İçeriğe geç

Lavinia

Bölüm 5 · 17 dk okuma

Lavinia

Bölüm 5

Bölüm 5

İlahi Bakış Açısı

Karan ve Aden içeride konuşurlarken Sara girmek istiyordu ama onları yalnız bırakması gerektiğini biliyordu.

Onlar konuşurlarken bir anda Karan kan kusmaya başladı. Sara tam girecekken Aden eliyle dur işareti yaptı ve konuştu.

“ O İstemiyor.”

“Ne demek istemiyor? Ölüyor o şu an! Yıllarca aşık olduğu kişiyi nasıl istemez?” Sara’nın aklı almıyordu. Onu nasıl son anlarında istemezdi?

“Sana acı çektirmek istemiyor. Çok canın yanacak diye.” Karel cevap verdi ona.

Karan doğrulmaya çalışırken yere düştü. Ağzından oluk oluk kan çıktı. Aden kafasını kaldırdı ve ağzına dolan kanları akıttı ama o akıttıkça daha fazla geliyordu. Kendi kanında boğuluyordu. Ağzından köpükler çıkmaya başlamıştı.

Sara durumu anlamıştı. Yolun sonuna gelmişti ve ölmesi an meselesiydi. Onu kurtaramadığı için kendini suçluyordu. Onun görevi kurtarmaktı ve başaramamıştı. Artık nasıl yaşardı?

“Hayır beni bırakma! Karan lütfen beni bırakma! Sensiz ne yaparız? Bizi bırakma!” Aden kanlı elleri ile şakaklarına dokundu. Vücudundaki yaralar oluk oluk kanıyordu. Ağzındaki kanı boşaltmaya çalıştı ve bir çoğu çıktı.

“Aden sizi çok seviyorum. Herkese iyi bak, Sara birine tekrar aşık olursa ona bu mektubu ver.” Cebinden bir mektup çıkardı ve Aden’e uzattı. Sara ne yazdığını çok merak ediyordu ama birine aşık olacağı için değildi. Olamazdı zaten, onu unutamazdı. Merak nedeni ne yazdığıydı. Onu unutması için miydi?

“Ben nasıl birine aşık olurum tekrar? Nasıl olurum? Kalbim sana ait bir tek…” Sara ağlaya ağlaya söyledi bu cümleyi.

“Hayır bizi lütfen bırakma! Ne yaparız biz sensiz?” Güz Sara’ya sarıldı ve bunu söyledi.

“Karan beni bırakma lütfen! Aşkım lütfen bırakma. Yaşayamam sensiz. Böyle ayrılamayız seninle.” Sara girmemek için kendini çok zor tutuyor-du. Cama sertçe vuruyordu. Sara onu zar zor tutuyordu. Karel onu kal-dırdı. Karan ona baktı.

“Güzel sevgilim benim, ben gidiyor olabilirim ama hep yanında olacağım. Aden’e söylediklerim senin için de geçerli ama bunu söyleyecek kadar vaktim yokmuş. Ben şimdi gidiyorum ama seni çok seveceğim. Hoşçakal…”

“Hayır hayır beni bırakma lütfen! Yaşama sebebimsin benim. Lütfen hayatım!” Sara her yeri tekmeliyordu ve onu zar zor tutuyorlardı. Karel ona sımsıkı sarıldı.

“Sakin olmalısın. Bu sonu biliyorduk.” Karel çok zorlanıyordu. Böyle düşünmüyordu ama elinden geldiğince onu rahatlatabilmekti derdi.

“Sen nasıl bunu söylersin? Nasıl sakin olurum? Ölüyor o!”

Sara sinirle bağırırken Aden acı bir çığlık attı.

Kalbi durmuştu…

Aden yüzünü ellerinin arasına aldı. Aden kanlı elleriyle Karan’ın kafa-sını sımsıkı tuttu ve alnını öptü. Sonra ona sıkıca sarıldı çünkü bir daha şansı olmayacaktı. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Gözyaşları hiç durmuyordu.

Bağıra çağıra ağlamaya başladı. Karan’ın saçlarını okşadı. Kestane rengi saçlarını kokladı. Onun kokusu yoktu artık, süt kokusu yerini kan koku-suna bırakmıştı. Hıçkırıkları arttı Aden’in. Nasıl dayanacaklardı bu acıya hiç biri bilemiyordu.

Aden’in başı döndü. Karel bunu fark etti. “Aden?” Aden’in gözleri ka-rardı ama gözlerini bir kaç defa kırpınca gözlerini açabildi. Karel geçti-ğini zannetti ama yaklaşık bir dakika sonra tekrar aynı şey yaşandı. Bu sefer gözlerini açamadı. Vücudu kendini bıraktı. Karel içeri koştu.

Her yer kandı. Karan’ın cesedi yerde yatıyordu. Aden’in bembeyaz elbisesi kıpkırmızı olmuştu. Etek kısmı özellikle. Vücudu da aynı şekilde kandı.

Lorin de içeri girdi ve Aden’i o halde görünce on dört yıl öncesine gitti. Aden o günden beri ilk kez kan kokuyordu. O gün de beyaz bir elbisesi vardı. Şans eseri o gün üzerindeki kan da ona ait değildi.

Ve o gün de tam bu tarihti, On Dokuz Mayıs’tı…

Ablasının ölüm tarihiydi…

Ve abisi gibi gördüğü insan da bugün gitmişti. Bu Aden için çok acıydı…

♥︎

19 Mayıs 2011

Isparta, Keçiborlu

Mavi anaokulunda bir gösteri yapmıştı. Üzerinde bembeyaz bir elbise vardı. Annesi ile eve döndüler.

“Anne elbisemi çıkarmasam olur mu?” Mavi bütün gün bu cümleyi söylemişti. Lorin en sonunda kabul etmişti.

Ablası okuldan döndü.

“Mavi elbisen çok yakışmış. Eminim gösterin de çok güzel olmuştur.” Lara kardeşinin elbisesine bayılmıştı. Gösterisini izleyememişti çünkü okulda onun başka bir gösterisi vardı. Bu gerçekten önemli bir gösteriydi.

“Olsun abla, senin nasıldı?”

“Güzeldi. Mutluluğuna göre senin de güzel geçmiş olmalı.” Mavi başını salladı. O gün babaları gelene kadar çok güzeldi. Ama gece oldu, o evde hiç sevilmezdi geceler. Babaları sarhoş olup eve gece gelirdi. Sonra o gece o evdeki herhangi birine o geceyi işkence ederdi.

Bu gece sıra ablasındaydı. Hasan Lara’nın sınıftan bir erkek arkadaşıy-la sohbet ettiğini görmüştü ve akşamı beklemişti. Onun için namusu kir-letirdi bu tür şeyler. Eve gelir gelmez sesiyle inlemişti her oda.

“Lara! Namussuz gel sen buraya. Namusumuzu kirleteceksin!” Lara ve Mavi odalarında oyun oynuyorlardı ama babalarının sesi gelir gelmez birbirlerine sarıldılar. Ağlamaya başladılar.

“Hasan gene mi içtin sen?”

“O namussuz edep veremediğin kızların nerede?”

“Sakin olur musun? Git duşa iç kahve yapacağım sana. Ayıl da kendine gel-“ Bir tokat sesi. Ardından bir yere düşme sesi. Ard arda gelen tokat ve yumruk seslerinden ağlamaya başladılar. Lara tam çıkacakken Mavi onu tuttu.

“Gitmem lazım, kardeşimiz ölecek.” Ne? Bu ne demekti? O buradaydı, yoksa annesi hamile miydi?

Lara odadan çıktı ve salona doğru ilerledi. Ağlayarak konuştu. “Annemi bırak,” Hasan arkasını döndü ve ayağa kalktı. Ona doğru ilerledi. La-ra’yı bayıltabilecek kadar sert bir tokat attı. Ancak o çok güçlü bir ço-cuktu. Bu yüzden sersemletse de bilinci açık kalmıştı.

“Ahlaksız, şerefimi iki paralık mı edeceksin? Erkeklerle bu yaşta neler yapıyorsun?”

“Baba ne yaptım ki?”

“O arkadaşınla gülüşerek konuşuyordun gördüm. Gel sen gel ben neler yapacağım sana.” Kolundan tutup yerde süründürerek odasına götürdü ve Mavi de o odadaydı.

“Abla!” Mavi tam ona doğru ilerleyecekti ki onu bir tokatla bayılttı.

O bayıldı ve her gece olduğu gibi kapıyı kilitledi. Işıkları kapattı ve odadaki mumları cebindeki kibritle yaktı. Ve ikisi hiç bir kız çocuğun hatta insanın yaşamaması gereken şeyler yaşadı o gece.

“Bunu neden yapıyorsun bize?” Mavi baygınlık geçirmeden önce bunu sormuştu ve mumlara bakmıştı. O günden sonra sadece Aden olacaktı çünkü Mavi ona çok acı vermişti.

Aden o gece o kadar çok acı çekmişti ki uyanamamıştı. Her yeri sızlı-yordu. Sızlamak az kalırdı. Mosmor bir vücuta sahip olmuştu. Annesi de kan kaybından baygınlık geçirmişti. Lara onlar kadar kuvvetli değildi. Bedeni bu kadar acıya dayanamamıştı. Kan kaybından acı çeke çeke öl-müştü. O gece hiç bayılmamıştı ve o acıların tamamını hissetmişti. Kalbi de dayanamayıp durmuştu. Kanları Aden’in bembeyaz elbisesine bulaş-mıştı. Lorin uyandı ve gece tekrar aklına gelir gelmez odaya koştu ama kapı kilitliydi ve girememişti.

Saat sabah tam beşe geldiğinde Hasan Lara’nın bedenini kucağına almıştı. Lorin o saate kadar beklemişti. Ama bu halde görmeyi hiç beklememişti.

“Hasan? Kızıma ne yaptın sen?” Lara bembeyaz vücudu, mosmor du-dakları, beyaz vücudunun üzerindeki kanayan koca yaralar ve morlukl-arla baygın yatıyordu. “Lara’ma sen ne yaptın söyle! Ona kıydın mı? Nasıl yaptın bunu? Kendi öz evladına nasıl kıyarsın söylesene! İğrenç bir herifsin! Vicdan azabından geber! Öbür kızını bir daha göremeye-“

Hasan kafasına çok sert bir tekme atmıştı ve bayıltmıştı. Lara’nın cansız bedenini yere attı ve yatak odasından bir yorgan getirdi. Sıkıca sardı ve banyodaki küvete koydu.

Evden çıktı ve kardeşinin yanına gitti. Kapıyı çaldı ve bir süre bekledikten sonra kardeşi kapıyı açtı.

“Hayırdır Hasan? Bu halin ne senin?”

“Ben bir bok yedim. Lara’yı öldürdüm.” Kardeşinin gözleri faltaşı gibi açıldı.

Kardeşine sert bir tokat attı.

“Hasan gene içtin değil mi? Şu zıkkımı bırak dedim sana! Bok var içiyorsun o kadar!”

“Bana yardım edeceksin, her ne olursa bunu yapacaktın. Sözünü tut.”

Onlar evde plan yaparlarken Lorin uyanıp evde kızının cansız bedenini arıyordu. En sonunda banyoda bulmuştu ve ona sarılıp ağlamaya başlamıştı. Aden kendine geldiğinde çok kötü bir haldeydi. Üstü kan doluydu. Kendi kanı mıydı? Üstünde yaralar vardı evet ama tamamı bu olmazdı. En çok eteğinde kan vardı. Eteğini kaldırıp baktığında annesinin tabiriyle özel bölgesinde kanama olmuştu. Nedenini anlamamıştı. Oysa ki nedeni hiç yaşamaması gereken bir şeydi. Yerdeki kanları fark etti. Ablasının gece ilk yattığı yerde.

Odadan çıktı ve evde annesini ve ablasını arıyordu. En sonunda banyoda üstündeki kan kurumuş şekilde yatan ablasını ve ona ağlayarak sarılan annesini buldu. Ablası uyuyordu. İçeri girdi. Lorin onu fark etti.

“Annem, ablana veda etmen lazım. Bir daha görmen pek mümkün değil.” Bunu söylerken Lorin çok zorlanıyordu. Kızının bedenine sıkıca sarıldı. Aden durumu anlamaya başlamıştı. Ablası melek olacaktı. Bunu asla ama asla hak etmediğini biliyordu. Ablasına sarıldı, ona veda etti ve öldüğü odaya girdi. Kapıyı kilitledi ve ağlamaya başladı.

Ağlarken nefes alamamaya başladı. Yere düştü ve tam kapıyı açabilecekken vücudunun kontrolünü kaybetti. Son yapabildiği bağırabilmekti.

“Anne!” Diye bağırdı.

Lorin onun sesini duyar duymaz başını çevirdi. Ayağa kalktı ve koştu. Kapıyı açamadı. Yapabileceği tek şey her ne kadar istemese de onu aramaktı. Salona hızla ilerleyip telefonu eline aldı. Numarayı yazdı ve aradı. Üç kez çaldıktan sonra telefonu açtı.

“Ne oldu?”

“Mavi odasında kilitli kaldı ve sanırım bir sorun var. Kapı açılmıyor.”

Yaklaşık on beş dakika sonra Hasan geldi.

“Çık kadın çık!” Odaya ilerledi ve kapıyı zorladı. Uzun bir uğraştan sonra açtı. Aden yerde baygın bir şekilde yatıyordu. Kan elbisesine bulaşmıştı ve neredeyse tamamı kan olmuştu. Kendi kanı değildi bu. Ablasına ait olan kandı. Sanki ölmüş gibi yatıyordu. Karnı hareket etmiyordu. Bunun anlamı nefes almamasıydı. “Allah kahretsin!” Diye bağırdı Hasan. Lorin çığlık attı.

“Hasan yalvarırım öbür kızımı da alma. B-“

“Bir daha öyle konuşmayacaksın! Herkes kayboldu olarak bilecek. Yoksa geçmişte yaptıklarını herkes bilir!” Lorin şok olmuştu. Bu durumla o bir miydi?

“Senin yaptığın bir suç!”

“Senin yaptığında ahlaksızlık.”

“Ben isteyerek yapmadım! Senin borçların yüzünden oldu. Adamlar beni kaçırdı! Sonra beni tecavüz ettiler! Senin yüzünden oldu! Aden bu yüz-den senin kızın değil!” Hasan bunu çok farklı şekilde biliyordu. Ona an-latılan Lorin kaçırıldığı zaman canı karşılığında bu olay oldu sanıyordu. Oysa bambaşkaymış. Şaşkındı ve bu yüzüne bakıldığında çok belliydi. “Senin canın karşılığında yaptım! Sana bunu anlatırsam Lara’ya ve sana zarar vereceklerini söylediler. Sana o zamanlar dahi olan aşkımdan bu iğrenç duruma göz yumdum. Anlatmayı denedim ama olmadı. Her gün fotoğraflarını çekip bana gönderdiler! Ne yapsaydım söyle!” Lorin ona bu zamana kadar söyleyemediği her şeyi ona kusmuştu. Sinirden ağlamaya başladı.

“Lorin ben, özür dilerim. Keşke bana anlatsaydın ben bizi bir şekilde kurtarırdım.” Hasan Lorin’e sarılmaya kalktı ama Lorin onu ittirdi.

“Mavi! Onu unuttuk konuşmaktan. Sen burada kal ben götürürüm. Güzel bir yere mezar kur.” Lorin bilerek bu kadar sakindi. Çünkü bir planı vardı.

“Tamam, ben onu alıp gidiyorum. Hastaneye gelirim.” Lorin başını sal-ladı. Hasan yorgana sarılı şekilde cesedi aldı. Evden çıktı ve arabaya bindi. Arka koltuğa bıraktı ve kendisi ön koltuğa geçti. Arabayı çalıştırıp uzaklaştı. Lorin hızlıca bavulları çıkardı ve kendisi ile kızının tüm eşyalarını yerleştirdi. Bavulları kapattı ve telefonunu eline alıp taksi çağırdı.

Yaklaşık beş dakika sonra geldi. Lorin kapıya çıktı.

“Siz bavulları alın, kızımı getireyim ben. Baygın da.” Taksici sorgu-lamayı düşündü ama vazgeçti. Başını aşağı yukarı salladı ve içeri girip bavulları aldı. Kızı aldığı odaya doğru ilerledi ve yerdeki kurumuş kanları gördü. Sustu ama düşündü. Bavullarda ne vardı acaba diye.

“Abla, burada ne oldu?”

“Burada gördüklerini kimseye söylemeyeceksin çünkü gerekli şeyi ben yapacağım. Kocamı şikayet edeceğim. Ama eğer beni şu an bulursa öl-dürür. Öbür kızımı öldürdüğü gibi.” Taksici donup kaldı. Bu duydukları çok ağırdı. “Şimdi söyle, susacak mısın?” Başını yukarı aşağı salladı. Çok zor olsa da susacaktı. Ömrü boyunca bunu yapacaktı.

Bavulları bagaja yerleştirdi. Lorin bahçedeyken taksici yanına gitti ve kucağına aldı. Arka koltuğa yatırdı ve Lorin’de bindi. Taksici binip arabayı çalıştırdı ve en yakın hastaneye doğru yol aldı. Olabildiğince hızlı gitmeye çalıştı. Hastaneye kısa sürede vardılar ve Aden’i müşaade altına aldılar. Lorin bavulları almak için arabaya doğru ilerledi. Ancak adam onu durdurdu.

“Kızınızın nasıl olduğunu öğrenene kadar beklemek istiyorum. Bir ücret istemiyorum ve izin verirseniz hastane masraflarınızı karşılayacağım. Evet vermeyecek olabilirsiniz ama ben ısrar ediyorum. Sizden tek istediğim kızınıza ve kendinize yeni bir hayat kurun. Hatta hayatınız bir düzene oturana kadar bir süre masraflarınızı karşılamak istiyorum.” Lorin duyduklarıyla küçük bir şok yaşadı ama kendine geldi hemen.

“Bu dediklerinizi kabul edemem,” Taksici eliyle dur işareti yaptı.

“Israr ediyorum, lütfen.” Telefon numarasının yazdığı bir kağıdı cebinden çıkardı. “Sizi ve kızınızı burada bekliyorum.”

Lorin tekrardan hastaneye girdi. Orada beklemeye başladı ve yarım saat sonra yanına bir hemşire geldi.

“Küçük kızın annesi sizsiniz sanırım.” Lorin başını kaldırdı ve aşağı yukarı salladı. “Eğer biraz daha geç kalsanız kızınızı kaybedebilirdik. Şu an stabil durumda ama ne yaşadıysa bazı ruhsal hastalıklar diyebileceğim şeyler var onda. Kızınız anksiyete ve panik atak hastası. Astım da varmış sanırım. Kızınız yüklü miktarda ilaç kullanabilir. Bu durum artarsa tabii. Ama kızınızı sorundan, stresten uzak tutmalısınız. Bu durum aksi takdirde artabilir.” Lorin bunları duyunca kendine kızdı. Bunca sene bunları yaşamasına o neden olmuştu. Büyük kızınında aynı şekilde. Bugün gibi kaçma cesaretinde daha önce bulunabilseydi belki de şu an iki kızı da sağlıklı bir şekilde ve mutlu bir şekilde yanında olabilirdi.

Dışarı çıktı ve taksinin önünde kollarını birbirine bağlayan adamı gördü. Yanına ilerledi.

“Kızım astımmış, ayrıca panik atak ve anksiyete sahipmiş artık. Bu benim yüzümden. Bana yardım etme, kötü birine yardım etmiş olursun.” Gözyaşlarını tutamadı ve ağlamaya başladı. “Bavullarımı ver gideyim, kızımla huzurlu bir şekilde yaşamaya çalışayım.” Lorin inat ederken adam ona sarıldı. Lorin kendini tutamadı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onca seneden sonra buna ihtiyacı vardı.

Bir suçu yoktu ama varmış gibi davranılmıştı.

“Benim gitmem lazım, uyanınca Mavi yanında beni görsün.” Lorin hemen ayrıldı ve hastaneye koştu.

Kızının yanına gitti ve odasını bir hemşireye sorup öğrendi. Odayı buldu ve içeri girdi. Kızı kanlı bir şekildeydi.

“Sana söz veriyorum kızım, babandan çok uzaklara gideceğiz. Bize zarar veremeyecek.” Lorin o gün o sözü verdi ve bunu elinden geldiğince başardı. Öbür kızının da solup gitmesine izin veremezdi…

♥︎

Aden Mavi Arslan

Yine klasik bir şekilde baygınlık geçirmiştim. Kendime yavaş yavaş geliyordum ama annemin ağlamaklı sesini duydum.

“Evet Lalezâr, aynı o gün gibiydi. Ablası öldüğü gün kriz geçirmişti, ilk krizi. Hatırlıyor musun? O gün de elbisesi beyazdı. O gün de üzeri kan olmuştu ve kendisine ait olan bir kan değildi. Ve şans eseri o günde en yakınlarından biri ölmüştü. Bak şu da var! O gün de On Dokuz Mayıs’tı! Bu dejavu mu? Ne saymalıyım?”

“Lorin sakin ol. Bunlar tamamen tesadüf olmalı. Değilse bile ne yapabiliriz? Her bugünün tarihinde eve kapanıp sağlıklı olmak için canımızı mı çıkaralım? Ya da Aden’den uzak mı duralım? Ne yapmamız gerekiyor? Söyle yapalım.” Neyden bahsediyorlardı? Hafızamı zorlayıp hatırlamaya çalıştım. Ne kanı, ablamın ölümünde bu olmuş muydu? Başka kan dolu bir olay yaşamamıştım. Ne hakkında konuşuyorlardı?

“Anne?” Annem ve teyzem hemen bana döndü. Teyzem yanıma geldi. Annem arkada göz yaşlarını saklamaya çalışıyordu. Elleri ile gözaltını sildi. Annem daha yaşlanmış gözüküyordu. Yaklaşık dört yıl kadar. Teyzem de aynı şekildeydi. Bana ne olmuştu? Yoksa bir kaza geçirip altı yıldır uyuyor muydum? Ne olmuştu? Zihnimde bunca soru varken anneme sormayı tercih ettim.

“Annem, iyi misin? Bak teyzende geldi. Seni çok merak etti. İlk uyandığında girecekti ama o malum olay olunca-“

“Ne olayı anne? Siz neden daha yaşlı gözüküyorsunuz?”

“Kızım yeni uyandığın için hafızanı toparlayamadın sanırım. Sen Karel’le kavga ettin-“

“Anne ne diyorsun? Karel kim? Ne kavgası?” Annem yüzüme büyük bir şokla baktı? Tanrı aşkına ne oluyordu?

“Kızım, hangi yıldayız? Sen kaç yaşındasın?” Gülerek cevap verdim.

“Anne on altı yaşındayım ve iki bin yirmi bir yılındayız!” Annem dona kaldı. Teyzem de aynı şekildeydi. “Anne, nasıl? Bana ne oldu en baştan anlat!” Annem dayanamayıp ağlayarak odadan çıktı. Teyzem ona baktı ve bana döndü.

“Aden, şimdi bana söyle kızım. En son ne yaşadın? En son hatırladığın an ne?”

“İşte Çeşme’ye gittik. Orada konsere gitmiştik. Kaan Boşnak konseri. Güz, Sara, Güney ve Karan’da vardı. Sahiden biz neredeyiz?”

“Aden, biz İstanbul’dayız şu an. Ve yıl iki bin yirmi beş. Sen şu an yirmi yaşındasın.” Teyzem konuşurken içeri uzun, çok yakışıklı ve acayip karizmatik bir adam girdi. Girer girmez farklı bir aura vardı. Onun ya-nında da, çok uzun, yakışıklı ve karizmatik biri vardı. Ama diğeri çok daha tatlıydı.

“Lavinia iyi misin?” Lavinia? Ben Aden’dim! Sonra yakışıklım konuştu.

“Karel, sence nasıl iyi olsun? Aden abisi gibi gördüğü kişi, kollarında öldü.” Demek Karel buydu. Bir saniye, kim öldü? Hem de kollarımda?”

“Siz kimsiniz? Neyden bahsediyorsunuz?” Karel ve yakışıklım bana dona kaldı.

“Aden, sen beni tanımıyor musun?” Dedi yakışıklım. Yüzüne cilveyle güldüm.

“Tanımıyorum ama bence tanışmalıyız yakışıklım. Ben Aden ama sen belli ki beni tanıyorsun. Sevgilin var mı?” Yakışıklım gülmeye başladı. Sanırım adı Karel olan kişi sinirlenmeye başladı.

“Peki beni Lavinia?” Onu anımsıyordum. Garip bir şekilde onu anımsıyordum. O kimdi?

“Hayır, sen kimsin ve neden seni anımsıyorum?” Gözlerimi devirdim ve yakışıklıma döndüm. “Adın ne yakışıklım?” Teyzem arkasını dönmüş gülüyordu.

Yakışıklım iç çekti. “Adım Karel, seni tanıyorum güzelim.”

“Güney!” Anımsadığım kişi yakışıklıma döndü ve ensesine vurdu.

“Yakışıklıma vurma!” Karel’in boynuna sarıldım. O da bana sarıldı. Teyzem daha çok kıkırdadı.

“Güney bitir şunu artık!” Ne? Ne Güney’i? Yoksa arkadaşım Güney mi? Öyleyse fena rezil olmuştum!

“Ne diyorsun Güney? Sevgilin yok diye beni kıskanma. Bana hep öyle derdin. Şimdi nasılmış?” Karel güldü, gülüşü ne kadar da güzeldi!

“Gülüşün çok güzel.” Karel daha çok güldü ve bana göz kırptı. Güney dediği kişi sinirlendi.

“Buna devam edersen o mermiyi gerçekten sıkacağım Güney!”

“Güzelim senin de gülüşün çok güzel ama uzun süredir bana gülmüyorsun.” Güldüm ve yanağından öptüm.

“Tamam ben buna dayanamayacağım.” Güney bunu söyledi ve belinden bir tabanca çıkardı. “Güney dediğim gibi, sıkarım.” Karel irkildi.

“Tamam tamam, Aden senin sevgilin o. Ben arkadaşın Güney, o da Karel.” Nasıl? Demin düşündüğüm başıma gelmişti ve rezil olmuştum!

Ama Güney konuşunca hafızam kendine gelmeye başladı. Onun ölümü de geldi…

Karan’ın…

“Karan…” Ayağa kalktım ve Karel’e sarıldım. “Öldü değil mi?” Karel konuşmadı. Sadece başını aşağı yukarı salladı.

Bağıra çağıra ağlıyordum. Yere oturdum ve bağırarak ağladım. Karel bana sarıldı. “O gitti! O gitti! Benim ablamın katledildiği gün gitti! İkisini de kaybettim! İkisini de bugün kaybettim! İkisi de yanımda öldü! Karan kollarımda kanlar içinde öldü! İkisi öldüğünde de üzerimde beyaz elbise vardı ve onların kanı bulaşmıştı! Ben neden bunu tekrar yaşıyo-rum? Tek suçum doğmak mı? Neden Karel? Bu hayattan nefret ediyo-rum. O ve oğlu bu kadar şey yaşamadı. Neden annem ve ben peki?” Yer-leri yumruklamaya başladım. Saçımı dağıttım. Odadaki sehpayı yere fırlattım. Bütün çiçekleri, hediyeleri, yiyecekleri. Karan’ın yaka kartını gördüm. Onu elime aldım ve öptüm.

Annem tam o an girdi. Halim berbattı. Saçlarım darmadağınık, üstüm kan, gözlerim kıpkırmızı. Yanıma geldi ve bana sımsıkı sarıldı. Karan gibi kokuyordu ya da beynim bana oyun oynuyordu. “Anne o gibi kokuyorsun.” Annem bana baktı.

“Onu son kez görmek ister misin?” Başımı salladım. Nerede olduğunu biliyordum. Morgda olmalıydı. Yerini biliyordum.

“Anne, giyinip gelsem olur mu? Son kez görüşümde bu kadar kötü durumda olmak istemem.” Annem üzülerek başını salladı. Karel dışında herkes çıktı. Dolapta asılı olan kıyafetlerimden birini seçmem lazımdı. Onun en sevdiği elbisem buradaydı. Beyaz, üzerinde sarı ve beyaz küçük çiçekleri olan, dizlerimin tam üzerinde Krem renkte ince bir kemeri vardı. Altına onun kanına bulanmış beyaz Converse ayak-kabılarımı seçtim. Zorundaydım çünkü başka ayakkabım yoktu. Sonuç-ta gözükmeyecekti.

“Aden iyi değilsin sen. Bizim grup bir tatile mi gitsek? Sara ve sana da iyi gelir.”

“Karel, şu an en iyi gelecek şey bir duş. Odadan çık lütfen. Giyinince gelirim ben.” Karel başını iki yana salladı ve ona göz devirdim.

Duşa girmek için kanlı elbisemi çıkardım. Komadayken giydirilmiş iç çamaşırlarımı da çıkardım ve duş kabinine girdim. Suyu olabildiğince soğuk açtım ve suyun altına girdim. Suyun altında tamamen ıslandım. Ağlamaya başladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım. Üzerimde kuruyan kandan arınmak için tırnaklarımla kazıya kazıya yıkıyordum. Kazırken senki içimden bir şeyler kopuyordu. Resmen içim aynen şu şarkıydı.

“Ağla kalbim ağla

Sen ağla kalbim ağla

Sus sesin duyulmasın

İçinden ağla…”

Tamamen yıkandıktan sonra suyu kapattım ve kendimi havluya sardım. Kapıyı açtım ve karşımda Karel’i buldum. Telefonuyla gülerek takılıyor-du.

“Neye gülüyorsun?”

“Hiç, eski mesajları okuyordum. Her şeyin iyi olduğu dönemi. Hiç bir zaman silmemek önemliymiş.” Bu sefer buruk bir şekilde güldü. Çenemle arkasını dönmesi için işaret verdim. Hemen döndü ve giyinmeye başladım.

“Asya’yı özlüyor musun? Siz çok yakındınız. Ablan gibiydi.” O da benim hastalıklarıma sahipti. Karel’in yanında kriz geçirmişti. Hastaneye yetiştirememişti ve hayata gözlerini yummuştu.

“Hadi giyin de gidelim.” Konuyu değiştirmişti ama üstelemedim. Ağır olmalıydı.

Elbisemi giyerken kollarımın ağrısından fermuarı çekememiştim.

“Fermuarımı çeker misin?” Cevap vermedi ama nefes sesinden ve o orman kokusundan geldiğini anlamıştım. Fermuarı çekerken bir burun çekme sesi geldi arkamdan. Arkama baktığımda Karel’in gözünden yaş geliyordu.

“Karel, sen neden-” Sırtıma baktığını fark ettim. Sırtıma baktığımda üç ay önce asansör düştüğünde ayna kırılmıştı ve parçaları sırtıma batmıştı. Ama onun baktığı o yaralar değildi. Geçmişte babamın yaptığı izlerdi.

“İzin ver işi bitireyim, bir adam sokayım oraya. Acı çektire çektire geberttireyim. Senin bir onayın yeter. Bunu yaparım hiç kuşkulanma.”

Fermuarımı çekti ve odadan çıktı.

Ne yapmalıydım? Bana bunca zamandır acı çektiren adama bunu yaptırmalı mıydım? Ama ondan hiç bir farkım kalmazdı. Onun kadar iğrençleşir miydim? O kadar olmazdım ama ben bu hikayede masum kalmazdım. Yoksa masumluk artık önemli değil miydi?

Bunları düşünürken ayakkabımı giydim ve bağcıklarını bağladım. Odadan çıktım ve Karel kapıdaydı. Ona bakmadan yürüdüm. Ama o beni kolumdan tutup çekti.

“Kararın ne?” Kafamı kaldırdım ve yüzüne baktım. Boyum yüz yetmiş iki santimetreydi ama aramızda çok rahat yirmi beş santimetre vardı.

“Sen kimi ayarlayacaksan onu hazırla. Ben söyleyince öldürt. Sakın acı-masın. Ama ben söyleyince Karel.” Başını salladı ve arkamdan ilerledi.

“Lavinia, lakabın gibisin. Ölüm için hiç acımıyorsun.”

Adımlarım sert bir biçimde yürüyordum ve morgun önüne geldik. Ancak bir sorun vardı. Annemin yanına gittim.

“Anne ne oldu?”

“Cenazeyi götürmüşler. Kim neden yaptı bilmiyoruz. Kameralara baktıracağız.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.