Bugün on yedi Mayıs’tı. Bugün benim doğum günümdü. Doğum günlerini kutlamayı, mumları üflerken tutulan o küçük umut dolu dilekleri çok severdim ama bu yılki doğum günümde, sıcaktan basan ve tavandaki tavan vantilatörünün gıcırtıyla ağır ağır döndüğü o küçük pansiyon odasının ortasında tek başımaydım… Annemin beni "böğürtlenim" diye sevmesini, her zaman yanımda olan ve en büyük destekçim olan babamı, kendi neşesiyle bizi de neşelendiren sevecen kardeşim Nil’i de yanımda görmeyi dilerdim. Ailemi, evimin kokusunu, akşam yemeklerındaki o kalabalık ve gürültülü masayı ölesiye özlüyordum. Acaba Nil şu an ne yapıyordu? Benim yokluğumda odama girip yatağıma oturuyor muydu?
Buraya, bu yabancı şehre geleli tam bir hafta olmuştu. Bu bir haftayı kaldırımları aşındırarak, güneşin altında kapı kapı gezip iş aramakla geçirdim fakat bulamadım. Reşit olmadığım için kimse beni işe almıyordu. Başlarına hukuki bir bela açmamdan veya polisle uğraşmaktan korkuyorlardı. Mantığımla onları anlayabiliyordum ama çaresizliğim mantığıma galip geliyordu; benim gerçekten, yaşamımı sürdürebilmek için acilen bir işe ihtiyacım vardı. Cebimde beş parasızdım. Gururumdan kimseden bir şey isteyemediğim için doğru düzgün yemek bile yiyemiyordum.
Neyse ki pansiyonun resepsiyonunda çalışan tonton kadın durumu az çok sezmişti. Öğlenleri kendine simit, poğaça tarzı şeyler almaya gittiğinde, sırf ben mahcup olmayayım diye bana da alıyordu. Açlıktan bayılmak üzereyken kapımı çalıp bana da peynirli poğaçalarından getirince öyle mutlu oluyordum ki anlatamam. O sıcak poğaçanın kokusu bile bana evimi hatırlatmaya yetiyordu.
Neyse ki artık kendime yasal bir iş bulabilirdim. Artık reşit olmuştum, kendi ayaklarımın üzerinde durabilir, kendi paramı kazanabilirdim.
Derin bir nefes alıp çantama cüzdanımı, kimliğimi ve telefonumu koyup sokağa çıktım. Ankara'nın erimeye başlayan asfalt kokusu ciğerlerime dolarken, daha önce işe girmeyi teklif ettiğim dükkânlardan birine doğru yürümeye başladım. İçimdeki o küçük umut kırıntısı her adımda biraz daha büyüyordu. Birkaç dakika sonra vardım. Bu dükkân bir giyim butiğiydi. Giyime önem verdiğim ve sevdiğim için ilk önce buraya gelmenin daha mantıklı olacağını düşünmüştüm. Butiği işleten, sonradan adının Feza olduğunu öğrendiğim kadın kapının önündeki küçük sandalyede çay içiyordu. Pek mutlu görünmüyordu, yüzünde yaz sıcağının da etkisiyle iyice belirginleşen gergin bir ifade vardı. Umarım bu gerginliği beni işe alma fikrini olumsuz yönde etkilemezdi.
"Merhaba. Beni hatırladınız mı? Buraya iş başvurusunda bulunmuştum. Reşit olmadığım için beni işe almayı kabul etmemiştiniz. Ama bugünden itibaren reşitim çünkü bugün benim doğum günüm. Bakın, kimliğimi de getirdim. Gösterebilirim isterseniz?" dedim.
Evet anlamında başını salladı.
"Hatırladım ama seni işe alamam. Kusura bakma," demesiyle yüzüm düştü. İçimdeki o küçük umut balonu bir anda patlayıvermişti.
"Ama ben burada çalışmayı çok istiyorum. Lütfen beni işe alın. Para kazanmaya ihtiyacım var, lütfen."
"Kızım bela mısın nesin! Yürü git, benim canımı sıkma sabah sabah!" diye bağırdı.
Gözlerime dolan yaşları geri itmeye çalışarak oradan uzaklaştım. Birkaç sokak ilerideki başka bir restorana girdim. İçeriden gelen taze yemek kokuları midemi guruldatırken, buranın beni işe alacağına dair içimde son bir umut kırıntısı taşıyordum. Ama dükkân sahibi beni reddetti.
"Bu işe gerçekten çok ihtiyacım var. Bir pansiyonda tek başıma yaşıyorum. Sizin de çocuklarınız vardır, anlarsınız beni. Ne olur alın beni işe," diye kendimi açıklamaya çalıştım ama nafile... Adam arkasını dönüp mutfağa doğru yürüdü.
Gururum paramparça olmuş bir halde kendimi dışarı attım. Güneşin yakıcı sıcağında parka doğru yürüdüm. Bir banka oturdum ve gözyaşlarım kendiliğinden akıverdi.
İş bulamadığım için ağladım.
Evlatlık olduğum için ağladım.
On yedi yıl gerçek ailemin kim olduğunu bilmeden yaşadığım için ağladım.
Kardeşimi özlediğim için ağladım...
Ağlayarak biraz da olsa rahatlamıştım aslında. Biraz daha oturup parka koşturan küçük çocukların cıvıltılı bağırışma seslerini dinledikten sonra pansiyona dönme kararı aldım. Kızarmış gözlerle dönerken ardımdan gelen bir ses beni durdurdu.
"Genç kız! Bakar mısın?"
Seslenen kişi az önce iş teklifinde bulunduğum adamdı. Arkamı döndüm.
"Buyurun?"
"İşe alındın."
Ne? İşe mi alınmıştım? Beni işe almama konusunda bu kadar ısrarcı olan bir adam neden şimdi fikir değiştirmişti? Yine şüphelerim peşimi bırakmıyordu.
Elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim ve adama gülümsedim. Tam o sırada cüzdanımı çalan çocukla göz göze geldim. Restoranın kenarında durmuş, güldü ve tek gözünü kırptı. Tabii ya! O çocuk ikna etmişti adamı! Gülümsemem anında söndü. O çocuğa sinirim iki katına çıkmıştı.
Hızlı adımlarla yürümeye devam ettim. Restorandan biraz uzaklaştığım sırada arkamdan bir el kolumu tuttu ve beni kendine çevirdi. Cüzdanımı çalan çocuktu bunu yapan. Kolumu hızla ondan kurtardım.
"Ya sen ne yapıyorsun? Önce otogarda bir adam bana çarpınca beni korur gibi yapıp cüzdanımı çaldın, sonra da beni işe aldırdın. Hayırdır ya, ne oluyoruz?"
"Hop! Yavaş gel. İşe ihtiyacın yok muydu? Cüzdanını çaldığım için özür dileme babında işe aldırdım işte seni," dedi. "Teşekkür edeceğine gelmiş burada bağırıyorsun bana," diye ekledi ve kınarcasına başını iki yana salladı. "Çok ayıp!"
"Ben kendime iş bulamıyor muyum? Sana mı kaldı beni işe sokmak?" diye bağırınmaya devam ederken çocuğun alaycı tavrı bir anda söndü.
Tek kaşımı kaldırarak "Ne oldu?" der gibi tek bir bakış attım.
"Gözlerin kızarmış. Ağladın mı sen?" dedi düşünceli bir tavırla.
"Yahu sana ne! Ağlasam sana ne, gülsem sana ne! Seni ne ilgilendirir? Bir düş yakamdan artık!" dedim ve çocuğa arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Birinin bana acırcasına benim yerime bir şey yapmasına gerçekten çok sinirlenmiştim. Ama bir yandan da işe alındığım için mutluydum.
Çocuk arkamdan bağırdı:
"Yarın sabah dokuz gibi çalışmaya gelebilirsin!"
Bugün ilk iş günümdü. Bu yüzden biraz heyecanlıydım. Sabahın erken saatlerinde sıcak bastırmadan hazırlanıp evden çıktım ve restoranın yolunu tuttum. Biraz yürüdükten az sonra vardım. Dükkân taze havalandırılıyordu. Yanıma bir çalışan geldi ve bana bir garson önlüğü, kalem ve defter verdi. Garson önlüğünü giydim. Bej renginde, kumaşı biraz sert bir önlüktü. Buğday tenli olduğum için beni biraz soluk gösteriyordu.
Meraklı gözlerle etrafı incelerken içeri iki kız girdi. "Başlıyoruz," diye düşünerek masalarına oturduklarında yanlarına gittim.
"Hoş geldiniz. Ne alırdınız?" diye sordum.
Biri kestaneli risotto, diğeri ise somon tartar rica etti. Siparişleri not aldım ve aşçılara ilettim.
Bir süre sonra ikisi de hazır olunca yemeleri için kızlara götürdüm. Hem gülüp sohbet edip hem de yemeklerini yediler. "Ne olurdu sanki şu an çalışmak zorunda olmayıp kardeşimle bir yandan dertleşip bir yandan da soğuk kahvelerimizi yudumlasaydık..." diye düşündüm. Ben düşüncelere dalmışken kızlar da teşekkür edip kalkıp gittiler.
Sonunda hava kararmıştı, akşam rüzgârı Ankara'nın sıcaklığını biraz olsun hafifletmişti ve mesaim bitmişti. Bütün gün ayakta durmaktan bacaklarım sızlamıştı. Önlüğümü çıkartıp dolabıma koydum. Sıcaktan bunaldığım için bir de dolaptan en sevdiğim içecek olan karpuzlu soğuk çay alıp parasını kasaya bıraktım. Kapıyı çekip arkamı döndüğümde yine o çocuk karşımda muzip bir ifadeyle gülümsüyordu.
"Ne işin var senin burada? Yemek yemeye geldiysen kapattık."
"Yemek yemeye gelmedim. Seni görmeye geldim," derken gülümsemeye devam ediyordu. Beni görmeye mi?
"Ne saçmalıyorsun sen? Yürü git benim sinirlerimi bozma akşam akşam."
"Hemen kızma, soğuk çay. Kolyeni getirdim sana," dedi ve altın renginde zinciri, böğürtlenli kolye ucu olan kolyemi uzattı.
Hızla elinden kolyeyi kaptım. "Ne işi var bunun sende? Cüzdanımı yürüttüğün yetmedi bir de kolyeme mi göz diktin şimdi?"
"Dün düşürmüşsün. Ben de sana bir ara veririm diye aldım. Hiç iyilikten anlamıyorsun soğuk çay. Neyse, ben bunu teşekkür olarak algılıyorum. Rica ederim. Ha bu arada, tanışmaya fırsatımız olmadı hiç. Ben Karan," deyip elini uzattı.Bir de bana "soğuk çay" deyip duruyordu. Bir daha soğuk çay içmem herhalde.
Bir eline bir Karan'a baktım. Göz devirdim.
"Adımı söylersem peşimi bırakacak mısın?"
Dudaklarını büküp alaycı bir ifadeyle, "Söz veremem," dedi.
Ters ters baktım. "İlkyaz."
Yüzünde beğenmiş bir ifade vardı. "Memnun oldum, İlkyaz," deyip bana bir kâğıt uzattı.
"Burada numaram var. İşten kovulursan ve işe ihtiyacın olursa arayabilirsin," dedi ve tek gözünü kırptı.
Çok ararım ya, dedim içimden. Karan’a sırtımı dönüp pansiyona doğru yürümeye başladım.
Pansiyona vardım ve odama çıktım. Üstümü değiştirip kendimi yatağa bıraktım. Telefonumu elime aldım. Nil’den gelen bir mesaj vardı:
"Abla neredesin? Neden gittin? Lütfen cevap ver. Seni çok özledim. Annemler sen gittiğin için çok sinirli ve üzgün. Ne olur geri dön."
Mesajı okumamla gözyaşlarım aktı. Elimde telefonumun mesaj ekranı açıkken hüngür şakır ağladım. Bir süre sonra gözyaşlarım yanaklarımda kurumaya, iç çekişlerim seyrelmeye başladı. Ağlamanın verdiği o ağır yorgunluk bütün bedenimi ele geçirirken göz kapaklarıma binen yüke daha fazla direnemedim ve kendimi karanlığın kollarına bıraktım.
