Hayat ne garipti değil mi? Garantisi olmayan, belli bir döngüye bağlanmış, başlangıcı belli olup sonu belli olmayan bir yaşamsal döngü. Doğduğun tarih belli iken öleceğin tarihin hiç bir kesinliği yoktu.
Bununla birlikte, ölümün seni bulacağı yer de belli değildi. Sonumuzun ne ile yazıldığı da cabası. Amma trafik kazası amma hastalık amma intihar amma başka sebeplerden ötürü...
Hayat garipti. Hem de çok garip. Yaşadığımız hayatın değerini bilmiyor, dünyaya yeniden gelecekmişiz gibi davranıyorduk. Yanımızda olanların ve sevdiklerimizin kıymetini bilmiyor ancak onları kaybedersek anlam kazanıyorlardı. Bu yanlıştı. Bana göre asıl değeri hala birilerimiz nefes alıyorken göstermeliydik.
Öldükten sonra biçilen değerin hiç bir anlamı kalmıyordu. Son pişmanlık da fayda etmiyordu. Sevdiklerimiz hayattayken söylenmeyen her güzel söz bilinmeyen her kıymet ve verilmeyen her değer bir gün karşımıza keşke olarak çıkıyordu. Keşke hayattayken söyleseydim, değer verseydim kıymet bilseydim gibi...
Baştada dediğim gibi; hayat döngüye bağlanmış bir yaşamsal faaliyet. Lakin bu faaliyetin ne zaman biteceği belirsiz ve Azrail'in pençesine düşeceğimiz zamanın hiç bir garantisi yok. Bu nedenle de bana göre hayat çok kısa.
Oldukça kısa...
Bugün yanımızda olanların yarın da yanımızda olacağının hiç bir garantisi yok. Şu an istediğimiz gibi görüşüp hasret giderebiliyorken yarın öbür gün karşılıklı olarak görüşebileceğimiz tek mevki kara toprak olabilir. Bugün varız yarın yokuz.
Bugün güzel şeyler paylaşıp gülüşürken yarın belki de ayrılacağız ve o gülücüklerin yerine gözyaşları gelecek. Tebessümün yerini acı feryatlar sahiplenecek. Doğan güneşin yerine kasvetli yağmur gelecek. Çığlıklar herhangi bir şehrin ıssız sokaklarını inletecek.
İşte o zaman koca bir gerçek gün yüzüne çıkacak.
Ölümün soğuk yüzü ve beraberinde getirdiği keşkeler.
Sonrası koca bir boşluk. Bastırılmış duygular, sindirilmiş çığlıklar. Kıymete binen, bedenden ayrılmış bir can. Kalan keşkeler faydasız. Geri dönüşü olmayan olaylar.
İnsanlıkta böyle değil miydi? Bencilliği, arının işlediği petek misali işlememiş miydi bedenine? Bir şeylerin kıymetini kaybedince anlayacak kadar körleşmemiş miydik? Dirisinin yanında durup gülmek yerine, ölüsünün başında dakikalarca ağlamıyor muyduk? Bilinmeyen kıymetleri, verilmeyen değerleri, tutulmayan sözleri birer keşke haline biz getirmiyor muyduk?
Sabah erken saatlerde kalkıp, kendime kupa bardakta filtre kahve yaptıktan sonra bahçeye çıktım. Her ne kadar dün ki yaşanan olaydan ötürü hala içimi koca bir korku sarsa da Poyraz ile yaptığımız atışmadan sonra korkumun beni küçük gösterdiğini insanların gözünde ezikleştirdiğini fark edip buna bir son vermem gerektiğine kanaat getirdim.
Artık korksam da kimseye belli etmeyecektim. Yüzüme karşı kimse korkak olduğumu söyleyemeyecekti artık. Tamam onları da anlıyordum, belki normal bir insanın iki katı büyüklüğün de bir korku sergiliyordum. Dışarıdan abartı şekilde gözüküyor olabilirdi lakin yaşadıklarım bana bunu armağan etmişti ve ne kadar çabalarsam çabalayayım korkuyu görmezden gelemiyordum.
İşte asıl sorunda burada başlıyordu. Ben korkuyu görmezden gelemiyordum, insanlar da tam tersi olarak bu korkuya neyin sebebiyet verdiğini görmezden geliyorlardı. Sormuyorlardı. Onlara göre hayatın daha en başında en tatlı zamanlarındaydık ve yaptığımız tek şey ergenlik kompleksiydi. Çocukça davranıyorduk onlara göre bu yaşımızda takıldığımız ve kendimize sorun haline getirdiğimiz tek şey yapamadığımız alışveriş ya da ayrıldığımız sevgilimiz.
İnsanların yaşadıklarını sormadan, dinlemeden direk yargılıyorlardı ve kendi kafalarında kurdukları mahkemelerde kendilerine göre hükmünü veriyorlardı. Kendi kafalarında kurdukları çarmıha, insanları geriyor ve okların ucuna kendince düşündükleri dertleri takıyor ve sorgusuz insanlara saplıyorlardı.
Kahvemi yudumlarken üşüdüğümü hissettim ama aldırmadım. Son zamanlarda hava daha bir soğumuştu. Kış mevsimi sevdiğim mevsimler arasında olsa da normalin de üşümeyi sevmezdim. Ama şu an iyi hissettiriyordu. Tenime değen rüzgar beynimi de dinç tutacak kadar soğuktu.
Dün Poyraz'la atıştıktan sonra ona gidebileceğini söylemiştim. Lakin o ben uyuyana kadar beklemişti. Biliyordum çünkü uyumadığımı bildiği halde odama gelmişti. Kafamı kaldırıp ona bakmamıştım o da bir şey söylememişti zaten. Sanırım söyledikleri karşısında gerçekten pişman olmuştu ama kalbimi de kırmıştı.
Sessiz sedasız odam da oturmuştu. Tabii bu arada da 3-4 tane kadar sigara içmişti. Gözlerim kısık çaktırmadan izlemiştim ela gözü. En son dayanamayıp kendimi uykunun kollarına bırakmıştım. Kalktığım da Poyraz yoktu. Ben uyuduktan sonra gitmiş olmalıydı. Kalkar kalkmaz da elimi yüzümü yıkayıp bahçeye atmıştım kendimi.
Yudum yudum içtiğim kahve hem zihnen ayılmama hem de bedenimi ısıtmaya yardımcı oluyordu. Kaldı ki kahve içmeden tek bir gün geçirdiğim görülmüş şey değildi. Geç yattığımdan ötürü okula kalkamayacağımı düşünsem de okul saatinden bile erken kalkmıştım.
Okula gidip gitmemek konusunda kısa süreli bir kararsızlık yaşamamın ardından, gitmeye karar vermiştim. Evde tek başıma oturup düşüncelerle kendimi yiyeceğime okulun kalabalığında belki düşüncelerim dağılırdı. Cebimde çalan telefon alarmının sesiyle hazırlanma vaktimin geldiğini anladım ve çıktığım yerden geri girmek için yöneldim.
Odama çıkıp okul formamı gittikten sonra tekrar elimi yüzümü yıkadım ve dişlerimi fırçaladım. Aynada gördüğüm döküntü halimi toplamak ve dikkat çekmemek adına uzun kızıl saçlarımı dalgalandırıp omuzlarımdan aşağı bıraktım.
Daha sonra ince kuyruklu bir eyeliner çektim ve çim yeşili gözlerimin ortaya çıkmasına izin verdim. Dudaklarıma sadece doğal görünümlü bir parlatıcı sürüp kendi haline bıraktım. Son olarak mavi kayışlı saatimi ve bilekliklerimi taktıktan sonra hazırdım. Dünden hazırladığım çantamı ve deri ceketimi aldıktan sonra adımlarımı merdivenlere yönlendirdim.
Eve şöyle bir göz gezdirip gözümden kaçırıp toplamayı unuttuğum ve Fatma Teyzenin dikkatini çekecek herhangi bir şey kalmış mı diye kontrol ettim. Tabiki yaşadığım bu şeyi anlatıp kimsenin dikkatini üstüme çekmeyecektim. Hem anlatırsam Fatma Teyze beni yalnız bıraktığı için suçluluk duyacaktı ve kendine kızacaktı. Kendi başımın çaresine bakmalıydım artık.
Kontrolüm tam notla geçince kapıya yöneldim. Ayakkabılıktan beyaz postallarımı alıp giydim ve deri ceketimi de üstüme geçirdim. Çantamdan kulaklığımı çıkarıp yürümeye başladım. Dolanmış kulaklığı sonunda açabildiğim de telefonuma takıp şarkı listemden bir şarkı açtım.
Duman' dan Aman Aman çalarken bende yavaş adımlarla okuluma ilerliyordum. Şarkıda da dediği gibi giderek üzmüştü bizi zaman. Hep önümüze bir taş koymuş ve bizi sıraya dizmişti. Hepimiz teker teker takılıp düşüyorduk o taşlara ama kalkmalıydık da. İlk takıldığımız taşta pes edersek takılacağımız diğer taşlara gücümüz kalmazdı.
Okula vardığım da 4-5 şarkının geçtiğini ama hiç birini dinlemediğimi fark ettim. Demekki kafam düşüncelerle o kadar doluydu ki kulağımın içinde bangır bangır bağıran müziği bile dinlememişim. Okul girişinde kulaklıklarımı çıkarıp özenle sardıktan sonra çantama geri koydum. Kulaklık önemliydi tabii.
Öğrenciler yavaş yavaş bahçeye doluşmaya başlamıştı. Birazdan zil çalardı. Derken çalan zilin sesiyle sınıfa çıkma zamanımızın geldiğini anladım. İlk dersimiz edebiyattı ve en sevdiğim dersti. En azından güne ders açısından iyi başlamıştım. Buda bir şeydi. Bahçede gözlerim Dilara'yı aradı lakin bahçede yoktu. Demekki sınıfa çıkmıştı.
Adımlarımı merdivenlere yönlendirip kapıdan içeri girdim. İkinci zil çalmasına rağmen koridorda hatrı sayılır bir kalabalık vardı. Belki aralarında Dilara'yı bulurum umuduyla hem etrafıma bakınıp hem de sınıfıma ilerliyordum.
Yürümeye devam ederken çarpıştığım bedenle adımlarım sendeledi. Kafamı kaldırıp bana çarpan sarışınla göz kontağı kurdum. Bu esnada ' yavaş!' demeyi de ihmal etmemiştim. Kahverengi gözlerini üstüme dikip kaşlarını, sanki annen muzla öpüşüyordu demişim gibi hayretle kaldırdı.
Doğal olmadığı her halinden belli olan civciv sarısı saçlarını eliyle omzundan aşağı attı. Göğüsünde bağladığı kollarının ardından konuşmaya başladı.
" Tatlım bana çarpan sendin yalnız" dedi. Bu sefer hayretle kaşlarını kaldırma sırası bendeydi. Normalinde böyle şeylere pek takılmaz pardon der geçerdim ve haklı haksız aramazdım. Ama insanların artık beni ezmesine, korkak olarak görmesine izin vermeyecektim.
Kız uzun sivri tırnaklarına bakarken bende ağzımı araladım ve aynı iğneleyici ses tonuyla konuştum. " Bilmem farkında mısın ama asıl bana çarpan sendin. Gözünde herhangi bir problem varsa doktora görünmeni öneririm" dedim.
Kız bu hareketimle duraksadı ve öfkeli olduğunu tahmin ettiğim bakışlarını yeniden yüzüme sabitledi. Kahverengi gözleri öfkeyle bezenmişti. Onun yanında duran ve şaşkın bakışlar atan iki kızı yeni fark ediyordum. Bu kadar şaşıracak ne vardı allah aşkına! Görende okulda doğal yaşam belgeseli çekiyoruz sanardı.
Kendisine boş olduğunu bildiğim bakışlar atmaya başladım. Uzun sivri tırnaklarını incelemeyi bırakıp tamamen bana verdi ilgisini. Bu kızın böylesi tırnaklarla okula girmesine nasıl müsaade ediyorlardı. Yani tamam benim tırnaklarım da kısa değildi ama böylesine de uzun ve sivri değildi.
Ben de ilgimi tamamen kıza verdim ve 'özür dilemeni bekliyorum' dedim. Kız komple kırmızı bir ruju boca ettiği dudaklarını yukarı kıvırdı ve kahkaha atmaya başladı. Karşımda orangutan götü görmüş gibi baktım. Daha sonra dudaklarını araladı.
" Kızlar duydunuz mu? Özür bekliyormuş." Dedi ve gülmeye devam etti. Yanındaki kızlar hem gülüp hem de 'aklını kaçırmış olmalı, delirmiş' gibi şeyler geveliyorlardı. Dayanamayıp öfkeyle dudaklarımı araladım.
" Hah! Evet özür bekliyorum. Hemen dilesen iyi olur!" dedim.
Adını bilmediğim kız aniden koluma yapıştı. Yaşadığım şokun ardından hırsla kolumu çekip 'napıyorsun sen!' Diye bağırdım. İlk deneme de kolumu kurtaramasam da ikinci denemem de daha hızlı ve sert davrandığımdan ötürü denemem sonuç verdi.
" Bana bak küçük kevaşe bu okulda yenisin galiba ama burada işler senin istediğin gibi yürümez. Ben ne dersem o olur. Bilmem anlatabildim mi?!" Dedi. Bu kız kendini ne sanıyordu. Kafasına göre istediği her şeyi yapabileceğini falan mı? Korkudan ölsem de artık kimseye boyun eğmeyecektim. Boyun eğdiğim her dakika millet beni ezmek için sıraya giriyordu resmen.
Omuzlarımı dikleştirip çenemi de havaya kaldırdım ve söyleyeceklerimi bir kez daha tartma gereği duymadan dillendirdim.
" Kimsin sen? Allah mı? Ol diyince olduruyor musun? Çık bu bad girl ayaklarından zira bana işlemiyor!" dedim. Kıza olan bu sert çıkışım, beklemediği bir şey olsa gerek ki bir kaç saniye şaşkınca baktı.
Daha sonra gözlerine bulaşan siniri zevkle izledim. Tam ağzını açmış bir şey diyecekti ki arkamdan gelen sesle dikkatler dağıldı. Gelen Dilara'ydı.
"Pamir! Napıyorsun sen? Hadi gel gidelim biz" dedi ve koluma girip beni çekiştirmeye başladı. Benim de zorluk çıkarmaya niyetim yoktu çünkü ders başlamak üzereydi.
Bu esna da çakma sarışın- ki saçından tırnağına kadar doğal olan hiç bir yanı yoktu gözleri bile lensti- arkamdan bağırdı. " Bu burada bitmedi küçük kızıl fare!" Dedi. Arkamı bile dönmeden elimi kaldırıp selam verdim. Kendisini kaide almadığımı anlamalıydı. Zira artık yeni yüzüm bu olacaktı.
Sınıfa yönlendiren merdivenleri çıkmaya başladığımız da Dilara'da konuşmaya başlamıştı.
" Kızım sen manyak mısın?" diye sordu. Anlamamıştım ve kendisine de anlamamış bakışlarla karşılık verdim. Anlamadığımı görünce gözlerini devirip açıklamaya koyuldu.
" Okulda en bulaşılmayacak insana bulaştın. Ahu okulun popüler ve en çok korkulan kızı aklı olan kimse ona bulaşmak istemez" dedi. Harika sanırım başıma iş almıştım. Umurumda mıydı? Tabiki hayır!
Karşılık olarak Dilara'ya
" korkmuyorum ondan ne yapabilir ki uğraşır durur ancak" dedim. Dilara'da bana karşılık olarak gözlerini devirip sen bilirsin dercesine omuzlarını silkti. Bende bir şey demeyip önüme döndüm ve sınıfa girdik. Ders başlamamış ve hoca da girmemişti henüz sınıfa.
Sakince en arkadaki sırama gidip pencere tarafına oturdum. Poyraz'da henüz gelmemişti. Yaşadığım onca şey ve uykusuzluktan dolayı pek keyfim yoktu. İki sıra önümde çapraz kalan sırada oturan Dilara'da bunu fark etmiş olacak ki bana dönüp iyi olup olmadığımı sordu.
Şu an yaşadıklarımı kimseyle konuşacak durumda olmadığım için sadece uykumu alamadığımı ve iyi olduğumu söyleyip kendisini tamamen geçiştirdim.
Güven problemlerim vardı ve yeni taşındığım bir şehir de yeni başladığım bir okul da arkadaş bulmak kolay olsa da güvenmek ne kadar kolay olacaktı orası muammaydı.
Bir süre daha bu yaşadıklarımı kendime saklamam daha doğru olacaktı. Olanları paylaştığım da insanların bana herhangi bir kötülük yapmayacağının bir garantisi yoktu. Kimsenin eline bakmadan, düşmeden kendi kendimi korumak zorundaydım. Dün her ne kadar atışsakta Poyraz bu konuda beni kamçılamıştı. Bu konuda ona minnettardım.
Büyümem gerektiğini göstermişti bana. Karşıma çıkan herkes tıpkı Poyraz gibi tam bir korkak olduğumu, kendi başıma hiç bir şeyi beceremeyeceğimi, küçük bir kız çocuğu gibi davrandığımı söylüyorlardı. Bu zamana kadar hiç birini takmamıştım. Kulaklarımı tıkamış duymamazlıktan gelmiştim.
Bana göre fazla vicdansızlardı. Yaşadıklarım kolay değildi böyle yargılamak yerine oturup konuşsalar anlayacaklardı. Ama insanlar tam tersini, kolay olanı tercih edip dinlemeden etmeden direk yargılıyorlardı. Yanlıştı. Hem de çok yanlıştı.
Daldığım düşüncelerden yanıma çöken ağırlıkla dağıttım ve yanıma kimin oturduğuna baktım. Poyraz bütün heybetiyle yanıma oturmuş gözlerini üstüme dikmişti. Bala çalan ela gözleri hiç bir duyguyu açığa vurmuyordu. Gözlerine uzun uzun bakmak istesem de ona kırgın olduğum aklıma geldi ve göz temasımızı anında kesip kafamı camdan dışarı çevirdim.
Başımı az önce yasladığım cama geri yaslayıp dışarıyı izlemeye başladım. İnsanlar derse yetişebilmek için koşuşturuyordu. Herkesin bir amacı vardı. Ağaçtan düşen yaprağın bile bir amacı görevi vardı. İlk başta sonbaharı simgelemekle görevliydi. Düşüncelerim daha da derinleşmeden kapanan kapının sesiyle dikkatim tekrar sınıfa döndü.
Bugün öğretmen gelmesi gereken zamandan daha geç gelmişti. Umursamadım ve hocanın derse geçişini hevesle beklemeye başladım. Her edebiyat dersin de usanmaksızın aynı hevesi duyuyordum. Ve düşündüğüm şekilde olursa edebiyat okumak istiyordum. Zaten iki seçeceğim vardı.
Arkeoloji ve Edebiyat.
Biri olmazsa bir diğerini deneyecektim. İkisi de olmazsa olana kadar denemeye devam edecektim. Aileme göre düşündüğüm iki bölümde şanımıza Yetkiner soyadına yaraşır bölümler değildi. Babama kalsa muhasebe ya da işletme okumalıydım. Anneme göre ise modadan yürümeliydim. Ama ben bu ikisini de istemiyordum ve bildiğimi okuyacaktım hoş onlar da ısrar etmeyi bırakmışlardı bir süre sonra. İşime gelirdi.
Hocanın Özdemir Asaf'tan başlamasıyla dikkatim tamamen hocaya kaydı ve Özdemir Asaf'ın şiirleriyle birlikte tamamen dünyadan soyutlandım. Hocanın; Asaf'ın Lavinia şiirinden alıntı yaptığını duyunca derse daha da gömüldüm ve hocanın okuduğu şiir dinlemeye başladım.
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Diyordu şiirde. Hocayla birlikte benimde dudaklarım kıpırdanmıştı. Ama sessizce eşlik etmiştim. Dudaklarım yukarı kıvrıldı ve hocayı dinlemeye devam ettim.
Poyraz'ın ağzından:
Yanına oturduğumdan beri 'kızılı' izliyordum. Geldiğimden beri gözü bir kez bana çarpmış, daha sonra dönüp bakmamıştı. Dün gece beni arayıp yardım istediğin de düşünmeden arabama atlayıp evine gitmiştim.
İçeride gördüğüm kar maskeli adamı yakalamak için peşinden koşmuştum. Giydiği kapüşonlu ceketi tuttuğum anda bedenimde hissettiğim acıyla bir anlık gaflete düşüp elimi gevşetmiştim. Tabii o da bunu fırsat bilip elimden kurtulduğu gibi kaçmıştı. Daha da yakalayamamıştım.
Ama hala araştıyordum. O pezevenk herifi bulup cezasını bizzat kendi ellerimle verecektim. Başta Pamir'i korkuttuğu daha sonra da beni bıçaklamak gibi bir hataya düştüğü için yapacaktım bunu.
Her ne kadar Pamir'e bıçak izinin sıyrık olduğunu söylesem de pek de sıyrıklık bir şey değildi. İlk müdahaleyi o yapsın istemiştim ve sebebini bilmiyordum. İlk başta büründüğü doktor edası; eline pamuk ve yara için aldığı ilaçlardan sonra bir anda sönmüştü. Kendisine verdiğim cesaret ve gazdan sonra eski doktor haline dönmüştü.
Tabii onunda uzun sürdüğünü söyleyemeyecektim çünkü yarayı temizlemeye başladıktan sonra aynı zaman da ağlamaya da başlamıştı. Beceriksizce yaptığı hemşireliği pürdikkat izlemiştim. İşi bittikten sonra yukarıdan inen benim köpeğimle aynı cins olan köpeği görünmüştü.
Kızıl onunda yarasını temizlemiş ve kahve yapmaya kalkmıştı. İşim olsa da yokmuş gibi davranıp yanında kalmak istemiştim. Kahvemi içerken o herifin kim olabileceğini ve hangi cehennemde bulabileceğimi düşünüyordum. Elimden kaçırmamam gerekiyordu ve bu konuda kendime oldukça öfkeliydim.
Bana gidebileceğimi söylediğin de bunu geciktirebilmek adına su istemiştim. Ama mutfaktan duyduğum çığlık ve kırılma sesiyle dakikasında mutfağa fırlamıştım. Mutfak kapısından görünen yansımayla kapıyı açtığım gibi karşı evin bahçesine adımlamıştım. Ama gördüğüm tek şey bir korkuluktu.
Elimden kaçırdığım pislik herifin üstüne yine bir sonuç alamamanın siniri de eklenmişti. Ayrıca Pamir'in bu denli korkmasına sebep olan şeyleri bilmememin de siniri eklenince patlama noktam olmuştu. Sinirle ona patlamış tam bir korkak olduğunu haykırmıştım.
Bana aynı sinirle karşılık verdiğin de onu gerçekten de bir şeylerin bu hale getirdiğine emin olmakla beraber söylediklerim için de pişman olmuştum. Onu kırdığımı gözlerinden anlamıştım. Daha sonra beni nazik bir şekilde kovmuştu. Bir süre aşağıda bekledikten sonra odasına çıkmıştım.
Uyuyor gibi görünüyordu ama beni izlediğini biliyordum. Çünkü numara yapmakta oldukça beceriksizdi. Büyük gözlerini kıstığını sansa da hafif aralık kalan gözlerden çim yeşili belli oluyordu. Çaktırmamış gizlendiğini sanmasına müsade etmiştim. Ard arda içtiğim sigaraların sonrasında gerçekten uyuya kaldığını görmüştüm.
Uzun kızıl saçları yastığının üstüne dağılmıştı. Güzeldi.
Baya güzel...
Onunla bir kaç saat daha bekleyip,tekrar kanayan yaramı göstermek için hastanenin yolunu tutmuştum. Atılan dört dikişin ardından evime geçmiştim. Yarım saat, bir saat kadar kestirip üstümü değiştirdiğim gibi okulun yolunu tutmuştum.
Şimdi de buradaydım işte. Oturmuş dersi hevesle dinleyen kızılı izliyordum. O kadar güzel gözleri vardı ki ilk defa böyle bir şey görüyordum. Kocamanlardı ve tam olarak çim ya da çam ağacının taze dikenlerinin ki gibi yemyeşildi. Uzun kıvrık kirpikleri vardı. Ayrıca bakıldığında cam kadar keskin ve parlak duruyorlardı. Gözüne sürdüğü siyah şeyle daha belirgin olmuştu.
Kızıl saçları bakır rengiyle karışık gibiydi. Uzun, gür ve dalga dalgaydı. Omuzlarından aşağı dökülmüşlerdi. Onu fazla incelediğimi fark edince başımı çevirdim. Hala hevesle dersi dinliyordu. Edebiyata ilgisi olduğu belliydi. Özdemir Asaf'ın bilindik şiirinden alıntı yaparken hoca, gülümseyip hocayla birlikte ezbere okumuştu şiiri.
Önüme çevirdiğim bakışlarım istemsiz olarak tekrar kızıla dönmüştü. Hocanın sorduğu soruya izin alma gereği duymadan cevap veriyordu. Güzel yüzünü seyre kadifemsi sesini de dinlerken çalınan kapıyla dikkatim dağıldı. Ne diyordum ben!
Pamir'in ağzından:
Hocanın sorduğu soruya izin alma gereği duymadan hızla elimi kaldırdım ve cevapladım. Atilla İlhan'ın Ağustos Çıkmazı şiirini alıntılıyordu. Çok sevdiğim bir şiirdi ve okumaktan usanmazdım. Elimi kaldırdığım da dudaklarımda aralandı. ' Atilla İlhan- Ağustos Çıkmazı' dedim.
Hoca yüzünde memnun bir ifadeyle bana bakıp gülümsedi. Tebrik ettiğini ve başarılarımın devamını dilediğini belirten bir kaç cümle kurduktan sonra derse kaldığı yerden devam etti. Bu esnada kapı çaldı.
İçeri nöbetçi öğrenci girdi.
Hocadan izin isteyip " hocam bir duyuru yapacaktım." dedi. Hoca izin verdiğini belli edercesine kafasını sallayıp öğretmen masasına oturdu ve nöbetçi öğrenciyi dinlemeye başladı.
" Bildiğiniz üzere yılbaşı gecesi yaklaşmakta. Okulumuzun da her sene düzenlediği gibi, bu sene de bir yılbaşı partisi olacak." Dedi. Herkesten heyecanlı nidalar yükselirken nöbetçi öğrenci konuşmaya devam etti: " gelecek hafta Cumartesi günü saat 8' de başlayıp gece yarısına kadar sürecek. İyi dersler" dedi ve girdiği kapıdan çıkıp gitti.
Herkes şimdiden planlar yapmaya başlarken ben öylece dinledim. Erkekler içecekleri alkolü tartışırken, kızlar da giyecekleri elbiseler hakkında yorumlaşmaya başlamışlardı. Katılım zorunluluğu yoksa büyük ihtimalle gitmezdim. Bu aralar ne keyfim vardı ne de bir yere çıkasım.
Evde oturur filmimi açar yanına patlamış mısır ve cipsimi alır film gecesi yapardım. Ki yüksek ihtimalle; anne ve babam her zaman ki gibi yılbaşını iş arkadaşlarıyla başka bir şehir ya da başka ülke de kutlarlardı. Tıpkı her sene olduğu gibi. Bende arkadaşlarımla çıkar onlarla kutlardım lakin bu sene yaşadığım onca şeyi bilmelerine rağmen arkamda durmamış buraya geldiğimden beri bir kere bile aramamışlardı.
O nedenle bu sene yılbaşını tek başıma kutlayacaktım. Sorun değildi yalnızlık artık alıştığım bir durum haline gelmişti. Üzülüp neden yalnız olduğumu sorgulamayı bırakalı uzun zaman oluyordu. Düşünceli düşünceli etrafa bakınırken hocanın serbest bıraktığına dair bir şeyler söylediğini duydum.
Bu esnada yanımda oturan; geceyi bile kıskandıracak, kadifeyi kendine hayran bıraktıracak kadar siyah ve bir o kadar da yumuşak görünen düz saçlı, bal peteği gibi duran açık bal rengi ile yeşille harmanlanmış ela gözlü ve adeta ben spor yapıyorum diye bağıran, iri yapılı fiziğe sahip olan çocuğun varlığını hatırladım. Kafamı kaldırıp bu ilahi varlığa baktım.
Kafamı çevirdiğim anda gözlerimiz çakıştı. Daha sonra dün benim yüzümden bıçaklandığı ve benim yarasının nasıl olduğunu sormadığım aklıma geldi. Trip atacağım diye nasıl olduğunu sormayı unutmuştum resmen. Allah'ım! Sen bu rezilliklerimi de benimle birlikte yok et lütfen!
Kızaran yanaklarımı umursamamaya çalıştım. Utanmıştım. Daha fazla rezil olmamak adına nasıl olduğunu sordum.
" Yaran nasıl oldu? Daha iyi misin?" Diye sordum. Onunla konuşmamı beklemiyormuş gibi bir süre durakladı ondan sonra kafasını aşağı yukarı salladı.
" İyiyim. Dediğim gibi küçük bir sıyrık sadece sorun yok." dedi. Aynı şekilde kafamı sallayıp ' sevindim' dedim ve ekledim. " Dün yardım ettiğin için teşekkür ederim. Ayrıca benim yüzümden yaralandığın için de üzgünüm" dedim.
Anlayışla başını sallayıp konuştu. "Sorun yok. İyiyim." Dedi. Normalinde bu kadar konuşkan olmadığını anlamak zor değildi. Zira dışardan ' ben demir gibiyim kimseyle muhatap olmam ve bana bulaşanların canını yakarım' edası vardı. Dış görünüşü başlı başına bir sertlik barındırıyordu zaten.
Siyah saçlar, bal rengi ve cam gibi keskin bakan gözler, görkemli bir vücut, keskin yüz hatları...
Başlı başına bir endamdı. Kendi düşüncelerime içimden küfredip önüme döndüm. Yine saçmalama saatim gelmişti anlaşılan. Zil çalsaydı da biraz hava alsaydım diye düşünürken zil çaldı ve Poyraz direk kalkıp çıkışa yöneldi. Sigara içmeye gittiğinden emindim. Çünkü yanıma ne zaman otursa üstünden buram buram sigara kokusu geliyordu.
Ama bu koku kötü değildi. Sigaranın külümsü kokusuyla beraber; erkeksi ama ağır olmayan, odunumsu, mistik bir parfüm kokusu da geliyordu. Ve karışan sigara kokusuyla, odunu yakmışsın gibi tütsümsü bir ferahlık yayıyordu. Bu kokuya sahip olmayı nasıl başarıyordu hiç bir fikrim yoktu çünkü sadece parfümle oluşabilecek bir koku değildi.
Bende kahve almak için kantine inmeye karar vererek ayaklandım. Bu esnada Dilara'da yanıma gelmişti. " Kantine mi?" Diye sordu. Başımı olumlu anlamda aşağı yukarı doğru salladım. Kendisinin de geleceğini belli eden bir şekilde çantasından cüzdanını aldı tıpkı benim gibi. Yürümeye başladığımız da sevecenlikle koluma girdi ve heyecanla konuşmaya başladı.
" Partiye geleceksin değil mi? Kesinlikle gelmelisin. İnan bana bu okulun yılbaşı partileri harika olur. Her sene yapılır ve hiç bir masraftan kaçınılmaz. Çok eğleneceğiz." dedi. Onun bu hevesli hali beni gülümsetmişti. Sanırım Dilara'yla gerçekten çok iyi anlaşacaktık onu sevmeye başlamıştım bile.
Her ne kadar hevesli hali beni de heyecanlandırsa ve bu hevesini, heyecanını kırmak istemesem de gitmek istemediğimi söylemem gerekiyordu. Umutlanıp ona göre plan yapacaktı ve son dakika gelmediğimi öğrenince hayal kırıklığına uğrayacaktı.
Bu istediğim en son bile değildi. İnsanları kırmayı sevmezdim. Hayır deme konusunda pek başarılı olduğum söylenemezdi. Her ne kadar değişmiş olsam da kendime yakın gördüğüm, sevdiğim insanları hala kıramıyordum ve kırmayı istemiyordum da. Dilara'da yeni tanışmış olsak da benim sevdiğim biriydi ve kırmak istemiyordum. Bu yüzden konuşmaya başladım.
"Heyecanını yaşamana engel olmak istemem ama gelmeyi düşünmüyorum" dedim. Bana şaşkınca bakarken umursamadığımı belli edercesine omuz silktim. Partilik havam da değildim ve partiyi umursadığım söylenemezdi. Heyecanlı hali bir anda tuzla buz olmuştu. Üzüldüğünü belli edercesine dudaklarını büzdü. Ve ardından konuşmaya başladı.
" Ne demek gelmeyeceğim! Neden? Cidden çok güzel olacak." Dedi. Hevesli halinden eser kalmamıştı. Konuşmaya başladım. " Eminim güzel olacaktır. Ama hiç parti havam da değilim inan ki" dedim. Oflayıp durdu ve beni de koridorun ortasında durdurdu. Şaşkınca suratına bakıp ne olduğunu sorgularcasına kaşlarımı kaldırdım.
Gülümsedi ve suratını masum bir şekle bürüdü. Bir şeyler geleceğini anlamak zor değildi. Kollarımı göğüsüm de birleştirip sabırla beklemeye başladım. Dudaklarını araladı ve kirpiklerini ağır ağır kırpıştırdı.
" Hadi ama Pamir! Çok eğleneceğiz hem kaynaşmışta oluruz. Lütfen. Lütfen. Lütfen!" dedi. Yavru kedi bakışları atarken fikrimi değiştirmemek için ekstra bir çaba sarf etmem gerekiyordu. Beklentiyle bakan gözleri de hiç yardımcı olmuyordu. Oflayıp pes ettiğimi belli ettim.
" Tamam! Bana öyle bakmayı keser misin lütfen? Partiye geleceğim." dedim. Dudaklarından küçük bir çığlık döküldü ve boynuma atladı. Heyecanla kıkırdamaya başlamıştı. Ben de istemsizce gülmeye başladım. Benden ayrılırken 'çok eğleneceğiz' demeyi de ihmal etmemişti.
Biraz daha kahve içmeye gidemezsen sinirlenecektim. Bu nedenle Dilara'yı kolundan tuttuğum gibi kantine sürüklemeye başladım. Zilin çalmasına az kalmıştı. Ve acilen kahve almam gerekiyordu. Öğle arasına 3 ders kalmıştı ve öğleden sonra beden eğitimi dersi vardı. Bu yüzden öğle arasında üzerimizi değiştireceğimiz için kahve almak gibi bir şansım olmayabilirdi. İşimi şansa bırakmasam daha iyiydi.
Çalan zille sınıfa geçtik ve kalan dersler de normal geçti. Elimden geldiğince katılım sağlamaya çalışmıştım. Teneffüslerde Dilara yanıma gelmiş ve parti de nasıl bir elbise giyeceğimi sormuştu. Henüz düşünmediğimi söylemiştim. O ise kırmızı renkli bir elbise giyeceğinden bahsetmişti. Genel de herkes abiye tarzı elbiseler giyinirmiş. Tabii isteğe göre mini elbiseler de giyilebiliyormuş.
Bunu dert etmedim. Moda tasarımcısı bir anneye sahip olmaktan güzel bir şey varsa o da istediğin zaman sana harika elbiseler yaratan bir moda tasarımcısı anneye sahip olmaktı. Lazım olduğu her an bana kendi koleksiyonundan elbiseler getiriyordu ya da kendi dikiyordu. O yüzden elbise işini pek kafaya takmıyordum.
Öğle arası olduğunda üstümüzü değiştirmek için spor salonuna geçtik. Herkes ders girişi değiştireceğinden spor salonu neredeyse boştu. Boş bir kabine geçip okul formasını soyup beden eğitimi kıyafetlerini giymeye başladım. Bordo bir eşofmanı bacaklarımdan geçirdim. Dar paçaydı ve Adidas'ın büzgülü eşofmanlarına benziyordu. Onun üstüne de siyah üstünde okulun amblemi olan bir kapüşonlu sweatshirtü geçirdim. Sweatshirtte dardı ve tam üstüme oturmuştu.
Bu postallarla spor yapamayacağımız için soyunma odasında bulunan beyaz spor ayakkabılarımı da ayağıma geçirdim. Dilara beden eğitimi derslerinde hocanın spor ayakkabı dışında başka çeşit bir ayakkabı kabul etmediğini söylediğinde Adidas marka ayakkabımı buraya getirmiştim.
Artık tamamen hazırdım. Kızıl dalgalı saçlarımı at kuyruğu yaptım. Daha sonra Dilara'yla kantine gittik ve kendimize ekmek arası patatesle nugget söyledik. Kahvaltı yapmadığımı göz önünde bulundurursak baya acıkmıştım.
Önüme gelen yemeğimle acıktığımı bir kez daha fark ettim ve enfes görünen yemeğimden koca bir ısırık aldım. Lokmamı aheste aheste çiğnerken üstüne kolamı yudumladım. Bu esnada kantinin penceresinden, gözüme Poyraz çarptı. Bahçede en köşede dikilmiş sigara içiyordu. Ve gelen geçen öğrencileri izliyordu. Ne kadar ilahi göründüğünden haberi var mıydı acaba?
İlk dersten sonra Poyraz derslere katılsa da aramızda herhangi bir konuşma geçmemişti. Teneffüs zili çaldığı dakika direk kalkıp sınıftan çıkıyordu. Ve bahçede sigara içiyordu. Çalan zille düşüncelerimden sıyrıldım. Dilara'yla yemeğimizi bitirip ayaklandık.
Spor salonuna gitmeden önce son bir kez tuvalete uğramaya karar verdik. Dilara tuvalete geçerken bende ayna karşısında topladığım saçlarımı düzelttim. İşimiz bittikten sonra tuvaletten çıktık ve spor salonuna girdik.
Hoca henüz gelmemişti ama öğrenciler doluşmuştu. Dilara'yla bir köşeye geçip beklerken hoca geldi ve ısınmamız için bir kaç tur koşmamızı söyledi. Daha sonra kızları voleybol maçı için ayırıp erkekleri izlemeleri için tribüne yönlendirdi. İkinci derste biz izleyecektik erkekler de futbol maçı yapacaklardı.
Tamamen ısındığımızdan emin olduktan sonra hoca bizi iki gruba ayırdı ve yerlerimize geçebileceğimizi söyledi.
Benim takımım da Dilara, Funda, Aysun, Melek, Merve ve ben vardık. Karşı takımda ise Alara, Gözde, Seda, Sude, Nur ve Esra vardı.
Maç hocanın çaldığı düdükle başlayacaktı. Hünerlerimi gösterme zamanım gelmişti. Eski okulumda voleybol takım kaptanıydım ve koçumuz iyi oynadığımı, bu konuda etkinliklere katılmam gerektiğini söylerdi. Derin bir nefes alıp gülümsedim. En iyi bildiğim ve yaparken zevk duyduğum bir şeyi yapacaktım.
Hocanın düdüğüyle maç başladı. Atılan yazı tura sonucunda ilk biz başlayacaktık. İlk servisi atacak olan Funday'dı. En arkaya geçip servisi kullandı fakat top file çarpıp bizim tarafa düştü. Funda'dan üzüntü dolu nidalar dökülünce hepimiz sorun olmayacağını söyledik. İlk sayı karşı tarafın olmuştu.
Bu sefer karşı taraftan servisi Alara kullandı ve top başarıyla bizim tarafa geldi. Dilara ustaca topu karşılayıp Aysun'a yolladı. Aysun topa parmak ucuyla vurup karşıya yolladı. Esra'nın karşıladığı top tekrar bizim tarafa geldi ve Merve karşıladı daha sonra Melek'e attı. Topu vurmam için Melek havalandırdı ve bende son olarak zıplayıp smaç bastım.
Topu karşı taraftan kimse karşılayamamıştı ve sayı bizim olmuştu. Bu sefer servisi ben kullanacaktım. En arkaya geçtim ve topu ustaca karşıya yollayıp hızla eski yerime döndüm. Top bizim tarafa gelince düşünmeden karşıya tekrar yolladım.
İlk set bizim olmuştu.
Mola verdiğimiz de direk bir şişe suyu kafama diktim. Bu esnada hoca da yanıma gelmişti. Hocanın gelişini izlerken gözlerim tribünde oturan Poyraz'a dokundu. Dikkatle beni izliyordu. Maç süresi boyunca da gözleri neredeyse bir dakika bile üstümden ayrılmamıştı. Yanında oturan ve aynı sınıfta olduğumuzu bugün fark ettiğim Ayaz, maç boyunca tezahürat yapmış, ne kadar güzel oynadığım ve bir o kadar da güzel olduğum konusunda övüp durmuştu.
Tabii bunların karşılığında Poyraz'dan bir kaç tokat yemişti ama yapmaktan yine de vazgeçmemişti. Hoca yanıma geldiğinde dikkatimi onlardan çekip Mustafa hocaya vermiştim.
" Tebrik ederim Pamir. Harika bir oyuncusun daha önceden deneyimin var mıydı?" dedi. Başımı sallayıp cevapladım. " Teşekkür ederim hocam. Eski okulumda takım kaptanıydım." dedim.
Mustafa hoca beklediği bir şeymiş gibi şaşırmadan kafasını sallayıp anladığını belirtti. Daha sonra " o halde seni bizim takımda görmek isterim. Eminim şampiyonluklarımıza büyük katkın olacaktır" dedi. Aslında voleybol takımında olmak oldukça güzel olabilirdi ama kimsenin hakkına girmekte istemiyordum. Eğer boş bir yer yoksa kabul edemezdim bunu Mustafa hocaya da söyledim.
" Hocam takımda olmayı çok isterim aslında. Ama boş bir yer varsa kimsenin de hakkına girmek istemem" dedim. Hoca direkt söylediğime cevap vermişti.
" Aslına bakarsan bu sene takımlar yeniden oluşturuluyor. Bu nedenle her sınıfın beden eğitimi dersinde öğrencileri erkekli kızlı ayırıp potansiyellerini ölçüyorum." Dedi ve daha sonra devam etti.
" Potansiyelin yüksek eğer senden daha potansiyelli biri çıkmazsa takım kaptanı bile olabilirsin" dedi. Ayağıma gelen fırsatı tepecek değildim elbette. O halde bu sette de iyi bir iş çıkarıp kaptanlığa doğru bir adım daha yaklaşmalıydım.
Mustafa hocaya gülümseyip elimden geleni yapacağım konusunda teminat verdikten sonra teşekkür edip ayaklandım.
Gözlerim tekrar tribüne kaydı ve ela gözle göz göze geldik. Nedense gitmemiş olması beni mutlu etmişti. Başarıya giden bu adımda yanımda durup bana destek olmasını istiyordum. Sebebini bilmiyordum ama dün ettiğimiz kavgadan sonra bile yanımda olmasını istiyordum. Belki de bana yardım ettiği için hep yanımda durmasını bekliyordum. Bilmiyorum.
İkinci seti de biz kazanmıştık. Bu sefer ki biraz zor olsa da iki sayı farkla biz kazanmıştık ve payım büyüktü. Genel de aldığımız sayılar bastığım smaçlardan gelmişti. Ve takım arkadaşlarım da tebrik etmişlerdi. Hoca kaptanlığı yüzde doksan oranla kaptığıma dair bir şeyler söylemiş Ayaz ise tribünden bağırıp durmuştu.
Sonunda maç bittiğin de bende bitmiştim. Uzun zamandır bu kadar eğlenmemiştim. Sevdiğim bir şeyi yapmak beni mutlu etmişti. Uzun zaman sonra kendimi ilk defa tam anlamıyla rahatlamış ve iyi hissediyordum. Depresif ruh halim biraz dağılmıştı. Yorgunlukla kendimi tribüne attım Dilara'da yanıma oturdu.
Sıra Poyraz gildeydi. Futbol maçı yapacaklardı. Hoca onları da ikişer gruba ayırıp tıpkı bize yaptığı gibi yazı tura yaptı. Yazının gelmesiyle birlikte Poyraz gilin karşı takımı yani Furkan gil önce başlayacaktı. Hocanın düdüğüyle başlayan maç kıran kırana bir mücadeleye dönüştü.
Herkes kendini göstermek için adeta birbiriyle yarışıyordu. Oluşacak takımlarda olmak istedikleri çok belli oluyordu. Özellikle de takım kaptanlığını kazanmak istiyorlardı. Ve bunun için ciddi anlamda mücadele ediyorlardı. İki tarafta yetenekliydi.
Lakin doğruyu söylemem gerekirse başlandığından beri neredeyse gözümü Poyraz'dan alamamıştım. Ve mükemmel oynadığı kaçınılmaz bir gerçekti. Daha maçın ilk 10 dakikasında bir gol atmıştı. Ve Mustafa hoca kenardan bağırıp, böyle devam ederse kaptanlığın kime gideceğinin belli olduğunu söylemişti.
Tabii bunun üzerine her iki takımdakiler de deyim yerindeyse yardırmaya başlamışlardı. Kimse kaptanlığı kaptırmak istemiyordu. Ve dışardan bakılırsa son derece harika oynayan Poyraz gerçekten kaptanlığa hepsinden daha yakındı. Gözlerimi üzerinden alamıyordum. Bizim formamızın tam tersi olan beden eğitimi formasıyla son derece nefes kesici duruyordu.
Bizim eşofman altımız bordoyken erkeklerin eşofman altı siyahtı. Bizim eşofman üstümüz siyah iken onların ki ise bordoydu. Altlı üstlü terstik ama iki formamın da güzel olduğunu inkar edemezdim. Bunları- okul formasıyla birlikte- kim seçtiyse harika bir iş çıkarmıştı.
Ayaz' ın yere düşmesiyle, düşüncelerim de yere düşüp birer birer kaçıştılar. Ayaz yerden kalkıp ciddiyetle kendisini bilerek düşüren çocuğun üstüne yürüdü. Hoca düdük çalıp gerilen ortamı sakinleştirmek için ikisinin arasına girdi. Poyraz'da her an saldıracak gibi duruyordu ama beni yanıltıp Ayaz'ı omzundan tutup geri çekti ve duyamadığım bir şeyler söyledi.
Sanırım sakin olması gerektiğiyle alakalı bir şeylerdi. Ne zaman kalktığımı bilmediğim yerime sakince geri oturdum. Galiba Ayaz'ın düştüğünü ve kavga çıkma olasılığını fark edince yerimden kalkmış olmalıydım.
Her ne kadar Ayaz' la yeni tanışmış olsak da sempatikliği ve enerjisiyle kendini sevdirmeyi başarmıştı. Gözümde artı kazanmayı başarmıştı.
Maç başladığından beri hiç sesimin çıkmadığını fark ederek hem de Ayaz' a destek olmak amaçlı- çünkü o bana sürekli tezahürat yapıp destek olmuştu- yüksek sesle tezahürat yapmaya başladım.
" Haydi Ayaz! Sen yaparsın. Göster onlara günlerini!" diye bağırmaya başladım. Bu söylediklerimden sonra, sahaya indiğinden beri bu tarafa hiç bakmayan Poyraz kısa süreliğine bizim tarafa bakmış benimle göz teması kurmuştu. Önüne döndüğün de daha da hırslandığını gördüm. Topu takip edemiyordum artık. Hızlıca yer değiştirip duruyordu.
İlk yarıyı Poyraz'ların takımı önde bitirmişti. Ama ikinci yarıda eşitlik gelmiş ardından da Furkan'lar öne geçmişti. Ama yine de pes etmemiş ve tekrar öne geçmeyi başarmışlardı. Tabii sonucu tahmin etmek zor olmasa gerek.
Tabii ki Poyraz ve takımı kazanmıştı!
Mustafa hoca tebrik ve övgülerini takıma iletirken, son olarak da diğer sınıfları da deneyip ona göre karar vereceğini söyledi. Ardından ekleyip kararlaştırdığı takımları ve kaptanları panoya asacağını oradan öğrenebileceğimizi söyleyip spor salonundan çıkmıştı.
Daha sonra herkes dağılmaya başlamıştı. Bazıları duş alıp üstlerini değiştirmiş bazıları ise değiştirmeden direk çıkmıştı. Benimse üstümü kesinlikle değiştirmem gerekiyordu çünkü aşırı derecede terlemiştim. Normalinde tınlamazdım ama buradan çıkınca kitapçıya gitmem gerekiyordu. Bütün kitaplarım tükenmişti
Ve yeni kitaplar almam lazımdı. Şahsen kitap okumadan ve yeni kitaplar almadan rahat edemezdim. Yeni kitapların o tatlı mükemmel kokusunda kaybolmayı severdim. Bu yüzden derhal gidip yeni kitaplar alıp içlerinde kaybolmalıydım.
Hızlıca bir duş alıp okul formamı tekrar giydim. Postallarımı giyip çantamı omzuma attım ve kapıya yürüdüm. Kapının kolunu indirdim ama beklemediğim bir şey oldu. Kapı açılmıyordu.
Şaşkınca tekrar denedim ama nafileydi. Durmaksızın denemeye devam ettim. Lanet olsun! Kapı açılmıyordu. Birisi beni buraya kitlenmişti! Benim... Benim derhal buradan çıkmam lazımdı. Kalamazdım burada!
Boğazımı yırtarcasına bağırmaya başladım.
" Yardım edin! İmdat! Çıkarın beni buradan! Hey kimse yok mu?!" Avazım çıktığı kadar bağırıyordum ama ne gelen vardı ne de giden en ufak bir ses bile yoktu. Kapının kolunu tuttum ve var gücümle sarsmaya başladım. Yoktu! Lanet olası kapıda en ufak bir oynama bile yoktu!
Panik tüm vücudumu ahtapot misali hızla sarmaya başlamıştı. Kalamazdım burada yapamazdım. Kapalı alanlarda kalamıyordum. Tamam fena sayılmazdı ama soyunma odası o kadar da büyük değildi. Yüksek ihtimalle 5-10 dakikaya kadar kriz geçirmeye başlayacaktım.
O yüzden bir an evvel buradan çıkmalıydım. Var gücümle yeniden bağırdım.
" Yardım edin!!"
Kimse yoktu burada tek başımaydım ve ne beni duyan vardı ne de kurtarmaya gelen. Umutsuzca kapıdan kayıp yere oturdum. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığım da tek elimle de kapıyı yumrukluyordum.
Aradan kaç dakika geçmişti? Ya da kaç saat? Nasıl çıkacaktım buradan? Kimse duymuyor muydu beni?
Allah'ım nolur, nolur biri beni duyup çıkarsın buradan. Sonlara doğru daha fazla sakin kalacağımı fark ettiğim de derin derin nefesler almaya başladım.
İşte oluyordu...
Klostrofobim yavaş yavaş kendini göstermeye başlamıştı. Aldığım nefesin boğazıma takıldığını hissettim. Duvarlar üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Sanki bir bir üstüme yıkılıyor ve beni göçük altında bırakıyordu.
Daha fazla dayanamayıp tamamen yere yığıldım ve kapının önüne uzanmış oldum. Elimi kalbime koyup kesik kesik hıçkırmaya başladım. Nefesim bile bana yetmiyordu. Sanırım bu sefer sona yaklaşmıştım. Ölecektim...
Gözlerim kaymaya başladığın da kurtulmak için tek bir şey daha yapamadım. Bitmişti. Ölüyordum galiba... bu sefer gerçekten ölüyordum.
Son kez titrek ve kesik bir nefes aldım. Üşüyordum. Titreyen bedenimi durduramıyordum. Gözlerim usul usul kapanmaya başladı. Kendimi kasmayı da direnmeyi de bıraktım. Beni bekleyen ölümün soğuk kollarına kendimi teslim ettim ve olacakları kabullendim.
Karanlık dar bir sokakta,
Kimsesizce tek başına,
Küçük,ürkek adımlarla,
Yürüdüğü kız sonsuzluğuna.