Buraya gelirken her şeyi ve herkesi ardımda bırakmıştım ve bunu umursamamıştım. Ama her şey kafamda şu an aydınlanıyordu. Nil’i nasıl ardımda bırakabilmiştim? Hayattaki tek dayanağımı nasıl terk edebilirdim? Peki ya hayallerim? Tarih öğretmeni olmak her zaman hayalimdi. Tarihe inanılmaz bir ilgim ve sevgim vardı. Ama şimdi o hayalden çok uzaklardaydım. Üniversite sınavına girmemiştim çünkü hayatım gerçeklerle bir anda altüst olmuştu. Arkadaşlarımla yurt dışına tatile gitme hayalleri kurardık. Şuraya gideceğiz, bunu yiyeceğiz, onu alacağız… Fakat bu düşler hep arkamda kalmıştı. Daha doğrusu ben bile isteye arkamda bırakmıştım; bir zamanlar öz sandığım ailemi dahi.
Ailem öz olmayabilirdi ama Nil benim öz kardeşimdi. Ben onu her zaman kardeşim olarak bildim, bileceğim. Zamanı geldiğinde onu da yanıma alacağım, diyerek özlemimi bastırmaya çalışıyordum ama nafile. Onu özlediğim zaman favori şarkımızı açar, saatlerce dinlerdim. Geceleri ise o şarkıyı dinleyip ağlayarak uyuyakalırdım.
“Bütün dünya izler durur
Afetiazam bekler durur
Hedefini al, piyasanı al, her şeyi al
Yandı dertler, bitti tasa
Ben kurbanım bu cambaza
İki gözüm kadar eminim, sen yoksun”
Mor ve Ötesi’nin konserine bile gitmiştik. O fotoğraflara bakıp bakıp duruyordum. Bir yanım güçlü dur, bir yanım ağla, rahatla diyordu. Bir yanım kal bir yanım git diyordu. Kendi çıkmazımda kendimle savaşıp duruyordum ama bu savaş tek taraflı olduğu gibi bir galibi de yoktu.
Hayatı bana hep tozpembe anlatıp sunmuşlardı. Hiç kötü ve acımasız yanından bahsetmemişlerdi. Bu yüzden herhangi bir zorlukla karşılaşınca ne yapacağımı bilemez hâlde olurdum. Hayat gerçek yüzünü bana ilk defa gösteriyordu. Parasız kalmayı, kendi başımın çaresine bakmayı yeni deneyimliyordum. Hiç de hoş bir deneyim değildi açıkçası ama bir noktada bunları da öğrenmeliydim. Dünya her zaman güllük gülistanlık olmuyordu sonuçta.
Ayza da olmasa ne yapardım bilmiyorum. Hasretimi ve zayıf yönlerimi sadece onunla paylaşıp yalnızca onun yanında içimi dökebiliyordum. O da hiçbir zaman lafımı bölmeyerek sonuna kadar beni dinliyor, anlattığım şeyleri ve beni yargılamıyordu. Fazla ortak yönümüz olduğundan mı bilmem ama çok iyi anlaşıyorduk. Hatta rastgele bir konu hakkında bile fikirlerimiz aynı olurdu. Ama şu Karan konusunda benim tam tersimi düşünüyordu. Ben Karan’dan nefret ediyordum, Ayza ise —onun tabiriyle— bana vurulduğunu söylüyordu. Bu sözleri beni deli ediyordu. Kendi arkadaşımın Karan’ın değil, benim tarafımda olması gerekiyordu. Sonuçta okulda bir kavgaya karışıp kafasını gözünü yardığında onu hastaneye götüren Karan değil, bendim.
Bu sabah beni yine Ayza uyandırmıştı. Ama bugün beni uyandırma yöntemi son ses bir şarkı açmak olmuştu.
“Seviyorum, seviyorum da
Senden hiç haber yok
Yanıyor, ağlıyorum da
Senden çıt yok
Eriyorum, görüyorsun ama
Sıcaklığından eser yok
Hemen hemen bitiyoruz ama
Senden hiç adım yok”
Ben uyanmayınca sesi daha çok açmış, şarkıya eşlik ediyordu Ayza.
“Aşk ne demek
Aşktan yanmak ne demek
Kenarından bile geçmiyorsun
Öğretemedim sana
Senden öğrendim
Savaşmak ne demek”
Bu sefer uyanıp yatakta doğruldum. Ayağa kalkıp tek boynuzlu at panduflarımı giydim. Ayza hâlâ sinir bozucu bir şekilde bana bakarken şarkıyı söylemeye devam ediyordu. Ayağımdaki pandufu çıkarıp ona attım. Kafasına geldi. O da yataktan bir yastık kapıp kafama fırlattı ama isabet ettiremedi.
“Kıs şunu! Ne istiyorsun yine sabah sabah?” deyip ben de bir yastık fırlattım.
“Bu şarkıyla belki kafanda bir şeyler canlanır diye düşündüm, ne var? Sen gözünün önündekini görmüyorsun kızım! Hatta bununla ilgili bir şarkı da vardı. Dur söyleyeyim:
“O güzel gözlerini
Doktora götürüyorsun
Yakınını göremiyorsun...”
“Ayza bak, benim ayarlarımla oynama sabah sabah! Git belanı başka yerde ara yoksa elimde kalacaksın!”
Benim aksime o oldukça sakindi. “Güzel arkadaşım, ben senin iyiliğini düşünüyorum ama. Sana göz doktorundan randevu alalım bence. Hatta Utku’ya soralım, tanıdığı bir doktor varsa ona gidersin. Yabancıya gitme, soğuk çay,” dedi son kelimenin üstüne basa basa.
“Ayza!” dedim dişlerimin arasından son harfi uzatarak.
O da “Soğuk çay!” dedi 'a' harfini uzatarak.
“Kızım bak, sana buradan Hezarfen Ahmet Çelebi gibi bir uçarım, görürsün! O soğuk çayı da alır başından aşağı dökerim! O her gün özenle şekillendirdiğin saçlarını da tek tek düğümlerim, açtırmak için servet ödersin!” dedim sinirle.
O da tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki kapı bir anda açıldı. İkimizin de bakışları kapıya döndü. İncila, üstünde muz desenli pembe pijamaları, kafasında sarı bir göz bandıyla ağırlığını kapıya vermişti. Ayakta zor duruyor gibiydi.
“Ne bağırışıyorsunuz sabah sabah? Yine neyi paylaşamıyorsunuz?” dedi uykulu uykulu.
“Yok bir şey. Ayza bir şey arıyormuş da... Onu bulamadığı için bağırıp duruyordu. Ben de beni uyandırdığı için kızdım biraz, o kadar.”
Eli esnerken beş karış açılan ağzına gitti. “Ne arıyormuş?” dedi yarım yamalak.
Bu sefer bakışlarım Ayza’yı buldu. “Allah’tan belasını!”
Ayza sinirle üstüme yürürken onu durduran “Ayza!” diye bağıran İncila oldu.
Benim gibi İncila’nın da tersi pis olduğu için onu sinirlendirmemek adına kavgaya fiziksel olarak son verdik ama hâlâ Ayza’yla birbirimize birbirimizi sinir eden yüz ifadeleri yapıyorduk. İncila uykusuzluktan ayakta duramadığı için Sezin’in yanına, geri odasına döndüğünde ben de dolaba ilerleyip üstüme bir şeyler bakmaya başladım. Sinirim hâlâ geçmediği için basit bir kombin yaparak üstüme beyaz bir sporcu atleti, onun üstüne gri bir hırka ve gri bir eşofman giymiştim. Bu sıcakta birinin üstünde hırka görsem ben de "Deli galiba" diye düşünürdüm ama sabahları aşırı üşüyordum. Kışın ellerim her zaman buz gibi olurdu. Hep üşürdüm, mevsim fark etmezdi.
Ayza makyaj masasına kurulmuş maskarasını sürerken onu umursamayıp odadan çıktım. Genelde kendimi sabahları aç bırakmamaya çalışıyordum çünkü sabah kalktığımda hiçbir şey yemezsem feci şekilde mide bulantım oluyordu ve hastaneyi boyluyordum. Midemin çok geçmeden bulanmaya başlayacağını hissettiğimde mutfağa girdim. Kahvaltı hazırlamaya üşendiğim için buzdolabından bir tane muz alıp mutfak masasına oturdum ve kabuğunu soymaya başladım. Tam o sırada birinin kulağıma “Soğuk çay,” demesiyle muz elimden fırladı ve ağzımdan bir bağırış koptu.
Bu elbette Karan’dı. Tam karşıma geçip oturduğunda ona ters ters baktım.
“Ne yapıyorsun sen? Aklımı aldın ruh hastası manyak!”
Onun yüzünde ise benim aksime yarım bir gülümseme yer ediyordu. Bu tavrı sinirlerimi daha çok bozmaya yeterliydi.
“Siz sabah sabah beni delirtmeye yemin falan mı ettiniz? Bir Ayza, bir sen! Bir bitmediniz arkadaş ya!” deyip sandalyeden kalktım ve daha bir ısırık bile alamadan yere düşürdüğüm tek kahvaltım olan muzu alıp çöpe attım.
“Sahi, neydi o bağırışlar? Neden kavga ediyordunuz siz?”
“Sana ne!” dedim ters ters.
Mutfaktan çıkıp biraz olsun sakinleşmek için dışarı çıktım. Biraz temiz hava almanın iyi geleceğini düşündüm. İşe de yaramıştı, az da olsa sakinleşmeyi başarmıştım. Kuşların cıvıldamalarını dinlerken telefonuma bir bildirim düştü.
Duru: Saat üçte buluşuyoruz, değil mi? Bomba dedikodularım var!
Hay aksi! Duru ile buluşacağım tamamen aklımdan çıkmıştı. Şu Karan denen çocuk insanda akıl mı bırakıyordu sanki!
Duru bizim sınıftaydı fakat sonradan babası öğretmen olduğu için tayini çıktığı zaman Ankara’ya taşınmışlardı. Burada olduğumu söyleyince hemen buluşmak istemişti, ben de kabul etmiştim.
Nasıl gideceğimi düşünüyordum. Gideceğim yere buradan otobüs gitmiyordu. Dolmuşlar beni tutardı ve dolmuşçulardan da nefret ederdim. Yalnızca arabayla gidebilirdim fakat araba da yoktu. Utku’nun arabası vardı ancak onu bu sabah hiç görmemiştim. Benden önce çıkmış olmalıydı. Muhtemelen buradaki şirketlerine gitmişti. Babası onu bu konuda fazla darlıyordu. Utku’ya liseyi bitirdiği zaman işin başına geçmesini söylüyordu fakat Utku’nun başka planları vardı. Basketbolcu olmayı çok istiyordu. Hatta okulun basketbol takımında yer bile alıyordu ancak babasının bu baskısı hâlâ sürecek gibi görününüyordu.
Gitmenin bir yolunu bulamazsam mecburen buluşmayı iptal edecektim ama bunu hiç istemiyordum çünkü Duru sevdiğim bir arkadaşımdı ve uzun süredir görüşmemiştik.
Oflayarak içeri girdim ve salona doğru ilerledim. Kendimi sıkıntıyla koltuğa bıraktım. Karan da bir anda salonda belirip yanıma, biraz uzağıma oturmuştu. Elinde bir kitap vardı. Karan kitap okuyacak bir tip değildi. Çaktırmadan biraz daha dikkatli baktığımda kitabın baskısının sadeliğinden ve kirli beyaz renginden Dünya Klasikleri'nden biri olduğunu anlamıştım ama bu kadar uzaktan adını okuyamıyordum.
Karan kitabı merak ettiğimi anlamıştı ve bunun üzerine:
“Hangi kitap olduğunu mu merak ediyorsun?”
Hemen gözlerimi kaçırdım. “Hayır, ne alakası var? Kendi önüne dönsene sen.”
“Senin kitabın bu. Gurur ve Önyargı. Sezin’in kaza geçirdiğini öğrendiğinde bayıldığın gün salonda unutmuşsun,” demesiyle olduğum yere çakılmıştım. Yine ardımda bıraktığım bir şeyi benden önce fark edip tekrar bana vermek için saklamıştı. Ayza’nın sesi kulaklarımda çınladı:
“Kızım bu çocuk sana sırılsıklam âşık! Sen nasıl fark etmezsin!”
“İlkyaz, bir insan neden yeni tanıştığı biri kolyesini düşürünce alır?”
Şaşkınlığımı gizleyememiş olacağım ki Karan’ın “Ne oldu? Neden öyle bakıyorsun? Ha, altını çizdiğin cümlelere falan bakmadım. Özelini karıştırmadım yani,” demesiyle kendime geldim.
“Cüzdanımı çalmandan sonra bu oldukça beklenilen bir hareket açıkçası ama ondan değil.”
“Neden hayalet görmüş gibi baktın o zaman?”
“Bir şey yok. Bu aralar kafam dağınık biraz.”
“Anladım. Paylaşmak istersen dinlerim.”
“Sağ ol,” dedim dalgınlıkla, düşünceli bir tavırla. Oysa bu çocuğa karşı içimdeki dinmez öfke hâlâ canlıydı. Hem ben neden bu çocuğa içimi dökecektim ki? Kim oluyordu? Fark etmemle dikleştim.
“Sana ne! Hem ben derdimi anlatacak olsam sana mı anlatırım be? Sen benim dertleşebileceğim en son kişi bile değilsin, hırsız!” dedim son kelimemin üstüne basa basa.
“Hırsız?” dedi soru sorar gibi.
“Evet, öyle. Yalan mı? Değil misin?” Bir şey söyleyemedi. “Ha, aklıma gelmişken söyleyeyim: İkide birde bana 'soğuk çay' falan deyip durma, ayarlarımla oynama. Hele arkadaşlarımın yanında, asla! Yanlış anlayıp başıma bela olacaklar sonra, ben uğraşacağım. O yüzden o çeneni biraz kapalı tut, yoksa çenenle birlikte elimde kalırsın!”
Dümdüz önüne bakıyordu. Beni umursamıyor, duymamazlıktan geliyordu.
Saat ikiye geldiğinde nasıl gideceğime kafa yoruyordum. Hâlâ salonda oturuyor, bir noktaya bakışlarımı kenetlemiş düşünüyordum. Tam o sırada Sezin sekerek yanıma gelip oturdu ve bana sarıldı.
“Ne haber İko?” dedi neşeyle.
“İyi, Sezo,” dedim onu taklit ederek.
“Ne düşünüyordun böyle kara kara?” dediği sırada Karan da salona girdi ve elinde telefonuyla çaprazımdaki tekli koltuğa geçti.
“Sorma ya. Duru vardı ya...”
“Babasının tayini çıkıp buraya taşınan kız mı?”
“Evet. Buraya geldiğimi söyleyince buluşmak istedi, ben de kabul ettim ama oraya giden otobüs yok. Dolmuşlar da beni tuttuğu için binemiyorum, biliyorsun ki. Ne yapsam bilemiyorum.”
Onu da istemeden kendimle birlikte düşüncelere sürüklemiştim. Fakat biz Sezin’le konuşurken gözüme bir şey çarpmıştı. Karan bizi dinlerken kaçamak bakışlar atıyordu. Umursamadan düşünmeye devam ederken düşüncelerim Karan’ın sesiyle bölündü:
“Bende araba var. Bırakabilirim istersen gideceğin yere.”
Şaşkındım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Sezin’e ne yapayım? der gibi başımı iki yana salladığımda göz kapaklarını kısa bir süreliğine kapalı tuttu. Bu "Evet" demekti. Sezin’e güvenip:
“Tamam, olur,” deyip onayladığımda Karan da onun bana yaptığı teklife şaşırdığım kadar şaşırmıştı. Sanırım benden ilk seferde onay alacağını beklemiyordu.
Odama çıkıp sade bir kombin yapıp aşağı indiğimde Karan kapıda dikilmiş beni bekliyordu. Geldiğimi görünce kapıyı açtı ve elini dışarı uzattı.
“Önden, lütfen.”
“Şov yapma ya. Alt tarafı bir yere bırakacaksın,” deyip göz devirdim. Kapının önündeki arabaya doğru ilerledim ve kapıya uzandım. Bu konumda olduğuna göre Karan’ın arabası olmalıydı. Eğer öyle değilse rezil olacağıma şüphe yoktu. Neyse ki araba Karan’ındı ve önceden kapıları açmıştı. Ön koltuğa oturduğumda o da sürücü koltuğuna kuruldu ve arabayı çalıştırdı.
“Nasılsın, İlkyaz?” dediğinde şaşkınlıkla başımı ona çevirdim.
Kaşlarımı çattım. “İyiyim, sağ ol da hayırdır? Bir şey mi oldu?”
“Yok, bir şey olmadı,” dedi ondan beklenmeyen bir ciddilikle.
Sorgulayan bakışlarım hâlâ onun üzerindeydi.
“Seni buluşmandan sonra da ben alırım. Seninle bir şey konuşmak istiyorum,” dedi yüzüme bakmadan yolu izlerken.
Şaşkınlığım sürerken ne söyleyeceğini merak ettiğim için “Tamam, konuşuruz,” dedim.
Biraz sonra kafeye vardığımızda kapıyı açıp indim ve açık camdan “Teşekkürler,” dedim.
Sahte bir gülümsemeyle “Bir şey değil,” dedi ve gaza basarak hızla uzaklaştı.
Bir masa seçip oturduğumda saat tam üçtü fakat Duru hâlâ ortalıklarda yoktu. "Birazdan gelir herhalde" dedim ve beklemeye başladım.
Saat üçü yirmi geçtiğinde hâlâ bekliyordum. Tam yirmi beş geçe telefonum çaldı. Arayan Duru’ydu.
“Duru, neredesin?”
“İlkyaz, özür dilerim. Çok önemli bir işim çıktı, ben gelemiyorum. Başka sefer görüşsek olur mu?”
“Tamam, önemliyse sıkıntı yok. Ayarlarız bir daha. Hoşça kal.”
“Anlayışın için teşekkür ederim. Hoşça kal.”
Masadan kalkıp dışarı çıktım ve Karan’ı aradım. Ne söyleyecekti ki bu kadar ciddi?
“Alo, Karan. Gelebilirsin, çıktım ben.”
“Tamam, beş dakikaya oradayım,” dedi aynı ciddilikle.
Gerçekten de beş dakika sonra kafenin önüne gelmişti. Arabaya bindim ve kapıyı örttüm.
“Sende bir şeyler var son bir saattir. Ne oldu? Ne konuşacağız?”
Derin bir nefes verip “Şöyle ki,” diyecek oldu fakat o sırada telefonu çaldı.
Telefonu açtığında konuşmalarından bankayla konuştuğunu anladım. Biraz konuştuktan sonra telefonu kapattı ve bana döndü.
"Radyoyu açayım mı?" dedi anlam veremediğim bir tebessümle.
Sebebini bilmediğim bir şekilde ağzımdan "Olur," kelimesi çıktı.
"Tünaydın arkadaşlar, ne haber, nasılsınız? Umarım keyfiniz yerindedir çünkü benim keyfim oldukça yerinde. Bugün sevgili arkadaşım İlayda ile birlikteyiz. Nasılsın İlaydacığım?" diyordu neşeli bir tonla radyo sunucusu adam.
"İyiyim, teşekkür ederim Ardacığım. Sen nasılsın?" dedi kadın sunucu.
"Ben de gayet iyiyim. Dün çok fazla istek geldiği için bugün aşk temalı şarkılardan gideceğiz. Hazırsanız ilk şarkımızı yolluyorum."
"Gel birer çocuk olalım, o günden başlayalım
Gözlerimiz buluşsun, ilk kez bakışalım
Ne dün ne de yarın kalsın, biz yeniden doğalım
İlk söz dudağında olsun benim adım"
Karan benim aksime rahat görünüyordu. Bir saat önceki gerginliğinden eser yoktu.
Yalın şarkıya devam ederken ben, Karan'ın eğer telefon çalmasaydı ne söyleyeceğini düşünüyordum. Yol boyu yine her zamanki gibi sorularım beynimi meşgul etti.
