İçeriğe geç

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 6 · 8 dk okuma

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 6

6.Bölüm:Ayna

Sezin taburcu olunca onun moralini yerine getirmek için Oğuz bizi güzel bir restorana getirmişti. Ben daha önce gelmemiştim ve güzel dememin sebebi Oğuz’un bitmek bilmeyen övgüleriydi. “Öve öve öküz etmek” deyiminin anlamını Oğuz sayesinde daha iyi kavramıştım. Bunun için ona sonra teşekkür edecektim çünkü şu an mercimek çorbamı dilimi yakmadan içmenin derdindeydim. Masaya geleli yirmi dakikadan fazla olmuştu ama çorbam inatla soğumayı reddediyordu ve bu durum canımı sıkmaya başlamıştı. Sabahtan beri ağzıma bir lokma sürmemişken doymam için bu çorbayı tek seferde yalayıp yutmam gerekiyordu.

Çorbayı soğutmak için her yöntemi denemeye devam ettim. Bu hareketlerimle Karan’ın gözüne takılmış olmalıyım ki kendi çorbasını benimkiyle değiştirdiğinde ona ters bir bakış attım.

“Ne yapıyorsun?”

“Yarım saattir çorbayı soğutmaya çalışıyorsun. Sabahtan beri ağzına lokma koymadın. Benimki soğudu, benimkini iç. Ağızdan ağıza yiyemiyorsan daha hiç içmedim,” demesiyle ifademdeki şaşkınlığı saklayamadım.

Neyse ki masadaki herkes kendi yemeğiyle meşgul olduğu için Karan’ın kendini centilmen sandığı hallerini, benim de şaşkın ördek bakışlarımı fark etmemişlerdi. Karan’a göz devirip mecburiyetten önüme koyduğu çorbayı içmeye koyuldum. Ezogelin çorbasını pek sevmezdim ama Karan’ın yine gereksiz centilmen halleri tuttuğundan şu an için başka seçeneğim yoktu.

Herkes yemeğini bitirdikten sonra hesapları ortak ödedik, mekândan ayrıldık ve yazlığa döndük. Denizi olmayan bir şehre yazlık almak akıl işi değildi. Bu zenginler paralarını nasıl harcayacaklarını şaşıyorlar gerçekten.

Koltuklara yayılmış boş boş otururken Utku’nun aklına ne geldiyse bir anda kafasında ampul yanmış gibi sırtını dikleştirdi.

“‘Ben kimim?’ oynayalım mı?”

Pek oynamak istemiyordum ama arkadaşlarım onaylayan mırıltılar çıkarınca mecbur ben de kabul etmek zorunda kaldım. Mızıkçılık yapmak istemedim.

İncila, Kutay, Sezin, Utku derken sıra bana geldi. Alnıma turuncu yapışkanlı bir kâğıt sabitledikten sonra sorularımı sormaya başladım.

“Kadın mıyım?”

“Evet.”

“Oyuncu muyum?”

“Hayır.”

“Şarkıcı mıyım?”

Hep bir ağızdan “Hayır!” dediklerinde afallamıştım.

“Ünlü müyüm?”

“Hayır.”

Bu cevaba şaşırmıştım çünkü bu oyunun yalnızca ünlülerle oynandığını sanıyordum. Şaşkınlığımı saklamaya çalışarak devam ettim.

“Uzun boylu muyum?”

“Evet.”

Dudaklarımı büzerek gözlerimi tavana diktim. Tam o sırada Karan’ın sesi düşüncelerimi böldü:

“Dur, dur, ben yardımcı olayım. İnatçı, fazlasıyla sinirli, soğuk... Ama bunların yanında da oldukça sevimli, ılımlı, duygusal ve fazlasıyla güzel.”

Demesiyle, arkadaşlarım da dahil, kafam iyice allak bullak olmuştu.

“Bulamadım ya. Pes ediyorum!” diyerek merakla alnımdaki kâğıdı çıkardım. Gördüğüm isimle yaşadığım şaşkınlığı gizleyemedim: İlkyaz.

Birkaç saniye kâğıda boş bakışlar attıktan sonra “Lavaboya gitmeliyim,” diyerek salondan ayrıldım.

Banyo aynasında kendime bakakalmıştım. Stresten midem bulanıyordu. Karan benim hakkımda böyle mi düşünüyordu? İnatçı, fazlasıyla sinirli, soğuk... Ama bunların yanında da oldukça sevimli, ılımlı, duygusal ve fazlasıyla güzel. Şimdi övdü mü gömdü mü bu çocuk beni? Övse ağzının ortasına Osmanlı tokadını yapıştırırdım. Sonra kulaklarımda Nagihan Karadere'nin sesi çınlardı: “Osmanlı tokadını bir yapıştırdım, daha hâlâ yerinden kalkamadı.” Gömse sonuç yine övme olasılığından çok da farklı olmazdı açıkçası. Ama ikisini de yapsın istemiyordum. Hatta bu çocuğun simülasyondan silinmesi tek isteğimdi. Umarım arkadaşlarım onun benden hoşlandığını falan düşünmezlerdi. Eğer böyle bir şüphe kafalarını kurcalarsa, işte o zaman onu kendi ellerimle boğardım!

Banyoda fazla oyalandığımı fark edince salona geçtim. Oyunu bitirmişlerdi. Ben son kişiydim ama bir tur daha atarlar sanmıştım.

Herkes durgundu. Muhtemelen benim Karan’ın sözlerine bozulduğumu anlamışlardı.

Bakışlarım tek tek, uzun uzun durmamak suretiyle arkadaşlarımda gezinirken gözlerim Karan’ı bulduğunda bana ifadesizce bakıyordu. Gözlerim kısıldı. Onu hemen şu dakika boğmamak için kendimi zor tutuyordum. Tam düzeldi derken yine kafamın tasını attırmayı başarıyordu. Babaannem Trabzonluydu... Acaba bu inatçılığım ve ani sinir patlamalarım genetik olabilir miydi? Karan cüzdanımı çaldığında o an normal olarak çok sinirlenmiştim ama ona karşı hâlâ kin tutmamın başka bir açıklaması olamazdı. Karadenizlilerin insanı canından bezdiren türden bir inatçılığı ve sinirleri vardı. Öyle ki “inatçı keçi” tamlaması bile Karadeniz Bölgesi'nden çıkan bir şeydi.

Sinirlenince gözüm hiçbir şey görmüyordu. Nitekim evlatlık olduğumu öğrendiğimde sinirime hâkim olamayıp annemle babamı istemeden korkutarak uyandırmıştım. Sonradan öz olmadığını öğrendiğim annemle babamı…

Karan’la yalnız kaldığımız bir anda önce bu yaptığının hesabını soracak, sonra yakasına yapışıp onu bir güzel hırpalayacaktım ama şu an sırası değildi. Boşu boşuna ortamın huzurunu kaçırmak istemiyordum. Bir keresinde ilkokulda sevdiğim öğretmenlerimden biri anneme veli toplantısında benim için “Dışarıdan çok sakin biri gibi görünüyor fakat özünde çok daha farklı. Evet, tatlı, naif; fakat sinirine hâkim olamıyor,” demişti sınıfımdaki bir erkek öğrencinin kafasına taş fırlatıp kafasını yardığımda. Kendimi savunacak hiçbir cümlem yoktu çünkü sinirimi kontrol edemeyip birini yaraladığım için haklıyken haksız duruma düşmüştüm. Ama kimse de sormadı ki “Çocuğun kafasını niye yardın?” diye. Küçüğüm diye ciddiye aldıkları tek kısım çocuğun kafasını yarmış olmamdı. Olayı dinlemeye yeltenmemişti kimse. Şöyle olmuştu: Çocuğa “Ben de sizinle futbol oynayabilir miyim?” dediğimde yüzüme yüzüme gülüp “Kızlar futbol oynayamaz!” deyip top sürmeye devam etmişti.

Çok da kötü oynuyordu zaten. Oyuna katılsam muhtemelen onu sollar geçerdim. Çünkü o zamanlar yaşıtım kızlar gibi evcilik gibi şeylerle çok ilgilenmezdim. Futbola daha çok ilgiliydim ve ailem bu ilgime karşı çıkmayıp beni bir kursa dahi yollamışlardı. Ben de onlarla aynı düşünce yapısına sahiptim. Küçük çocukların kısıtlanmasını sevmez, hoşlanmazdım. Çünkü onlar daha küçücükken onların hayal dünyasına bir sınırlama koymak çok kaba ve anlamsız geliyordu. Mesela kız çocuklarına her zaman pembe giydirilmesi... Bırak, çocuk ne renk istiyorsa o renk giyinsin. Aynı durum erkek çocukları için de geçerli. Tek fark onlarla özdeşleştirilen rengin mavi olması.

Veya benim durumumdaki gibi kız çocuklarına “futbol oynayamazsın”, erkek çocuklarına “voleybol oynayamazsın” baskısını yapmak... Gerçekten o kadar saçma buluyorum ki! Çocuk bunu seviyorsa ilgisi ya da yeteneği vardır. İlgiliyse hevesini kırmak, yetenekliyse bir sporcunun geleceğini mahvetmekten başka bir şey gibi gelmiyordu bana.

Düşüncelerimde boğulurken İncila’nın bana seslendiğini duymamış olmalıyım ki “İlkyaz, kime diyorum!” diye yüksek sesle konuşmaya başlamıştı. İrkildim.

“Efendim?”

“Ne yemek istersin? Dışarıdan söyleyeceğim. Ev yemeği yeme gibi bir planın varsa üzgünüm ama hemen o planı iptal et çünkü Ayza Hanım yemek yapacak halde değil mi—” dediği anda Ayza, İncila’nın suratına bir yastık fırlatarak cümlesini bitirmesine izin vermemişti.

Bunun üzerine İncila yastığı Ayza’nın yanına atıp bakışları tekrar bana döndüğünde “Hamburger yiyeceğim,” dedim.

“İçecek olarak?”

“Kola olsun ama sıfır şeker olursa sevinirim.”

İncila bana kınayıcı bir bakış atıp “Şu zengin zevkleri de hiç çekilmiyor ya!” deyip güldü.

Bu sefer ben yanımdaki yastığı ona fırlattığımda buna bağışıklık kazanmış olmalı ki yastığı havada yakalayabilmişti. Bana geri fırlatmadığına sevinmiştim çünkü İncila’nın eli çok ağırdı. Parmak ucuyla bir fiske vurması karına iki tekmeyle eş değerdi.

“Yemekler ne zamana gelir?”

“Yarım saati bulur.”

“O zaman ben biraz dinleneyim. Siz yemek gelince beni uyandırırsınız,” deyip odama gitmek için merdivenlere yöneldim. İlk basamağa basacakken bir anda başım dönüp sendelediğim anda Ayza ve İncila yanımda bitiverdi. Kolumla onlardan destek alıp kendimi dengede tutmaya uğraştım. Gözlerimi kapatıp bir elimi alnıma götürdüm.

Ayza endişeyle “İlkyaz, iyi misin?” diye sordu. Başımı evet anlamında salladım.

“Önemli bir şey değil. Yorgunluktandır. Biraz kestirirsem hemen kendime gelirim,” dedim şüphelerini gidererek. İyi olduğuma ikna etmek için gülümsedim.

Cevabım Ayza’yı tatmin etmemiş olmalı ki kolundan destek almamı söyleyip beni odamıza kadar kendisi götürdü, yatırdı. Hatta uyurken terlemeyeyim diye klimayı bile açtı. Ona teşekkür edip tam uykuya dalacakken Ayza’nın sorusuyla beynimden vurulmuşa döndüm.

“Sen Karan’la daha önceden tanışmıyorum dememiş miydin?”

Ne diyeceğimi bilemez hâlde gözlerimi kaçırdım. Ellerim terlemeye başladığı için ellerimi bacaklarımın yan tarafına sürttüm. Şaşkınlığımı sesime yansıtmamaya çaba göstererek “Evet. Dediğim gibi, önceden tanışmıyoruz,” dedim.

“Hadi oradan! Ben yemem kızım bu yalanları. Seni senden daha iyi tanıyorum. Basbayağı yalan söylüyorsun şu an.”

“Ne yalanı? Gerçekten söylüyorum, tanışmıyoruz.” Gözlerimi kaçırdım ve terleyen ellerimi kurutmak için hafifçe bacaklarıma sürttüm.

“Beni salak yerine koyman beni biraz üzmedi değil, İlkyaz. Sen yalan söylediğinde gözlerini kaçırırsın ve ellerin terlemeye başladığı için onları kurutmak için bacaklarına götürürsün. Şu anda da tam olarak onu yapıyorsun.” Parmağıyla bacaklarıma sürtünen ellerimi işaret etti.

Fark edilince ellerimi bacaklarımdan hızla çektim. Gerçekten de beni benden iyi tanıyordu.

“Nerede ve ne zaman tanıştınız? Dökül,” dediğinde bu durumdan çıkışım olmadığını anlayıp derin bir nefes vererek anlatmaya başladım.

“İlk defa otogarda karşıma çıktı. Ankara’ya geldiğimde eşyalarımı taşımakta zorluk çektiğimi fark edip yardım teklif etti. Ben de salak gibi olur, deyip anında kabul ettim. O sırada cüzdanımı çalmış işte. İçinde de çok fazla para vardı ama... Tabii ben bunu susadığımı fark edip markete girdiğimde fark ettim.” Anlattıkça öfkem daha da harlanmaya başlıyordu. “Onun yüzünden cebimde beş parasız kaldığım için doğru dürüst yemek bile yiyemedim, Ayza. Pansiyonda çalışan bir kadının verdiği peynirli poğaçalarla idare ettim bir hafta. Artık kusma noktasındaydım. Gidip birkaç yere iş teklif ettim ama kimse reşit olmadığım için beni işe almayı kabul etmedi. Doğum günümde artık yasal olarak reşit olduğum için daha önce teklifte bulunduğum iki yere gittim. İlki bir butikti ve yine beni kabul etmedi. İkincisi bir restorandı ve işe kabul edilmiştim. Çok sevinçliydim, ta ki beni işe sokan kişiyi öğrenene kadar.”

Ayza “Kimmiş?” dedi heyecanla.

“Karan’mış. Beni işe o aldırmış. “Niye?” diye sorduğumda “Özür babında yaptım,” dedi. Daha fazla dayanamayıp ağzıma geleni söyledim. Ertesi gün iş çıkışıma gelmiş. “Neden geldin?” dediğimde “Kolyeni vermeye geldim,” dedi. “Şimdi de kolyeme mi göz diktin?” diye çıkıştım ama o oldukça sakin bir şekilde “Dün düşürmüşsün, ben de sana veririm diye aldım soğuk çay,” dedi. Bir de o an elimde lanet olası karpuzlu soğuk çayım vardı! O günden beri sürekli “soğuk çay” deyip duruyor.”

Her cümlemde Ayza’nın gözlerinin içi parlıyor, gülümsemesi büyüyordu. Bana yavru kedi gibi baktığını fark ettiğimde “Ne oldu, neden öyle bakıyorsun?” dedim.

“Kızım bu çocuk sana sırılsıklam âşık! Sen nasıl fark etmezsin!” dediğinde yüzüm düştü.

“Gerçekten mi Ayza? O kadar şey anlattım, sadece bu mu? Ayrıca nereden yaptın bu çıkarımı? Cüzdanımı çalmasından mı, yoksa bana acıyıp işe aldırmasından mı? Hangisinden?”

Gülümsemesi solup ofladı. “İlkyaz, bir insan neden yeni tanıştığı biri kolyesini düşürünce alır?”

“Bilmem. Neden?”

“Allah’ım sana geliyorum! Kızım çocuk sana resmen vurulmuş diyorum! Nesini anlamıyorsun?”

Karadeniz genlerim devreye girmeye başlamıştı ama sakin kalmaya çalışıyordum. “Ayza, benim tepemin tasını attırma! Ne saçmalıyorsun sen? Uykum var benim, yürü git başka yerde saçmala,” dedim.

Tam o sırada Ayza bir şarkı mırıldanmaya başladı:

“Bir dokun, bin ah işit

Bugünlerde böyleyim

İster kal ister git

Tarifsiz kederdeyim

Gösterdin aşkın ucunu

Öyle bıraktın, gittin

Bana attın suçunu

Davayı ben kaybettim”

Kafamın altındaki yastığı hızla ona fırlattığımda kenara çekilip kaçmıştı ve kıkırdamalarının arasından şarkıya devam ediyordu:

“Ah, olmaz, olmaz

Sensiz olmaz, sensiz olmaz

Yanıyor yanaklarım

Gözyaşlarım durulmaz…”

Ona sırtımı dönüp gözlerimi kapattığımda mini konserine devam ediyordu fakat göz kapaklarım ağırlaştı ve ses artık derinlerden gelmeye başladı.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Bu bölümde karakter sesi oturmaya başlamış🤗 hızlı tempo azalmış ama bazı cümleler fazlalık hissi taşıyor mesela küçüklük anıları biraz fazla uzamiş atlama isteği geliyor.

    1Yanıt