İçeriğe geç

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 5

5.Bölüm:Yazlık

Bugünden itibaren işe gireli bir ay olmuştu ve ilk maaşımı alacaktım. Çok heyecanlıydım. Normalde buraya geldiğimden beri çok renkli giyinmezdim. Ama bugün ilk maaşımı almanın heyecanıyla bej ve koyu yeşil tonlarında giyinmiştim. Tırnaklarıma bile koyu yeşil ojeler sürmüştüm.

Yine restorana gidecektim ama sadece maaşımı almaya gideceğim için mesai saati yerine kapanışa yakın gittim. Vardığımda patronumdan maaşımı alıp teşekkür ettim.

Mutlu bir şekilde pansiyona döndüm. Girişte duran kadın beni durdurdu.

“İlkyaz! Hayırdır neden bu kadar mutlusun?” dedi kocaman gülümsemesiyle.

“Bugün ilk maaşımı aldım Lale Abla. Fazladan peynirli poğaça almana gerek yok artık,” deyip kıkırdadım. O da güldü.

Aslında odama gidip biraz tembellik yapıp kestirecektim ama keyfim yerinde olduğu için her zaman gittiğim parka gittim.

Telefonumda dört yeni bildirim vardı. Yakın arkadaşlarımın olduğu bir gruptan, 💃Dünyanın Yedi Harikası💃’nden, gelmişti mesajlar. Hepsi doğum günümü kutlayan mesajlardı. Ne çok özlemiştim onları… Teneffüslerde hiç bitmeyen sürükleyici sohbetlerimizi, öğle aralarında okuldaki öğretmenleri eleştirmemizi, saçma sapan şeylere gülmemizi, her zaman birbirimizi desteklememizi o kadar özlemiştim ki…

Arkadaşlarım şu an nerede ve ne yaptığımı merak ediyorlardı. Ankara’da bir pansiyonda kaldığımı, güvende olduğumu yazdım. Sonra yanıma pamuk şeker satan yaşlı bir adam geldi.

“Kızım pamuk şeker ister misin? Bugün siftah yapamadım. Belki bu ihtiyara yardımcı olmak istersin? Vereyim mi bir tane?” dedi hüzünlü bir gülümsemeyle.

Tam “Olur,” diyecektim ki bilinmeyen numaradan gelen bir mesaj beni durdurdu.

“Kimseye güvenme.”

İlk başta saçma ve alakasız gelmişti. Ciddiye almayacaktım ama bir yandan da içime bir kurt düşürmüştü bu mesaj. Adamı kibarca reddetmeme rağmen aksine adam sinirli adımlarla yanımdan uzaklaştı. Mesaja dikkat kesilip pamuk şekeri almamıştım ama belki de adam gerçekten de siftah yapmamıştı ve paraya ihtiyacı vardı? Umarım gerçekten paraya ihtiyacı yoktur, diye düşündüm. Kendimi böyle avutacaktım. Yoksa gece vicdan azabından uyuyamazdım.

Yine önemsiz şeylerle kafamı doldururken telefonuma bir mesaj geldi. Yazan Ayza’ydı.

“İlkyaz sana harika bir haberim var! Babası Utku’ya Ankara’da yazlık almış. Utku’yla birlikte bu cuma İncila, Sezin, Kutay, Oğuz ve ben oraya geliyoruz! Ha bir de Utku’nun çok yakın bir arkadaşı varmış orada. O da geliyormuş kalmaya. Adı Karan’mış. Ben de tanımıyorum ama gelince tanışırız. Seni de alacağız bavulunu hazırla! Seni çok özledim!”

Bu mesaj beni hem şaşırtmış hem de aşırı mutlu etmişti. Arkadaşlarımı çok özlemiştim ve tek başıma canım acayip sıkılıyordu. Ayza mesajda Karan diye bir çocuktan bahsetmişti. Umarım koca Ankara’da o peşimi bırakmayan çocuğu kastetmiyordur. O çocuğa buraya geldiğimden beri ayar oluyorum. Adını niye öğrendiğimi bile bilmiyorum. Umarım zaman çabuk geçer de yalnızlıktan kafayı yemeden arkadaşlarıma kavuşabilirim.

Bugün cumaydı. Sonunda arkadaşlarıma kavuşabilecektim. Belki Utku’ya evlatlık olduğumu öğrendiğimi ve gelen o garip mesajlardan bahsedebilirdim. Böyle düşünme sebebim, Utku’nun babasının Ankara’nın saygın ve ünlü iş adamlarıyla çalışması ve Ankaralı olduğu için Ankara’yı avucunun içi gibi bilmesiydi. Eli kolu uzun bir adamdı; bu yüzden başım sıkıştığında ya da bu gizemli mesajların arkasında kimin olduğunu anlamak istediğimde bana yardımı dokunacağını düşünüyordum.

Ayza’ya kaçta geleceklerini sordum ve bana öğleden sonra merkeze varacaklarını söyledi. Pansiyonumun konumunu attığımda buraya gelmelerinin yarım saat süreceğini de ekledi. Bu süre zarfında ne ile oyalanayım, diye düşündüm. Buraya geldiğimden beri hiç Anıtkabir’e gitmediğim aklıma geldi. Bir taksi durdurup Anıtkabir’e gitmesini söyledim ve az sonra vardım. Burayı küçüklüğümden beri çok merak ediyordum. Aslında ben çok küçükken gelmişiz ama ne yazık ki hatırlamıyordum. O yüzden fırsatım varken neden görmeyeyim ki, dedim ve gezinmeye başladım. Benimle beraber bir tur rehberi ve tur gezisi yolcuları da girmişti. Tur rehberinin söylediklerine biraz kulak verince burayı gezmek daha anlamlı hale gelmişti.

Anıtkabir’den çıktım ve aç olduğumu fark ettim. Bu yüzden Ankara’nın meşhur yemeği olan Aspava yemeye gittim. Gerçekten de abarttıkları kadar vardı. Tadı efsaneydi.

Ben öyle böyle oyalanırken akşam olmuştu. Bir taksi çevirip pansiyona döndüm.

Geceye doğru Utku’lar beni aldı ve yazlığa vardık. Gerçekten çok yorgundum ve hemen yatıp dinlenmek istiyordum ama önce kimin kiminle hangi odada kalacağını kararlaştırmamız gerekiyordu. Bu tartışmayı sürdürürken Kutay “Ben Ayza’yla kalırım!” diye atıldı. Bunun üzerine “Saçmalama istersen Kutay. Kızlar aynı odada erkekler aynı odada kalacak. Gelmeden önce konuşmuştuk ya,” dedi Utku. Bunu söylemesiyle Kutay’ın biraz yüzü düşse de hemen toparladı.

Biz tartışırken saat gece ikiye gelmişti bile ama neyse ki bir karara varmıştık. Ben Ayza’yla, Sezin İncila’yla, Kutay, Oğuz ve Utku da beraber kalacaklardı. Karan dedikleri çocuk da yarın gelecekmiş. O gelince Kutay, Oğuz ve Utku onunla, Karan’la, kalacak diye konuşmuşlar.

Sonunda tüm ağırlığımı yatağa bıraktım ve derin uykuya daldım.

Sabah uyandığımda yanımda Ayza yoktu. Muhtemelen uyanıp kahvaltı hazırlamaya koyulmuştur bile. Gözlerimi ovuşturup yatakta doğruldum. Rastgele bir eşyaya gözlerimi kenetledim. Kendimi bildim bileli sabahları ayılmakta çok zorluk çekiyordum. Eğer bir gün sihirli lambadan cin çıkarırsam dileyeceğim üç dilek şöyle olurdu:

Sabah insanı olmak istiyorum.

Sabah insanı olmak istiyorum.

Sabah insanı olmak istiyorum.

Sonunda yataktan çıkıp pembe, üstünde sarı civciv desenli pijamamı çıkarıp mavi kot şort ve toz pembe, askılı bir üst giydim. Göz altı morluklarım beni canavar gibi gösterdiği için oralara kapatıcı sürdüm. Yüzüm çok renksiz kalmasın diye biraz da allık ekledim. Saçlarımı tarayıp üstünkörü ördüm ve aşağı indim.

Tahmin ettiğim gibi Ayza mutfakta yeni gelin sunumu tabaklar hazırlıyordu. Evin mutfağı Amerikan mutfak olduğu için salonda görüş açımdaydı. Salonda da Sezin, Oğuz’un dizlerine kafasını dayamış uzanıyor; İncila televizyona dikkat kesilmiş dün saatini kaçırdığı dizisini izliyor; Kutay da telefonda uzun süredir istediği arabanın fotoğraflarına ve fiyatlarına bakıyordu. Utku’ysa ortalıkta yoktu. “Utku nerede?” diye sorduğumda “Karan’ı almaya gitti,” dedi Kutay.

Koltukta oturmuş ne yapsam, diye düşünürken kapı çaldı. Kapıya baktığımda Utku ve yanında bir çocuk vardı. Hayır, hayır, hayır! Yüzümdeki gülümseme bir anda kayboldu. Ayaklarım yere çakıldı. Hareket edemedim, bir şey söyleyemedim. Şok içerisindeydim. O çocuktu... Cüzdanımı çalıp sonra da “Özür dileme babında yaptım” diyerek beni işe aldırdan çocuk.

Zar zor “Hoş geldiniz,” diyebildim yalnızca. Karan “Hoş bulduk,” dedi muzip bir gülümsemeyle. Utku bir bana bir Karan’a bakıp “Siz tanışıyor musunuz?” dedi. Karan tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki Utku’yu hızla “Hayır,” diye reddedip lafı Karan’ın ağzına tıktım. Ellerinde bavullarla içeri yönelince geçebilmeleri için kenara çekildim. Utku Karan’ı yukarı çıkarıp tahminimce odasını gösterdi ve bavulları ona verdi.

Bugün Ayza yüzünden sabah altıda uyanmak zorunda kalmıştım. Sabah koşusuna götürdü beni. Ben kim, pazartesi sabahın altısında uyanıp koşuya gitmek kim? Sabah insanı olmadığımı söylemiş miydim? Olsun, yine de üstünden geçmekte fayda var.

Ayza beni acele ettirdiği için hızlıca üstüme bebek mavisi eşofman takımımı, aynı renkte şapkamı ve beyaz spor ayakkabılarımı giyip çıktım.

Ayrıca şu bahsettikleri Karan’ın benim tanıdığım Karan olması beni iyice zıvanadan çıkarıyordu. Ya Utku sende, koskoca Ankara’da başka Karan mı bulamadın? Diye söylenmeden edemiyordum. Üstüne üstlük şimdi bir de onunla aynı yazlıkta kalmam gerekiyordu! Çocuğu kapıdan kovsam bacadan giriyordu!

Sabahları yeni uyanık ve üstüne bir de aç olunca ne kadar agresif olduğumu bildiğinden Ayza sahile vardığımızda bana yanık bir simit almıştı. Yanına da ayran. Beni gerçekten tanıyordu. Ben İzmirli olduğum için küçüklüğümden beri bu tada aşinaydım ama Ankara’nın yanık simidi bir başka olur, derlerdi. Gerçekten de farklıydı. Biz tabii İzmir’de simide gevrek deriz. Domatese de domat. Kendimize yeni bir dil uydurmuşuz resmen, diye düşünürken gülümsemeden edemedim.

Ayza güzel bir tempoyla koşarken benim bembeyaz yüzüm terlemekten kıpkırmızı olmuştu. Sabahları hava öğlene göre pek de sıcak olmazdı ama Ankara’nın iklimi beni her fırsatta şaşırtmayı başarıyordu. Bir süre sonra Ayza da yorulmaya başlayınca yazlığa dönme kararı aldık.

Eve girince Ayza ilk kattaki, ben de ikinci kattaki duşa girdik. Gerçekten çok terlemiştik ve soğuk bir duşa ihtiyacımız vardı. Hele Ayza’nın benim üç katım kadar terlediğine emindim.

Duştan çıkınca saçlarım hafif nemliyken balıksırtı örgü yaptım. Üstüme beyaz, pembe lotus çiçekli baskılı bir tişört, altıma pembe-beyaz dikey çizgili bol bir eşofman ve toz pembe spor ayakkabılarımı giyip aşağı indim.

Ayza duş aldıktan sonra uyuyakalmıştı. Diğerleri de bu sabah bizim koşu için gittiğimiz sahile yakın bir kafeye gitmişlerdi. O sinir bozucu çocuk salonda tek başına oturuyordu. Üstünde siyah bir sporcu atleti ve asker desenli, diz altı bir şort vardı. Rahatsız hareketlerle onun oturduğu koltuğun çaprazındaki tekli koltuğa oturdum. Elimde dünya klasiklerinden biri olan Gurur ve Önyargı kitabı vardı. Bu kitabı daha önce okumuştum ama yapacak aktivitem olmadığı için tekrar okumaya karar verdim.

Karan “Soğuk çay, naber nasılsın? Kitap mı okuyorsun? Hangi kitap o? Yazarı kim? Konusu ne?” diye ardı ardına sorular sıralamaya başlayınca derin bir nefes verdim ve gözlerimi devirdim.

“Öncelikle nasıl olduğum seni zerre ilgilendirmiyor. Kitabın adı Gurur ve Önyargı. Yazarı Jane Austen. Konusu uzun. Anlatsam anlamazsın, dinlemezsin de zaten. O yüzden boş ver. Bir de bana sürekli soğuk çay demeyi bırak.”

Bu söylediklerim onu biraz bozmuştu ama umurumda da değildi açıkçası.

“Ama konusunu çok merak ettim soğuk çay,” dedi son kelimelerin üstüne basa basa. “Anlat sen, dinleyeceğim söz,” dedi. Akşama kadar beynimin etini yemesin diye anlatmaya başladım. Gerçekten de beni uzun uzun dinledi ve bu beni ziyadesiyle şaşırttı. Aslında benim ilgili olduğum bir konuya ilgi gösterilmesi de hoşuma gitmedi değildi.

Kitabı anlatmayı bitirdiğimde kitapla ve yazarla alakalı birkaç soru sorduktan sonra sorularını cevapladığımda onayladığını belirten homurtular çıkardı. Kitabı okumaya geri döndüğümde telefonum çaldı. Arayan Oğuz’du.

“Efendim Oğuz?”

“İlkyaz, hemen hastaneye gelmen gerekiyor,” dedi nefes nefese.

“Ne oldu?”

“Sezin’e araba çarptı,” demesiyle telefon elimden düştü, elim kulağımda kaldı.

Karan hemen yanıma koştu. “Ne oldu?”

“Karan…” diyebildim yalnızca. “Sezin… Hastanede…” dememle gözlerimin önü karardı. Tam düşecektim ki Karan beni tuttu.

“İlkyaz!” diye bağırdı ama sesi kulağıma fazla boğuk geliyordu. Hemen ardından bilincim kapandı.

Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Başımda Karan ve Ayza vardı ve endişeli gözlerle bana bakıyorlardı. Başımı çevirdiğimde solumdaki sedyede Sezin yatıyordu. Bir Ayza’ya bir Karan’a baktım.

“Ne oldu bana? Neden hastanedeyim? Neden Sezin sedyede?”

“Sezin’e araba çarpmış. Geri zekalı demeyelim de, akıla karşı sosyal mesafeli arkadaşımız Oğuz da bunu telefonda sana pat diye söylediği için anın şokuyla baygınlık geçirmişsin,” dediğinde Oğuz, Ayza’ya ters bir bakış attı ama Ayza bunu pek de umursamayarak devam etti. “Karan da apar topar seni hastaneye getirmiş.” “Sezin’e gelecek olursak…” Bir anlığına duraksadı. “Sen haberi aldığında yoğun bakımdaymış. Siz hastaneye geldikten biraz sonra yoğun bakımdan çıkmış ve şu an olduğumuz hasta odasına getirmişler. Durumu stabil kalırsa yarın sabah taburcu edeceklermiş,” dedi yüzünde acı bir ifadeyle.

Ayza saçlarımı okşayarak gülümsedi ve Sezin’in yanına gitti. Başımda yalnızca Karan vardı. Ona dönüp “Bu sefer eşyalarımı çalmak yerine bana yardım etmeyi tercih etmişsin,” dedim alaycı bir tavırla.

“Eh, hep hırsız olacak değilim ya. Bugün de iyilik meleği olayım dedim.” Dedi dudağında yarım bir gülümsemeyle.

Gülümsedim.

Bölüm sonu

2 yorum

  • Anlatım şekli bu bölümde daha güzeldi özellikle Karandan bahsederken belirgin 1 şekilde tamam bu karakter konuşuyor diyebiliyorum ama bazı yerlerde yine bu yeri geçip asıl yere gelelim diye tempo hızlantısı olmuş ama kabul ediyorum 1 karakterden bağsederken ana karakter konuşuyor hissi geliyor bu iyi 1 özellik yine de tempo bazı yerlerde fazla hızlı bayılma uyanma sahnesi ve kapanış biraz hızlı az sakin okur nefes alsın🥲