İçeriğe geç

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 3 · 6 dk okuma

Lekeli Böğürtlen

Bölüm 3

3.Bölüm:Sarı Lale Pansiyon

Son iki gecedir yaptığım gibi yine herkesin uyumasını bekledim ve bu sefer sabaha karşı annemlerin odasına girdim. Kıyafet dolabına sessiz adımlarla yaklaştım, kapağını açtım ve raflarda gözlerimi gezdirdim. Sonunda kasayı gördüm. Tuşlara basmaya çalıştım ama kasa en üst rafta olduğu için yetişemedim. Bir aksilik çıkmasa olmuyordu zaten. Etrafta üzerine çıkabileceğim bir şey var mı diye arandım ama bulamadım.

Sonra aklıma salondaki taburemiz geldi. Dolabın kapağını kapatıp odadan çıktım ve merdivenlere yöneldim. Ses çıkarmamaya çalışarak tabureyi aldım. Merdivenlerden çıkarken önümü doğru dürüst göremediğim için neredeyse düşüyordum ama durumu hemen toparladım. Odaya tekrar girip tabureyi dolabın önüne koydum ve üstüne çıktım. Artık tuşlara ulaşabiliyordum.

Sıfırdan dokuza kadar numaralandırılmış tuşlara basmaya başladım. Sırasıyla bir, yedi, sıfır ve son olarak da beşe bastım. Kasa, daha önce hiç duymadığım ilginç bir melodi çıkardı ve kapağı açıldı. Sonunda! İçinde poşet dosyaya konmuş bir kâğıt vardı. Sağlık Bakanlığından teslim alınmış bir belgeydi bu. Hastanenin acil servis girişine bırakılan, henüz birkaç saatlik İlkyaz adındaki kız bebeğin-yani benim-koruma altına alındığı yazıyordu orada. Annemin, yani Ceren Başsoy'un, o bebeği almak için hemen o gece acil başvuruda bulunduğu belirtilmişti.

Biyolojik annemin çaresizliğinden yararlanıp yasal boşluklar sayesinde hastane kayıtlarındaki "anne adı" hanesini kendi üzerine, yani Ceren Başsoy olarak değiştirtmişti. Öz annemin daha sonra hastaneye gidip "Bebeğimi benden hileyle kopardılar!" diye yaptığı o çırpınışların, şikâyetlerin bizimkilerin gücü ve nüfuzu sayesinde nasıl örtbas edildiği, dosyanın nasıl gizlice arşive kaldırıldığı yazıyordu. Belgenin en altında ise Başhekim Yardımcısı Dr. E. Soylu ile bebeği teslim alan Ceren Başsoy'un, yani annemin imzası duruyordu.

Gözlerime inanamıyordum. O an dizlerimin bağı çözüldü, istemsizce kendimi sertçe yere bıraktım. Beni evlatlık almışlardı. On yedi yıldır öz olmayan bir aileyle yaşadığıma mı şaşırayım, beni bunca yıl yalanlarla avuttuklarına mı, bilemiyordum. Kafamda yine tonlarca soru birikmişti. Büyük bir boşluktaydım; on yedi yıllık hayatım koskoca bir yalanmış. Bunca yıl beni sadece avutmuşlar.

Zihnimdeki ve kalbimdeki o boşluk hissi, kısa sürede yerini hırçın bir öfkeye bıraktı. Aniden ayağa kalktım ve hızla annemlerin yatağına yürüdüm. Annemi sertçe sarsarak uyandırdım. Annem korkuyla, "Ne oldu kızım? Bu saatte neden uyanıksın?" dedi.

Daha fazla dayanamayıp bağırmaya başladım:

"Ben evlatlık mıyım anne? Bunca yıldır avuttunuz mu beni!"

Bağırışlarıma babam da uyandı. Ne olduğunu idrak etmesine fırsat tanımadan haykırmaya devam ettim:

"Bunca yıl bana yalan mı söylediniz yani? Yüzüme bakıp nasıl hiçbir şey yok gibi davranabildiniz!”

Bunu dememle odadan çıkmam bir oldu. Hızlı adımlarla odama yürüdüm, annem de arkamdan koşuyordu. Dolabımdakileri hızla bavuluma boşaltmaya başladım. Annem bana engel olmak istese de izin vermedim. Bavulumu kapatıp son olarak yanıma cüzdanımı, kumbaramdaki tüm paramı ve telefonumu alarak aşağı indim. Annem bana yetişmek istediyse de başaramadı. Kapıyı açıp kendimi dışarı attım. En yakın parka doğru yürümeye başladım; biraz hava alıp sakinleşmeye ve mantıklı kararlar vermeye ihtiyacım vardı.

Parka vardığımda, günün ilk ışıklarını alan bir banka oturdum. Gün yeni doğuyordu, tahminimce saat yedi civarıydı. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. İçimden hıçkıra hıçkıra ağlamak geliyordu ama güçlü durmalıydım. Sinirlerim biraz yatıştıktan sonra aklıma gelen son mektup beni kendime getirdi. Mesajda, "Sabaha karşı pılını pırtını toplayıp otogara git," diyordu. Hemen banktan kalktım ve caddeye çıktım. Boş bir taksinin gelmesini bekledim, çok geçmeden bir tane yanaştı. Bavulumu yerleştirip yola çıktık.

Otogara vardığımızda taksiciye parasını verip indim. Tam o sırada bir muavinin sesi kulağıma çalındı:

"Ankara yolcusu kalmasın!"

Hemen sesin geldiği yöne doğru koşmaya başladım, yetişmem gerekiyordu. Bu şehri derhâl terk etmeliydim. Yalan hayatımı başka bir yerde, sıfırdan tekrar inşa etmek zorundaydım. Muavin yeniden bağırdığı sırada Ankara otobüsü tam karşımda duruyordu; yetişmiştim. Muavinin yanına varıp otobüs koltuklarını işaret ederek, "Ben de Ankara'ya gidiyorum. Binebilir miyim?" dedim.

"Adınız neydi?"

"İlkyaz Başsoy."

Elindeki listeyi kontrol etti ve geçebilmem için kenara çekildi. Bavulumu koltukların üstündeki bölmeye dikkatlice yerleştirdim. Düşmeyceğinden emin olduktan sonra yerime oturup otobüsün kalkmasını bekledim. Telefonuma baktığımda şarjımın neredeyse bitmek üzere olduğunu gördüm. Ayağa kalkıp bavulumdan şarj aletimi aldım ve telefonumu koltuğumun yanındaki prize taktım.

Tam o sırada annemden bir mesaj geldi: "İlkyaz neredesin? Hemen konum at!" Tabii ki ona nerede olduğumu söylemeyecektim. Yoksa bu ülkedeki tüm otobüsleri durdurur, hepsinin içini tek tek aratırdı; bunu yapacağından zerre şüphem yoktu. Ardından bir mesaj daha düştü ekrana: "İlkyaz cevap ver!" Bu mesajların önü arkası kesilmeyecekti. Annem nerede olduğumu öğrenene kadar yazacak, cevap vermezsem arayacak, bana ulaşana kadar her yolu deneyecekti. Telefonu hemen uçak moduna aldım; böylece bana ulaşamayacaktı. Şu anda çok öfkeli olmalıydı, muhtemelen bana ulaşamayınca daha da delirecekti. Umurumda mıydı peki? Hayır. İstediği kadar delirebilirdi. Ben on yedi yıldır öz ailemin kim olduğunu bilmeden yaşamıştım, asıl delirmesi gereken kişi bendim.

Sonunda şoför otobüsü hareket ettirdi ve yolculuğumuz başladı.

꩜

Öğleden sonra nihayet Ankara'ya varabilmiştik. Otogarda bir şey alırken yanıma yaklaşan o çocuğu hatırladım... Benim yaşlarımda olmasına rağmen yapılı, spora gittiği her halinden belli olan, kirli sakallı bir çocuktu. Üzerinde hafifçe eskimiş bir kot ceket vardı. Gözlerinin içine baktığımda o kadar temiz, o kadar yardımsever görünmüştü ki... Bana hırsızların buruşuk yüzlü, tekinsiz tipler olduğunu öğretmişlerdi. Bu çocuğun yüzünde ise sadece içten bir tebessüm vardı. Ankara insanının o meşhur misafirperverliğine denk geldiğimi sanıp gururlanmıştım bir de!

"Çok yorulmuşsun ya, şu bavulu ver istersen yardım edeyim, yabancıya gitmesin," demişti. Ben de hiç şüphelenmeden bavulun çekçeğini ona uzatmıştım. Çantam ise omzumda asılı duruyordu.

Çocuk, terminalin çıkış kapısına kadar benimle yürümüş, havadan sudan konuşmuştu. Hatta bir ara kalabalıkta bana çarpan bir adama "Yavaş ol şef, görmüyor musun kızı?" diye çıkışıp beni korumuştu. Şimdi anlıyordum... O kalabalık hengamesinde, güya beni korumak için koluma girip kendine doğru çektiği o birkaç saniyelik anda, eli bir yılan gibi çantamın içine süzülmüştü. Ruhum bile duymamıştı. Çıkışa geldiğimizde, "Hadi geçmiş olsun, ben yukarı mahalleye kaçıyorum," diyerek bavulumu teslim etmiş ve kalabalığın içinde gözden kaybolmuştu.

O çocuk! Cüzdanımı o çaldı! Oğlum, seni bir bulursam var ya, çok fena yapacağım seni!

Soyulduğumu fark etmemle birlikte içimi büyük bir öfke kapladı. Elime aldığım suyu rastgele bir rafa bırakıp hızlı adımlarla marketten çıktım. İnsanların meraklı bakışlarını sırtımda hissediyordum ama hiçbir şey umurumda değildi.

Mesajda "Sarı Lale Pansiyon'a git" yazıyordu. Telefonun navigasyonuna pansiyonun adını yazıp yürüyerek kaç dakikada varabileceğime baktım; yedi dakika gösteriyordu. O hırsız çocuk yüzünden beş parasız kaldığım için yol yorgunu olmama rağmen yürümek zorundaydım; taksiye veya otobüse binemezdim.

Bir yandan navigasyona bakıyor, bir yandan yürüyordum. Yorgunluktan neredeyse bayılacaktım. Aptal bir mesajın peşinden, daha önce hiç ayak basmadığım bir şehre saatlerce yolculuk yapmış, otobüslerde sürünüp doğru dürüst uyuyamamıştım. Bu yetmiyormuş gibi bir de cüzdanımı çaldırdığım için bu sıcakta altı yüz metre yürümek zorunda kalmıştım.

Kapının üstündeki tabelayı okuyunca geldiğimi anladım: Sarı Lale Pansiyon. Fazlasıyla terlemiştim ve nefes nefeseydim. Pansiyonun klimalı olmasını umuyordum ama içeri adım atmamla birlikte bu umudum hızla söndü. İçeride yalnızca eski bir tavan vantilatörü dönüp duruyordu.

Resepsiyonda otuz yaşlarında bir kadın oturuyordu. Gözaltı morluklarından uykusuz ve yorgun olduğu anlaşılan kadının gözleri uzaklara dalmıştı. Kadını ürkütmemeye çalışarak, "Pardon," dedim ama yine de hafifçe irkildi.

"Ay, pardon kızım, geldiğini fark etmemişim. Buyur, ne istemiştin?" dedi samimiyetle. Çok güler yüzlü biriydi, bu tavrı hoşuma gitmişti.

Konaklamak için geldiğimi söyleyip boş odaları olup olmadığını sordum. Kadın bana bir anahtar uzatarak odanın yerini tarif etti. Teşekkür edip odama geçtim.

Oda temiz görünüyordu. Çok büyük değildi ama yine de iş görürdü. Köşede eski ama bir o kadar da şık duran, küçük bir kıyafet dolabı vardı. Kıyafetlerimi buraya sığdırıp sığdıramayacağım konusunda endişeliydim; çünkü ortalama bir insanın gardırobunun en az iki katı giysiye sahiptim. Ne yapabilirdim ki, farklı tarzlar denemeyi seviyordum.

Bölüm sonu

3 yorum

  • Kurgu iyi ilerliyor Ama karakter önce Ailesi ile iyi anlaşıyor Mesela öğrendikten sonra biraz fazla tepki veriyor gibime geldi Ama genel olarak iyi olmuş devam etmelisin anlatım şeklin çok iyi 🦋🩷

  • Kurgun güzel ama dürüst olucam anlatım şekli beni çok sarmadı ama kitap güzel fikri güzel sadece sanki hikayeyi karakter değilde yazar 3. Şahıs bakışı ile anlatıyormuş gibi hissettiriyor bu da atlayarak okuma isteği yaratıyor ve karakterin tepkisi bana nasıl desem doğal ama daha az doğal geldi bugüne kadar iyilermiş ve asıl aileyi hiç tanımıyor sonuçta bu yüzden hayatımı mahfettiniz fazla sanki... evet ailesinden ayırdılar ama bu yaşına kadar çok kötü 1 muamelede görmemiş o yüzden yapay geldi biraz. Yani karakter biraz fevri olaylarda hızlı ilerlemiş çok değil ama biraz sırıtıyor.