İçeriğe geç

Lavinia

Bölüm 3 · 15 dk okuma

Lavinia

Bölüm 3

Bölüm 3

Karel Adem Yaman’ın anlatımıyla

Aden’le kavga etmiştik, neden ona aşık olduğumu anlayamıyordu? Ben sevgimi mi gösteremi-yordum? Onu cidden çok seviyordum. O konserde başlamıştı aşkım. Sonra onu aradım, buldum ve tanışmıştık.

Asansöre bindim, zemin kat tuşuna bastım. Aşağı indim ve kapı açıldı. Karşımda kollarını bağlamış şekilde Karan vardı. Kardeşi gibi sevdiği biriydi Aden, Lorin Abla’nında oğlu gibiydi. Ve ben Lorin Abla’nın gözünün önünde kızını alıp terasa kaçırmıştım. Daha ne olacaktı?

“Sen Aden’i omzuna alıp mı kaçırdın, ben mi yanlış duydum?”

“Evet, tam olarak doğru duymuşsun. Ayrıca kaçırmadım, hastanenin terasına kimsenin haberi olmadan götürdüm. İzinsiz.”

“İyi bok yedin! Sen hala aşık mısın ona?”

“Evet aşığım, deli gibi aşığım. Senin Sara’ya aşık olman gibi. Sara senin için neyse Aden’de benim için çok daha fazlası!” Sanırım fazla bağır-mıştım. Ama kimse yoktu o an, Sara’nın babası dışında. Şimdi boku yemiştik.

“Senin aklına sı-”

“Hem benim kızıma aşıksın, hem de bunu bilmemi sağlayan adama küfür ediyorsun?”

“Alex Amca, y-”

Alex Amca gülüyordu. Hem de çok, yoksa kızmamış mıydı?

“Oğlum benim, iyi olmuş ya. Benim kız ergenken çok ağlıyordu senin için. Hatta seni dövdürmemek için zor duruyordum. Her gece uy-kusunda seni sayıklayıp ağlıyordu. H-”

“Baba! Neden anlatıyorsun utandığım şeyleri!” Sara koşarak buraya geliyordu.

“E damadıma anlatıyorum işte.” Güldü Karan. Sara da onun gülüşüne bakıyordu. Aşık olduğu çok belliydi ki. O bakışı her şeyi belli ediyordu. “Karan da boş değilmiş.”

“Nasıl, kime aşıkmış?” Üzgün üzgün bakıyordu. Cevap beklerken telefonu çaldı.

“Efendim Hatice?” Telefondaki kişiyi dinledi ve gözleri büyüdü. “Ravza Hanım ne durumda peki?” Bu sefer kısa dinledi. “Tamam geliyorum.” Telefonu kapattı. Alex Amca hemen sordu.

“Ne oldu kızım?”

“Hastam atak geçirmiş, benim gitmem lazım!”

“Ben de geleyim mi?” Sara ona döndü. Kız dondu kaldı. Aşıktı ve bu gerçekten çok belliydi. Bakışları, davranışları... Kimse anlamamış mıydı cidden? Gerçi bende anlamamıştım.

“Olur, desteğe ihtiyacım olabilir. İletişim olarak yani.” Kekeliyordu. Bu da bir belirtiydi. Aden hiç böyle değildi. Hala da değildi.

“Tamam hadi o zaman.”

☆

İlahi Bakış Açısı

Karan ve Sara hastanın odasına doğru koşarken Sara Karan’a seslendi.

“Yarışalım mı?” Karan güldü. Hem de bu duruma cidden çok gülmüştü. Babasının anlattıklarından sonra gülmesine neden olmuştu aslında. Ama eğer hala aşıksa bir şansı olabilirdi.

Başını salladı. “Tamam, üç iki bir!” İkisi de hızla koşmaya başladı. Ama Karan ona yenilecekti. Bilerek yenilecekti. Minicik bile olsa onu üzemezdi. Vicdanı sızlardı, çocukken de böyleydi o. Koşarken bir an durdu ve onun mutlu oluşunu izledi. Cidden onu üzemezdi. Bu kızı nasıl üzebilirdi?

“Kazandım! Kaybettin, yine mi Karan?” “Hastaya gide-lim hadi.”

“Doğru! Koş hadi!”

Koştular ve Hatice’yi gördüler. Durdular ve soru sormaya başladılar. “Ne durumda?”

“Tekrar başladı, sadece nefes darlığı gözüküyor. Ama anlayamıyoruz.” Hatice’nin suratından belliydi durum. Odasına hızla koştular. Kapıyı açtıklarında Karşılarında her yeri kızarık ve şiş-miş olan Ravza Hanım’ı gördüler.

“Doktor Hanım, bana ne oluyor?”

Karan ne olduğunu anlamıştı bile. Dün okumuştu bunu. Bir iğneden çoğalan virüstü bu. Belirti-ler aynılarıydı. Kızarıklık, vücudun şişmesi ve nefes darlığı. Son belirtiler ateş, su toplanma durumu ve kaşıntı. Sonra zaten gerisi kan dolu bir sondu.

“Sara bir gelir misin?” Sara bakışlardan anlıyordu. Sorun vardı. Hem de çok büyük.

“Kadını karantinaya alıyoruz. Kurtaramayız, son evreye çok yakın. Önlem olmadan giriş olmayacak-”

“Karan ne oluyor?”

“Kadın ölecek! Al oku haberi.” Karan telefonunu açar ve sabah okuduğu haberi okutur. “O zaman ölecek yani?”

“Ben ne anlatıyorum?”

“Karan o zaman bizde öleceğiz! Aynı odaya tedbirsiz girdik!”

“Doğru dedin. Üstümüzü değiştirelim hemen!” Soyunma odasına doğru koştular ve dolaplarında buldukları ilk giysileri giydiler.

“Bunları yakmamız lazım.” Sara illa macera peşindeydi. Küçükken de böyleydi. Karan her hali-ni hatırlıyordu.

Karan çamaşır makinesini gösterdi. “Yüksek ısıda yıkasak ne olur?”

“Haklısın.” Karan güldü. Bu durumda bile güldürüyordu.

Karan, Sara’nın kıyafetlerini elinden aldı ama arasında Sara’nın sütyeni de vardı. Karan fark etti ve irkilip kıyafeti elinden attı.

“Çok pardon, ver bana atayım hepsini, sen de lamineli tulumları çıkar.”

“Tamam at sen.” Karan hala şok içindeydi. Karantina odasına doğru ilerledi ve askıdan lamineli tulumları aldı ve getirdi. Sara çoktan gelmişti bile.

“Al giy hemen, hemşirelere de ver. Yanına girecek herkes giyecek.”

“Tamam, Ravza Hanım’ı da karantina odasına sevk ettiriyorum.” Karan başını salladı.

“Ailesine ulaşayım ben de.” Karan yukarı çıktı ve bilgisayardan hasta yakınlarına ulaşmak için işe koyuldu ve buldu. Numarayı aradı ve üç defa çaldıktan sonra açtı.

“Kiminle görüşüyorum?”

“Ben Karan Yılmaz, Ravza Gülen’in ablası mısınız?”

“Evet, hastaneden mi arıyorsunuz?”

“Konuyu uzatmadan söyleyeyim, teşhisimiz doğruysa ablanız çok kısa süre içinde hayatını kay-bedecek. Başka yakınları var mı bilemiyoruz, o yüzden sizi aradık.”

“Ablamla yıllardır görüşmüyoruz, durumu umurumda değil. Eğer ölürse beni arayın.”

“Ama hanımefendi, ablanız bir virüs kapmış ve ölmek üzere.”

“Ben size kızı ve eski eşinin numarasını vereyim. Tek yapabileceğim budur.”

“Tamam, siz bu numaraya atın lütfen.” Kadın cümlesini duyar duymaz kapattı.

“Ne oldu, buldun mu?” Sara gelmişti.

“Kardeşini buldum ama konuşmuyorlarmış. Kızının ve eski eşinin numarasını atacak.”

“Neden küsmüşler ki? Kardeşler sonuçta.” Dedi üzülerek. O ailevi durumlara çok takardı. Aden’in yaşadıklarını duyduğu zaman iki hafta kendine gelememişti. Küçükken psikolog olmak istediğinde bu fikrinden zar zor döndürülmüştü.

“Numara geldi.” Karan numarayı tuşladı. Aradı ve beş defa çaldıktan sonra açıldı.

“Buyrun?”

“Ben KM Özel Hastanesi’nden arıyorum. Seren Arın Yazmaz ile mi görüşüyorum?”

“Buyrun benim, annemle mi alakalı?”

“Evet, hastaneye gelmeniz gerekli. Bunu söylemek pek kolay değil ama...”

“Ama? Ama ne doktor? Neyi var?” Karşıdaki kadın gerilmişti. Sesinden belliydi.

“Lütfen sakin olun. Buraya gelmeniz lazım. Babanız da gelebilirse iyi olur.” Kadının yanında biri olmalıydı.

“Babam iş için Hollanda’da, eşimde onunla. Üvey kardeşim gelebilir.”

“Tamam, bugün veya yarın gelseniz iyi olur.”

“Tamamdır, yola çıkıyorum.” Kadın telefonu kapattı.

“Ne oldu?”

“Geliyor.”

“Biz de kan verelim, kontrol edelim bir şeyimiz var mı diye.”

“İyi dedin. Gel verelim.” Laboratuvara doğru ilerlediler.

Ayten’i gördüler ve durdular.

“Ayten, git Ravza hanımın kanından dört tüp alın. İyice araştırın. Bizde ve yanına girenlerde kan verecek. Ve bundan sonra yanına girenler lamineli tulum falan giymeden girmeyecek.” Sara bir kraliçe gibi emir veriyordu.

“Tamam hocam.” Sara ve Karan laboratuvara gittiler ve araştırma görevi olan Salih dışında kimse yoktu.

Bu birbirinin kanını alacağının işaretiydi.

★

“Karan kolunu adam gibi tutsana, ne biçim doktorsun?”

“Delik deşik ettin beni. Al şuradan artık.”

Saatlerdir bir koldan dört tüp kan alamamışlardı. Hala Karan’ın kanını almakla meşguldüler. Ama Sara gerçekten delik deşik etmişti kollarını.

“Sen benimkini hallet o zaman. Bak cidden çok midem bulandı.” Karan iç çekti.

“Tamam, çıkar malzemeleri. Öğren nasıl damar bulunup kan alınır.”

“Hadi bakalım.”

★

Gerçekten hızlıca kanı almıştı. Sara kan verme konusunda çok acı çeken bir insandı ama hiç acımamıştı canı.

“Sen kendi damarını bul. Ben hallederim.”

“O zaman gerisini zaten ben yapardım ya.”

“Yap o zaman.” Sara kollarını birbirine bağladı ve arkasına döndü.

“Tamam, ver şu mendili.” Bu cümle Sara’yı mutlu etmişti ve geri dönmesine neden olmuştu.

★

“Hallettiğimize göre şunları Salih’e verelim hadi.” Laboratuvarın Kan alım odasından çıktılar ve Salih’in odasına ilerlediler.

“Hocam Ravza Hanım’ın kanı iki saat önce geldi. Ben de biraz araş-tırdım ve yüzde seksen yedi ihtimalle anlattığınız virüse sahip.” Salih çok umutsuz bakıyordu. “Sizin kan vermenizde iyi oldu. Çok çabuk yayılabilen bir canlı bu. İki bin yirmi yılındaki virüsten daha tehlikeli.”

“Biz önlemsiz girdik. O ne olacak?”

“Hocam sizin ve Sara Hocam’ın kanını çok daha detaylı araştıracağım.”

“Bu da uzun sürecek.” Salih başını salladı.

“Peki tamam, sağ ol.” Dedi Karan canı sıkkın bir şekilde. “İyi çalışmalar.” Sara ve Karan odadan çıktılar.

Hastanede sessiz bir şekilde yürürlerken Sara’nın telefonu çaldı. Arayan Karel’di.

“Efendim?” Sara’nın duyduklarıyla gözleri büyüdü. Sara alnına elini koydu. Alnını ovuşturdu ve gözleri karardı. Dengesini kaybedip ayakta duramadı.

“Sara!” Karan son anda tuttu. “Sedye!” Hemşirelerden biri sedyeyi getirdi ve Sara’yı yatırdı. Telefonu kulağına dayadı.

“Alo?”

“Karan?”

“Uzatma da söyle. Neden bayıldı Sara?”

“Aden ölecek. Asansörde kaldı, kapı açılmıyor ve halatlar kopuyor.”

“Sıçayım!” Karan önündeki sehpayı tekmeledi ve paramparça oldu. “Geliyorum.”

“Hocam, acile sevk ettiriyorum.”

“Tamam Hatice.” Karan merdivenlere doğru koştu ve seslerin geldiği yöne koştu. Onları bulmuştu.

“Lorin Abla, iyi misin?”

“Kızımı kaybediyorum oğlum. Haberi de yok.” Ağlıyordu ve bu durum onun içini parçalıyordu.

“Karel, sanırım bir şeyler kopuyor. Sanki sesler geliyor.” Karel bir küfür savurdu. “Bana söyle! Ne oluyor?”

“Seni germemek için söylemiyorduk ama yavaş yavaş anlıyorsun. Kapı açılmıyor, anlaşılan bu asansör bakımı için çağırılan o-” Karel devam edecekti ki itfaiye devam etti.

“Kişi,” dedi Karel’in sesini bastırarak. “bakımları yapılıyor gibi göstermiş ama halatlar sanırım çok eski. Yani asansör halatları kopars-”

“Tamam, susun lütfen. Anladım. Şimdi ne yapmam lazım, belli ki düşecek siz uğraşana kadar.”

“Yere cenin biçiminde yat. Olabildiğince küçülüp az yer kapla. Başını, boynunu olabildiğince koru. Bu hasar gelmeyeceği anlamına gelmiyor ama daha az zarar görürsün.”

“Anne, gelir misin?” Lorin Abla düşmüştü.

“Lorin Hanım! Sakin olun lütfen!” Karel yanına gitmişti. O sırada Sara’yı fark etti Karan.

“Senin ne işin var? Yatsana acilde sen.”

“Arkadaşımın, hem de en yakın arkadaşımın akıbeti belli değil ve ben acilde bayıldığım için mi yatacağım? Sen beni tanımamışsın.”

Oysa onu en iyi tanıyan oydu ama o farkında değildi.

“Anne! Anne, iyi misin anne? Ne olursun, çok korkuyorum anne. Senin içinde korkutma beni ne olur!” Aden korkuyla bağırıyordu.

“Anne?”

“Aden’im, korkma bir tanem. Sakin ol lütfen. Ben iyiyim, yanımda Sara var, Karan var, Güz var. Ben gayet iyiyim. Sen düzenli nefes al ve sakin ol. Soğukkanlılığını koru.” Sara ağlıyordu. Hıçkırıkları çok yüksek seste çıkıyordu.

“Sara, en soğukkanlımız olan sende mi? Yapma, sen ne olur annemle ilgilen. Karan orada mı?” Sara onaylayan bir ses çıkardı. “Gelsene yanıma.”

“Hayırdır, benimle ölmeden önce dedikodusu mu yapacaksın?” Bu kahkaha atmasına neden olmuştu.

“Abi ya, iyi misin? Anıları yad edelim. Hatırlıyor musun, çocukken biri morluklarımla dalga geçmişti. Sen de onun her yerini morartıp, ‘Bak senin de her yerin mor.’ demiştin. Ben ağlayınca gidip daha çok dövmüştün.”

“Aden, Karel konuşsun biraz.”

“Bir çekil artık yeter, bırak da aşık olduğum kızla biraz konuşayım.”

“Ne?” Dedi kekeleyerek

“Aden yok artık ya! Adam sana dört yıldır aşık!” dedi Güney.

“Nasıl? Yoksa?...”

“Evet, dört yıl önceki o konserde gördüm ilk seni. Yanında Güney,

Karan ve Güz vardı. Yanında Karan duruyordu ve çok gergindim.

Sevgilin sanmıştım. Konser bitene kadar çıldırdım. Bir sonraki günlerim

daha zordu. ‘Acaba sevgilisi mi?’ diye düşünerek geçti. Sonra

dayanamadım seni aradım hep. Ne aklımdan çıktın ne yüreğimden.

Sonra senin okuduğun lisene nakledilmek için çok uğraştım. Sonra da

sınıfına geçmek için. Başardım, bir ay uğraştım ve başardım. Sonraki o

üç buçuk yıl benim en mutlu yıllarımdı...”

“Seninle gezdiğimiz zamanlar sadece tek bir şarkı dinliyordum... Onu da

bilirsin...” Evet, bunu Aden dışında herkes biliyordu.

“Karel ben seni anlamadım. Nasıl anlamadım? Her şey gözümün önündeymiş.” Aden kısa bir süre sessizdi. “Sen de mi Çeşme’deydin? Seni nasıl göremedim? Şimdi mi söyleyecektin bana?”

“Anlatamadım...” İç çekti. İçinde bir sürü soru vardı.

“Sonra Çeşme’den İstanbul’a taşındık ablamla. Onun tayini çıkınca ben

de gitmiştim. Umutsuzca bir kafede otururken seni gördüm. Emin

olamadım başta ama sendin. Daha liseye kaydolmadı-ğım için senin

liseni aradım. Üniversiteli bir gence benzemiyordun. En sonunda

buldum. Senin yan sınıfın on ikinci sınıfların sınıfıymış. Ben de kaydımı

oraya yazdırdım ve seni her gün gör-düm. Sonra seni okuldan evine

kadar takip ettim. Orada yaşadığını öğrendim ve ablama oraya ta-şınmak

için günlerce yalvardım. Ara tatilde senin oturduğun binaya taşınmışız.

Bilmiyordum, hem de alt katınmış. Nereden bilebilirdim ki? Şans

eseriydi, kader de denilebilir.”

Aden şarkı sözlerini mırıldanıyordu

“Keşke söyleseydin, ben seni başkasına aşıksın zannediyordum. O dönem ben de sana aşıktım, unutmak için çok uğraşmıştım...” Aden sinirliydi, ama siniri ona veya başkasına değil. Kendisineydi. Nasıl fark edememişti ki?

“Seni seviyorum Aden...”

“Seni seviyorum Karel...”

“Sizi bölüyorum ama daha çok yaşarsınız aşkınızı. Sıkışan kapıyı nasıl

açacağımızı bulduk.” Dedi Güney. Gözleri doldu herkesin. Büyük bir

sevinç vardı.

“Güney, emin misin? Çıkacak değil mi? Bak çıkmazsa yersin kafana

mermiyi.”

“Karel, emin değiliz ama çıkacak. Kapıyı yumruklamamız,

tekmelememiz lazım. Çoğu kısmını hallettik ama asansör düşmeden

yapmamız lazım. Yani Karelciğim, kapıdan sinir çıkarmıyoruz.”

“Uzatma da yapayım. Aden geriye kay. Duvarın dibine git ve yere yatıp

demin ne yapıyorsan onu yap.”

Karel kapıyı tekmelemeye başladı. O tekmelerken Karan’ın telefonu

çaldı. Arayan Hatice’ydi.

“Efendim Hatice?”

“Hocam Seren Hanım ve kardeşi geldi.”

“Tamam, sağ ol.”

Karan, aşağıya doğru indi. Zemin kata indiğinde girişe koştu. Bir kadın gördü, kıvırcık kahverengi saçları gerçekten çok bakımlıydı. Saçlarının rengine ela gözleri çok yakışıyordu. Kadın hami-leydi, sekiz aylıktı sanırım.

Yanındaki adam çok gençti, onun aksine saçları siyah ve gözleri

maviydi. Çok farklı bir yüz hat-larına sahipti. Kardeş olduklarına

inanamazdı.

“Seren Hanım?” Karan adını sordu. Kadın başını salladı ve elini uzattı.

Karan elini havada bı-rakmadı ve hemen sıktı. Kardeşine elini uzattı ve

kardeşi de elini havada bırakmadı.

“Hoşgeldiniz, buyrun oturun lütfen.” Karan eliyle koltuğu gösterdi.

Kadın yavaşça oturdu. Kadının üstü çok dardı. Bebek içeriden Beni

kurtarın lütfen! falan diyor olabilirdi.

“Annem nasıl?” Kadın korkuyordu. Karan nasıl söyleyecekti

bilmiyordu.

“Yani nasıl açıklayabilirim bilemiyorum ama...” Sara’nın geldiğini fark

etti ve ona göz kırptı. Sa-ra zaten onun için gelmişti. Onun böyle

durumlarda konuşamadığını biliyordu. Sara tam tersiydi.

“Merhabalar, ben annenizin doktoru Sara Melnyk. Nasılsınız?”

“Çok teşekkürler gayet iyiyim!” Kadın sinirleniyordu. Tek isteği annesi

hakkında bilgi almaktı.

“Ben konuya geçiyorum izninizle,” Seren onaylayarak başını salladı.

“Seren Hanım annenizi büyük ihtimalle kaybedeceğiz.” Karan Sara’ya

döndü hemen. Öyle hemen söylenir miydi?

Kadın kasılıyordu, kardeşi bunu fark etti ve ona yaslanması için kafasına

dokundu ve omzuna koydu.

“Annem ölemez, ölmeyecek!”

“Seren Hanım lütfen sakin olun, anneniz bir iğneden virüs kapmış ve

bulaşıcı, öldürüyor! Son evrede şu anda. Eğer çok ağır tedaviler

uygularsak yaşatma ihtimalimiz var. O da imkansız sayı-lır. Anneniz en

fazla bir ay yaşatabiliriz.”

Seren kasılıyordu, iyi değildi. “Ne kapmış nereden kapmış?” Karnını

tutuyordu, huzursuzlaşmıştı. Kolay değildi onun için de.

Seren’in gözleri kapandı ve bedeni kardeşine düştü.

“Seren Hanım! Kendinize gelin hadi. Sedye buraya!” Sara bağırıyordu,

hemşirelerden biri sedye getirdi. Karan kucağına aldı ve yatırdı.

“Abla!” Kardeşi korkuyordu, hem de çok korkuyordu.

“Acile alın.” Diye bağırdı Karan. Sedyenin yanında acile gitti ve Sara ile kardeşi kalmıştı orada.

“Doktor Hanım, Ravza annemi kurtarın. Bana çok emeği var onun. Üvey annemdi ama ablamdan ayırmadı beni. Ben genç bir iş insanıyım. Kazandığım bir servet var. Bu hastanenin hisselerinin toplam değeri belki de çeyreği kadardır. En fazla yarısı kim bilir? Bunu tamamen kendim kazandım.” Derin bir nefes aldı. “Sizin en özel hastalarınızdan bile daha fazla özen gösterin. Ne kadar gerekiyorsa misli ile alırsınız. Sponsorluksa sponsorluk. Nakitse nakit. Hatta isterseniz hastanenin sahipleri ücretsiz bir şekilde şirketimden hisse sahibi bile olabilirler. En büyük hisse sahipleri seni çocukları olarak görüyor biliyorum. Ne istersen yaparlar.”

“Ne demek istiyorsunuz?” Karan anlasa da tam niyetlerini öğrenmek

istiyordu.

“Annemi kurtaracaksınız.”

“İsminiz neydi?”

“Dağhan Koçak. Sizin de Karan Yılmaz.”

“Dağhan Bey, Ravza Hanım’ı kurtarma ihtimalimiz çok düşük. Yoksa

bizim işimizde istediğiniz şey lakin olmuyor dediysek yapabileceğimiz

bir şey yoktur. Dizilerde izlediğiniz gibi yüreğimizi dinleyip mucize

yaratmamızı beklemeyin. Biz aldığımız eğitimlerle çok iyi bir iş

çıkarabiliriz ama bu hastalığın tedavisi için bir eğitim almadık. Çünkü

yeni çıktı ve çok ağır. Yayılmamasını engelleyebiliriz. Ç-” Karan’ın

telefonu çaldı. Arayan Hatice’ydi. Telefonu hemen açtı. “Hatice ne

oldu?”

“Hocam Ravza Hanım’ın kalbi durdu, çalıştırmak için uğraşıyoruz.”

Karan hemen merdivenlere koştu ve Ravza Hanım’ın odasına koştu,

ardından Hatice’yi gördü.

"Durum ne?”

“Aynı.”

Karan koştu ve Ravza Hanım’ın şişmiş, kızarık ve hastalıktan açılan

yaraların kabuklanmış bedenini gördü. Sara dışarıda beklemek istedi.

Kadının vücudu gittikçe çürüyordu. Ravza Hanım artık hastalığının

son evresindeydi. En fazla bir ayı vardı. O da imkansızdı. Karan kalp

masajına başladı. Hala çalışmıyordu. Diyaliz makinesine baktı. Artık

ölmüştü, saate baktı ve o acı cümleyi kurdu.

“Ölüm saati, öğlen on üç kırk beş.” Karan bir şey fark etmişti. Kimsenin

tulumu üze- rinde değildi. Kendisinin de...

“Siz nasıl tulum giymezsiniz? Bu kadın ölümcül bir virüs taşıyordu. He-men hepiniz test yaptırıyorsunuz. Hatta odadaki herkes karantina odası-na yatacak. Test için kanlarda oradan alınacak. Negatif çıkarsa anca o zaman normale dönebilirsiniz. Hemen eksi ikinci kata inin ve karantina odasına girin.” Hepsi korkuyla gittiler ve personel asan- sörüne bindiler. Karan’da asansöre yürürken cebinden o gruba yazdı.

“GİZLİ BÖLGE ÇOK PİS OLAY VAR”

Bu ismi o zaman Güz ve Aden bulmuştu. Aslında çok acayip şeyler

konuşulmazdı ancak sırf ikisi mutlu olsun diye kimse laf etmemişti.

Şimdi belki de uzun zaman yazamayacağı o gruba asansöre binip yazdı.

“Sevgili arkadaşlarım;

Sizinle çok güzel yıllar geçirdim. Ancak sanırım artık yolun sonuna

geliyorum. Yirmi sekiz yıllık hayatımın sadece altı yılı siz olmadan geçti.

Geriye kalan yirmi iki yılı çok güzel geçti çünkü siz vardınız. Küçükken

çok yalnız kalırdım ancak sizde nasılsa aynı zamanlarda benimle

arkadaş olmuştunuz. O günü asla unutamam. Karel yoktu tabii. Sakın

kıskanma Karel, sen geldiğin zaman güzellik durumu arttı onu da bil (:

Siz belki hatırlamazsınız lakin ben anlatayım size, yirmi iki yıl önce

bugündü hatta. Bugünün bu kadar kötü bir olayla kirlenmesini

istemezdim ama seçemedim. Çok üzgünüm arkadaşlarım. Neyse ben

anlatayım.

Site kapısıına yakın bir park var ya. Yirmi iki yıl önce küçükken sürekli

oynadığımız salıncakta sallanmadan tek başımdaydım. Üzgündüm çünkü

kimse beni istemiyordu. Babam annemi öldürmüştü ve benim de öyle

saldırgan olduğumu düşünüyorlardı. Biliyorsunuz ne kadar acı

katledildiğini. Ama sonra yanıma kim geldi ben dalgınken...

Aden...

Beni sallamaya başladı. O gün de yeni taşınmışlar. Öyle söylemişti.

Vücuduna baktım. Mosmordu her yeri, yaraları vardı, çizikler... Ve daha

sayamadığım yara izleri. Babam bana da şiddet uygulardı. O adam

benim travmamdı ya, ona da babası yapmıştır diye düşünmüştüm. Doğru

da bilmişim. Sonra o anlattı nasıl geldiğini. Son olay annesi için bardağı

taşıran son damlaymış. Bir gece otogara gitmişler ve en uzak

İstanbul’muş en hızlı gidenlerden. Binmişler ve gelmişler. Bir ay

dışarıda kalmışlar. Nasıl Aden, doğru hatırlıyor muyum? Bunları

anlattı, ellerine maaş geçmiş ve buraya taşınmışlar falan. O anlattı ve

sonra ben sadece ne dedim biliyor musunuz?

“Babalardan nefret ediyorum, onlar hep acı mı vermek zorundalar?”

Aden’de neden bunu dediğimi sordu ve ben anlattım bu sefer. Ve o da

bana tam olarak şöyle söyledi;

“Anneminde sonu öyle olacaktı kaçmasaydı, değil mi? Gel beraber oynayalım, biz aynı kişilerden mağduruz neredeyse...”

Oyun oynamaya başladık, beraber sallandık. Kaydıraktan kaydık,

kumlarda oynadık, tahterevalliden beraber düştük, gülerek geri kalktık.

Sonra akşam oldu ve ben üvey aileme geri döndüm. O gece hemen

geçsin diye uyudum.

Sabah tekrar parka gittiğimde sizde vardınız. Beni gördü ve çağırdı

Aden. Kendinizi anlattınız. Güney ve Güz’ün babalarının krizlerini,

Sara’nın savaş yüzünden psikolojik acılarını...

Sonra oynadık parkta. Sara çok güzeldi, sapsarı saçları güneş gibi

parlıyordu. Buz mavisi gözlerinde bir ışık vardı ama her ışık arkasına

vurmaz. O vurmayan kısımda karanlık vardır. Onu gördüm ben, ve ona

aşık oldum.

Lakin aşkıma kavuşamıyorum. Sana kavuşmasam da güzel sevgilimsin,

aşkımsın, en değerli hazinemsin sen...

Baban söyledi, duygularım karşılıklıymış. Teşekkür ederim değerli

hazinem, bunu bana hak ettirdiğin için. İsyan etmedim hiç, halimden

memnundum. Hiç olmasaydı peki ne olurdu...

Sadece iki kişiden bahsetmiş olabilirim, bana lütfen kırılmayınız. Aşkım

ve dostum için oldu ama çok vaktim yok çünkü karantinaya gireceğim,

sizinle buradan son me-sajım olabilir. Yüreğimde söyleyemediğim çok

şey var. Hakkınızı helal edin siz yine de, hastalık sebebi ile her an her

şey olabilir bulaşırsa.

Hoşçakal Kuğum...

Hoşçakal Ay yüzlü sevgilim...

Hoşçakal kahve güzelim...

Hoşçakal İki Can Dostum...

-Karan

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.