben de elimi indirdim. Ben de kıkırdadığım sırada Utku’nun bize doğru geldiğini fark ettim.

Bakışlarım Ayza’dan kopup Utku’ya yöneldiğinde ağzımdan tek nefeste sadece iki kelime döküldü: “Çok şükür!”

Ön kapıları kapatıp Ayza ile arka koltuğa yerleştik. Utku da bizimle birlikte sürücü koltuğuna yerleşti ve anahtarı takıp arabayı çalıştırdı.

Alışveriş merkezine geldiğimizde arabadan indik ve Utku’ya kısa bir teşekkür ettikten sonra içeri girdik. Yüzümüze çarpan klimaların soğuk havasıyla birlikte bir “Oh!” çektik ve hemen alışverişe koyulduk. Önce Ayza için bir ayakkabı mağazasına girdik fakat hanımefendiye hiçbir şey beğendiremedik. Her önerdiğime bir bahane buldu: Yok o sıktı, bunun rengi kötü, şunun kalıbını beğenmedim… Normalde çok hızlı parlayan bir insanımdır fakat Ayza’ya parlamamak için gösterdiğim çabayı Hürriyet Kelebek eki görse Pantene Altın Kelebek Ödülümü vermek için beni ta Muğla’dan İstanbul’a özel jetleriyle getirtirlerdi.

Sonra bir giyim mağazasına girdik. Çok güzel yaz sezonu kıyafetleri vardı. Rengârenk sıfır kol atletler, açık sarı tişörtler, kot şortlar… Hepsi çok şıktı. Öylesine dolaşırken gözüme Snoopy desenli bir tişört çarptı. Ayaklarım o yöne doğru yürüdü. Ayza da hemen peşimdeydi. Kıyafeti incelemeye başladım. Beğenince bana uygun bedenini aramaya koyuldum. Tam o sırada telefonum çaldı. Telefonum çantamdaydı ve çantamı alışveriş anında Ayza’ya vermiştim.

“Ay, telefonum çalıyor! Ayza, sen açar mısın?” derken kıyafetin tam bana uygun bedenini buldum.

“Tamam, bakıyorum,” dedi Ayza. “Yengen arıyor.”

Bir an afalladım. Yengem beni neden arıyordu ki? Normalde de beni arayıp sorardı fakat şehir dışına çıktığımdan beri ne aramıştı ne sormuştu.

Kalıpları bana uyar mı diye tişörtü incelemeye devam ederken “Tamam, aç,” dedim tereddütle.

“Alo, merhaba. İlkyaz’ın arkadaşı Ayza ben. İlkyaz şu an biraz meşgul. Buyurun, ne istemiştiniz?”

Kaşlarım çatık, merakla Ayza’yı izliyordum. Yengem her ne söylediyse Ayza’nın çatık kaşları düzelmiş, bakışları şaşkındı. Sanki ne yapacağını bilemez gibiydi.

Ayza, “Tamam, teşekkürler haber verdiğiniz için,” deyip telefonu kapattı.

“Ne oldu?” dedim meraklı ve tereddütlü bir ses tonuyla.

Yutkundu. “İlkyaz,” ne oldu der gibi başımı iki yana salladım.

“Şimdi sana bir şey söyleyeceğim ama sakin olacaksın, tamam mı?”

Kaşlarımı daha da çattım. Ayza şaşkınlığını gizlemeye ve aynı zamanda sakin kalmaya çalışıyordu. “Söz ver bana?”

“Of, Ayza! Ne diyeceksen de artık, çatlayacağım meraktan!”

“Önce sakin kalacağına söz vermelisin.”

Ofladım. “Tamam, söz. Kötü bir şey mi oldu?”

“Kardeşin, Nil,” devamını getiremedi.

“Ne oldu Nil’e?!” dedim yüksek bir sesle ve korkuyla.

Ayza’nın bakışları yerdeydi.

“Ayza! Söyle! Bir şey mi oldu Nil’e?”

Sonunda kafasını kaldırdı ve bakışlarını bana çevirdi. Gözleri dolmuştu.

“Nil,” bir an duraksadı. “Ölmüş,” demesiyle birlikte şoka girdim. Elimdeki tişört parmaklarımın arasından kaydı ve askısı yere düşerken küçük bir ses çıkardı; fakat o ses benim kulaklarıma şimşek çakmış gibi gelmişti.

Dizlerimin bağının çözülmesiyle yere çakıldım. Ellerim zeminde, başım öne eğikti. Gözümden bir damla yaş süzüldü. Bir damla daha. Bir damla daha. Ve bir damla daha… Hıçkırıklarım arttı, gözlerim yanmaya başladı. Ayza yanıma çökmüş, sırtımı sıvazlıyordu. O da ağlıyor ve aynı zamanda kollarımdan çekiştirip beni yerden kaldırmaya çalışıyordu. Bense o haberin yüküyle ağırlaştığımdan beni ayağa kaldıramıyordu Ayza. Bu işi tek başına halledemeyeceğini anladığı için birilerine telefon açmaya başladı. Bütün alışveriş merkezi etrafıma toplanmıştı.

Hafifçe başımı kaldırıp etrafıma bakındığımda etrafımda onlarca insan ve üç güvenlik vardı. Güvenliklerin ellerinde telsiz vardı ve tahminimce diğer güvenlikleri çağırıyorlardı. Tekrar önüme dönüp ağlamaya devam ettim. Ellerim titriyor, gözlerim ve boğazım yanıyordu. Artık nefes almakta bile güçlük çekiyordum. Bayılacak gibiydim ve bu tahminimden birkaç saniye sonra gözlerim kararmaya başladı. Bilincim kapanıyordu. Gövdemi dengede tutamıyordum artık. Gövdemin kontrolünü kaybedip sola yattığımda kafam zemine çarpacakken başımın altında bir el hissettim. Zemine çarpmamı engellemişti.

Zorla gözlerimi araladığımda beni tutanın tam olarak kim olduğunu seçemedim ama erkekti.

“İlkyaz! İlkyaz, uyan!”

Diyen sesi tanıdıktı. Gözlerim tekrar kapanmaya başladığında açık tutmaya çalıştım ve bir daha baktım. O simayı tanıyordum. O yeşil gözleri tanıyordum.

Gözlerim tekrar kapanmaya meylettiğinde engel olamadım. Bilincim kapandı ve kendimi karanlığın kollarına bıraktım.

꩜

Uyandığım ilk anda hiçbir şey hatırlayamadım. Neredeydim, neden buradaydım, bana ne olmuştu? Etrafıma bakındıkça anladım ki hastanenin acil servisinde bir sedyede yatıyordum. Her yerim ağrıyordu. Bir anda hatırladıklarımla gözlerim doldu.

Nil ölmüştü.

Hemen üzerimdeki örtüyü kaldırıp doğrulmaya çalıştım. Nereye gideceğimi dahi bilmiyordum ama gitmeliydim. Başım ağrıyordu fakat umurumda değildi. Kalkıp ilerlemek istediğimde kolumdaki seruma bağlı damar yolu bana engel oldu. Bantları tek hamlede çıkarıp attım. Bantlar çok güçlü olduğundan ve iğneyi derimden aniden çıkardığım için canım çok yandı. Acıyla çığlık atmak istesem de bunu bastırdım. Az ilerideki hemşireler dedikodu yapmakla meşgul olduğu için beni fark etmeyeceklerini düşündüm. Öyle de oldu. Hemşireler fark etmeden acil servisin çıkışına ilerledim. Tam kapıdan çıkacakken karşımda o isim belirdi: Karan.

Muhtemelen kantinden geliyordu çünkü elinde iki bardak su vardı.

“İlkyaz,” dedi endişeli bir ses tonuyla.

“Karan,”

“Uyanmışsın. İyi misin? Sen nasıl ayağa kalktın?” Kolumdaki morlukta takılı kaldı gözleri. “İlkyaz, ne yaptın? Damar yolunu mu söktün sen? Dur, hemşireyi çağırayım da tekrar taks-”

Hemşirelere ilerleyen adımlarını kolundan tutarak durdurdum.

“Karan,” dedim ifadesizce. “Beni Nil’e götür.”

“İlkyaz, lütf-”

“Karan!” dedim daha yüksek bir ses tonuyla. “Beni kardeşime götür!”

“İlkyaz, yapamam. Ne olur gel şuraya, bir otur, bir sakinleş,” dedi yalvarırcasına.

Artık öfkem çok daha üst bir seviyedeydi. Karan’ın üstüne yürüdüm ve yakalarına yapıştım. Onu arkasındaki duvara sertçe vurdum. Bunu yapmamla beraber damar yolunu söktüğüm yer sızladı ama umursamadım.

“Ne demek yapamam?! Götüreceksin beni! Hem de hemen!”

“İlkyaz, anlamıyorsun. Yapamam. Eğer seni götürürsem daha çok acı çekmenden başka bir katkım olmaz sana. Yapma, ne olur,” dedi yine yalvarırcasına.

Omuzlarına tüm gücümle vurdum.

“Nasıl yapamazsın ya!” Tekrardan omuzlarına vurup itmeye çalıştım ama Karan bırak sendelemeyi, yerinden kıpırdamıyordu bile.

Ellerimi üzerinden çektim. “Bak,” dedim sakin bir ses tonuyla. “Sana yaptıklarım için özür dilerim. Ne olur beni kardeşime götür. Sonra ne istersen yaparım. Lütfen.” Bu sefer yalvaran bendim.

Sustu. Tek kelime etmedi, belki de edemedi.

Yine öfkelendim.

“Nil nerede?! Beni hemen onun yanına götüreceksin! Duydun mu beni?!” Omuzlarına vurmaya devam ediyordum.

Öfkeme üzüntü de karışmıştı. Gözlerimden akan yaşlar yanaklarımı ıslatmaya başladı. “Nil’e götür beni! Kardeşime götür beni!” diye haykırırken bir yandan hıçkırarak ağlıyordum. Artık ayakta duracak gücüm kalmamıştı. Karan’ın omuzlarına vuran kol gücüm artık yorgunluktan hafiflemişti ama ellerim hâlâ omuzlarındaydı. Tam o sırada sırtımı saran kollar hissettim. Karan’ın sarılışını.

Yüzümü omuzuna gömdüm ve ağlayışım daha da hiddetlendi. Arada ağlarken Nil’i sayıklıyordum. Hıçkırıklarımsa bu sayıklamalarımı bastırıyordu. O kadar çok ağladım ki gözyaşlarım tükenme noktasına gelmişti artık. Gözlerimden eskisi kadar yaş akmıyordu. Sadece bağırıyordum. Karan beni sırtımdan destekleyerek boş bir sedyede oturttu ve ardından yavaşça yatırdı.

Nil benim her şeyimdi. Kardeşim, sırdaşım, en yakın arkadaşım, akla gelebilecek her şeyimdi o benim. Diğer yarım'dı. Bunları düşündüğüm sırada kulağımda bir şarkı çalmaya başladı:

“Yusuf’tum kör kuyularda

Bir yudumda Nil’i içtim

Leyla’nın çölünden geçtim

Neredesin diğer yarım?”

Kafamda çalmaya devam eden şarkıyla gözlerimden birkaç damla yaş daha süzüldü. Annem her gece bu şarkıyı mırıldanarak uyuturdu bizi küçükken. Nil’in adını bu şarkıyla koymuşlar annemler. Hatta şarkıda geçen “Leyla’nın çölünden geçtim,” sözündeki Leyla ismini de göbek adı koymuşlar Nil’e.

Düşünceler beynimde döndüğü sırada kolumda bir iğne acısı hissettim. Ağzımdan kısa bir bağırış koptu. Ardından gözlerim yavaş yavaş kapanmaya başladı. Sanırım bana şu an sakinleştirici veriliyordu. Sakinleşmek istemiyordum. Bağırıp çağırmak, ağlamak, haykırmak istiyordum. Kardeşime gitmek istiyordum. Onunla birlikte ölmek istiyordum. O toprağın altındayken benim yaşamamın ne anlamı vardı ki?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.