Her zaman dediğim ve düşündüğüm gibi hayatın engebeli yolları vardı. Bitmeyen uzun, çukurlu zorlu yollar. Bir çok insanın dilinden düşmeyen, ağızlara pelesenk olmuş, her yokuşun bir inişi vardır cümlesi için benim düşüncelerim ve bakış açım tamamen farklıydı.
Hayatın yokuşları, rampaları vardı. Ama bana göre kesinlikle bir inişi yoktu. Çıkılan yokuşlar asla inişe, geçilen rampalar ise asla düzlüğe ulaşmıyordu. Sürekli o yokuşları çıkmalı rampaları geçmeliyiz. Oluşabilecek bütün olumsuzluklara karşı savaşmak zorundayız.
Yılmamalı tam tersi olarak her şeye göğüs germeliyiz. Çünkü hayat bize karşı son derece acımasız davranıyor, acıma nedir bilmiyor. Kader denilen şey de güzel şeyler yazıldığına dair inancın var olduğu kadar kötü şeylerin de yazıldığı konusun da inancın var olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yaşadığımız şeylerin yüzde otuzu güzel iken kalan yüzde yetmişi kötü şeylerdir.
En azından benim için öyle...
Bu yaşıma kadar yaşadığım güzel şeylerin sayısı belki de bir elin parmaklarını geçmez. Hayatımın geri kalanında neler yaşayacağımı, başıma nelerin geleceğini bilmesem de kaybolan inancım yüzünden beni iyi şeylerin beklemediğini düşünüyordum.
Sanki sürekli beni kötü bir şeyler bekliyor gibi geliyordu. Hayatım da hiç bir şey yolunda gitmeyecek gibi düşüncelere kapılıyordum. Bu düşüncelerimde de pek haksız sayılmazdım. Kendi hayatım bana ihanet etmiş, kaderim ise kesinlikle adil davranmamıştı. O yüzden bu konuda çok da iyimser olamıyordum.
Bir kaç dolabı daha karıştırdıktan sonra sonunda ilk yardım çantasını bulmuştum. Bulduğum gibi salona koşturdum. Geç bile kalmıştım umarım ben bulana kadar bir şey olmamıştır. Binbir çeşit dua eşliğin de salona vardığım da Poyraz'ı gözleri kapalı bir şekilde koltukta oturur pozisyonda buldum. Üstündeki tişört iyice kanlanmıştı.
Bu görüntü karşısın da bedenim hareket yetisini kaybederken bedenim de katılaşmıştı.
Gözlerim ise dolmayı tercih etmişlerdi. Küçük dilim konuşmayı başaramayacak kadar tutulmuştu. Ne oluyordu böyle?
Yoksa...
Ölmüş olamazdı değil mi? Benim yüzümden hayatını kaybetmiş olamazdı değil mi? Eğer ona bir şey olursa bu vicdan azabıyla yaşamazdım. Bedenim sonunda kendine gelmeyi başardığın da korkuyla öne atıldı ve Poyraz'ın ayağının dibine oturdum.
Göz yaşlarım umursamazca kendilerini aşağı bırakırken titreyen elimi kaldırıp Poyraz'ın bacağına koydum. Bakışlarım yüzünü arşınlarken, ondan herhangi bir tepki gelmemişti. Korkuyla yutkundum. Göz yaşlarım artık daha hızlı intihar ediyorlardı.
Bacağını hafifçe sarsıp ' ela göz' diye seslendim. Yine hiç bir tepki gelmedi. Ayağa fırlayıp telaşla üstüne eğildim. Benim yüzümden ölmüş olamazdı! Ölmesindi. Bu sefer omuzlarından tutup daha sert sarsmaya başladım. Uyanmıyordu. Hıçkırıklarım dudaklarımdan durmaksızın çıkarken çağırdığım için Poyraz' dan durmadan özür diliyordum. Keşke çağırmasaydım onu belki de yaşıyor olurdu şu an.
Gözlerimi kapatmış hıçkıra hıçkıra ağlarken kıkırtıya benzer bir ses duydum. Gözlerimi açtığım da Poyraz tek gözünü açmış karşımda pişmiş kelle gibi sırıtıyordu. Sinirle gözlerimi pörtletip bir adım geriye gittim. Bu aptal bana şaka mı yapmıştı.
O an kalkan elimin farkında olmadan Poyraz'ın suratına sert bir tokat attım. Suratı yana düşerken iki gözünü de açmıştı. Yüzünü bana çevirirken sertleşen bakışlarını fark etmiştim. Sinirle attığım tokat için kalbim pişman olurken beynimse böyle aptal bir şaka yaptığı için sert bir tokat daha patlatmam gerektiğini söylüyordu.
Göz yaşlarım yerini korurken, çatılmış kaşlarımla bende ona dik dik baktım. Hırsla ellerim yakasına gitti ve yakalarından tutup onu sarsmaya başladım.
" S-sen aptal mısın! Böyle şaka mı yapılır? Öldün zannettim seni pislik öküz! Vicdan azabından ölürdüm sana bir şey olsaydı!"
Ardı arkası kesilmeyen cümlelerimi sıralarken ela göz birden ellerimden tuttu. Yutkunup korkuyla ona bakarken hafifçe tebessüm etmeye başladı. Ne olduğunu anlamaz bir şekilde yüzüne boş boş bakarken kollarımı tuttuğu ellerini ellerime götürdü.
Ellerimi sıkıca tutarken yüzüne daha derin bir tebessüm gözlerineyse güven ve şefkat bulaşmıştı. Bu hareketiyle korkum ve sinirim azıcık yatışmıştı. Dudakları aralandı.
" Sorun yok kızıl. Küçük bir sıyrık sadece korkacak hiçbir şey yok bundan ölmem merak etme" dedi. Rahatlamanın verdiği hisle gözlerim kapandı. Derin bir nefes verip ilk yardım çantasını tekrar elime aldım.
Yanına tekrar yanaşıp tişörtünün üstünden yarasını görmeye çalıştım. Ama karanlığın ve tişörtü bulayan kanın etkisiyle hiç bir şey belli olmuyordu. Durup bön bön bakmak bir işe yaramayacaktı hiç bir şey belli olmuyordu çünkü. Salonun girişine doğru ilerleyip ışıkların düğmesini bulup açtım.
Aniden aydınlanan etraf yüzünden gözlerimi kısmak zorunda kaldım. Işığa alışan gözlerimi ovuşturup açtım. Tekrar Poyraz'ın yanına döndüğüm de aynı pozisyon da beni bekliyordu. Işığın yardımıyla üzerini tekrar kontrol ettim. Bıçak yarası sol tarafında kalıyor gibi duruyordu çünkü kanın akış tarafına bakılırsa soldan sağa gibi görünüyordu.
Yanına iyice yaklaşıp tepesinde dikildim. Ne olduğunu anlamamış gibi yüzüme boş boş bakmaya devam etti. Bir kaç dakika birbirimize aval aval baktık. Hala anlamayan suratıyla boş boş bakınca dayanamayıp bıkkınca bir nefes verdim. Gözlerimle tişörtünü gösterip ' çıkarsana şunu aptal çocuk' dedim. Aptal demeyi de ihmal etmemiştim. Çünkü öyleydi.
Poyraz elini belinin oraya atıp zorlanarakta olsa tişörtünü tek hamlede çıkardı. Ortaya serilen karın kaslarını görmezden gelmek için bir kaç dakika çabalamam gerekti. Ürkek bakışlarımı istemsizce yutkunarak çektim. Bu çocuk incecik beline rağmen nasıl bu kadar heybetli bir bedene sahip olabiliyordu hiç bir fikrim yoktu.
Ben kendi kendime düşüncelere dalmışken ela göz elini önümde sallayıp kıkırdıyordu. Gözlerim rezil olmanın etkisiyle kapandı. Bir kaç saniye böyle bekleyip gözlerimi yeniden açtım. Poyraz hala sırıtıyordu. Hanzo!
Gözlerimi devirip yarasına bakmaya çalıştım. Sol tarafta kalan üstü kanlanmış sıyrığı görünce gözlerim istemsizce doldu. Benim yüzümden olmuştu.
Gözlerimin dolduğunu görünce bıkkınca bir nefes verdi Poyraz. Gerekli malzemeleri çantadan alıp yanımızdaki sehpaya koydum. Önce peçeteyle akan bütün kanı silip temizledim. Şimdi kesik daha net gözlerimin önündeydi. Her ne kadar küçük bir sıyrık dese de kesik derin gibi duruyordu. Sanırım dikiş atılması gerekecekti. Bu düşüncemi dile getirdim.
" Sanırım yarana dikiş atılması gerekiyor. Derin duruyor" dedim. Üzerimde ki gözlerini çekip yaraya şöyle bir baktı. Bu hareketine derin bir oflama da eşlik etti. O yarasına bakarken çaktırmadan bende kaslarına bakmaya çalıştım. Bu yaptığım her ne kadar ayıp bir şey gibi dursa da Allah'sızın güzel fiziği vardı. Günün çoğunu spor salonunda geçiriyor olmalıydı. Belirgin pazıları, geniş omuzları, baklavaları...
Neler diyordum ben! Korkudan beyin hücrelerim ölmüş olmalıydı. Bu esnada garip bir ses duydum. Dikkatimi hemen ela göze çevirdim. Gülmemek için kendini zor tutuyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu ilk başta anlamasam da sonradan köşeli jetonum düştü ve utançla yanaklarım kızarmaya başladı çünkü haddinden fazla ısınmaya başlamışlardı.
Yakalanmıştım!
Boğazımı temizleyip başka yönlere bakmaya başladım. Bu kadar rezil bir insan olmak zorunda mıydım gerçekten? Her yerde rezil olmayı başarabilme kapasitesine sahiptim. Ben durmuş etrafıma aval aval bakarken Poyraz konuşmaya başlamıştı.
" Etrafı seyretmen bittiyse artık yarayı temizleyecek misin?" Dedi. Yanaklarım tekrar yanmaya başlarken suratına dik dik bakıp
' bunu neden sen yapmıyorsun?' Dedim.
Bana baygınca bakıp cevap vermek için dudaklarını araladı.
" Yaralanmamda ki sebep sensin o yüzden bu görev sana ait. Ayrıca yara tersimde kalıyor" dedi. Tekrar yarasına baktım. Haklıydı yarası ona göre terse kaçıyordu. Yani iş başa düşmüştü. Kollarımı savaşa giden asker misali sıvayıp, bir doktor edasıyla çenemi havaya diktim. Poyraz; kanguruyla aslanın çiftleşmesini izleyen gergedan misali bana bakıyordu. Bende ona uzaylılar dünyayı istila edip sana da anten takmaya geliyorlar dermişim gibi baktım. Birbirimize salak gibi bakmaya devam ettik bir süre. Sonunda sıkılıp iyice yanına ilerledim.
Aynı doktor edasıyla bu sefer eldivenleri takmaya başladım. Sebepsiz yere heyecanlanmıştım. Poyraz kıkırdamaya başlamıştı. Ne güzel gülüyordu. Yere diz çöküp yarasını görebileceğim bir pozisyona geçtim. Kesik gerçekten derin duruyordu. Her ne kadar doktor rolüne çabuk girsem de yarasını dikebileceğimi düşünmüyordum.
Üzülerek ilk yardım çantasından bir poşet çıkarıp içinden bolca pamuk aldım. Pamuğa oksijenli su ve adını bilmediğim, yarayı temizlemek için kullanılan başka bir sıvıyı daha döktüm. Ürkek bakışlarımı Poyraz'a çevirdim. Sorun yok dermişçesine; güven dolu bakışlarını gözlerime sabitleyip gözlerini kırpıp açtı. Dolu dolu olmuş gözlerimi sıkıca yumup tekrar açtım.
Pamuğun üstünde ki sıvı kurumadan yarasına hafifçe dokundurdum. Bedeni anında tepki verip kasıldı. Kısık bir inleme de bunu takip etmişti. Gözümden yuvarlanan gözyaşını silme ihtiyacı duymadan yarayı temizlemeye devam ettim. Daha sonra yeni bir pamuk parçası koparıp bu sefer de tentürdiyot döktüm. Pamuk anında kan kırmızıya boyandı.
Ses çıkarmadan titreyen ellerimi kesiğe yaklaştırdım. Hafif hafif yaraya sürmeye başladım. Poyraz'ın bedeni bir kez daha kasıldı. Pamuğu yeniden kesiğe sürttüm. Bu kez inlemesini durduramadı. Gözümden yeniden yaşlar düşmeye başladı. Eğdiğim kafam yüzünden gözyaşlarım ela gözün bedenine de düşüyordu.
Boşta kalan eliyle elimi tuttu aniden. Beklenmedik hareketiyle ve anın verdiği şeyle küçük bir duraksama yaşadım. Gözlerimi yüzüne çevirdim. Elini kaldırıp akan gözyaşlarını sildi. Yerine yenileri düşüyordu ama ısrarla silmekten vazgeçmiyordu.
Bununla birlikte dudakları aralandı; " Ağlama sorun yok küçük bir sıyrık." Dedi. Sakin olmalı ve gerekli müdahaleyi yapmalıydım. Benim yüzümden bu durumdaydı ve yardım etme sırası bendeydi. Kendimi toparlayıp derin bir nefes aldım. Düşen omuzlarımı dikleştirip pamuğu tekrar elime aldım.
Kesiğe yavaş yavaş bastırmaya başladım. Poyraz'ın canı acımış olacak ki kısıkça inledi. Yüzümü yarasına yaklaştırıp dudaklarımı kıvırdım ve hafifçe üflemeye başladım.Elime bir parça bandaj alıp kesiğin üstüne koydum ve yapışkan bandıda üstüne yapıştırdım. Sonunda işim bittiğin de boşalan ambalajları ve kirlettiğim pamukları bir kenara ayırıp kalanı ilk yardım çantasına koydum. Çöpleri de elimle toplayıp atmak için ayaklandım.
Daha sonra elime süpürge ve faraş alıp kırılanları topladım. Casper'ın kesilen ayağından bulaşan kanları da sildikten sonra tekrar Poyraz'a döndüm. Hafif yayılmış bir pozisyonda beni izliyordu. Bedenimdeki ısı yükselmeye başladı. Sanırım yine kızaracaktım.
Aradan kaç saniye geçtiğini bilmeden öylece birbirimize bakarken, merdivenlerden gelen tıkırtının yanına birde havlama sesi eklenince gelenin Casper olduğunu anladım. Dönüp ona baktığımda topallayarak merdivenleri inmeye çalıştığını gördüm. Ah benim tatlı oğlum! Düşünmeden yanına koşup kucakladım onu. Tanrım! Hala küçük bir çocuk olduğunu düşünerek aptallık etmiştim. Çünkü baya ağırdı mübarek!
Zorlanarakta olsa sonunda taşımayı başardığımda onu koltuğa bıraktım. Başını okşayıp yarasına baktım. Sarmam gerekecekti. Bugün doktor olacağım tutmuştu. Başına kocaman bir öpücük kondurup onun için de gerekli ilaçları ve sargı bezini aldım. Güzelce temizleyip kesiğin içinde herhangi bir cam parçası var mı diye baktım. Yoktu. Temizleyip sardım iyice bu da bittikten sonra doğruldum.
Poyraz gülümseyerek hala bize bakıyordu. Gözlerim gülümsediği için içeri göçmüş yanağına kaydı. Hayatımda ilk defa bu kadar büyük gamzeli birini görüyordum.Daha sonra aklıma bir şey içip içmek istemediği ya da aç olup olmadığını sormadığım geldi. Mahçup bir tavırla gözlerimi üstüne diktim.
" Hm... Şey bir şey içer misin? Ya da aç mısın? Kusura bakma sormak aklıma gelmedi karmaşadan" dedim. Sorun yok dercesine kafasını salladı.
" Aslında acı bir kahveni içerim" dedi. Kafamı sallayıp mutfağın yolunu tuttum. Benimde acı bir kahveye ihtiyacım vardı. Zira başım çatlıyordu. Mutfak dolaplarından birinin içinden ağrı kesici alıp içtim. Aklıma Poyraz'a da götürmek geldi. Ağrısı olursa rahat uyusun diye.
Yaptığım kahveleri tepsiye koydum. Yanına bir altlık ve içine de ağrı kesici koydum. Suyu da yerleştirdikten sonra her şey tamamdı. Tam tepsiyi almış gidiyordum ki karşı tezgahta ki çikolata dikkatimi çekti. Sanırım canım çikolata çekmişti. Gülümseyerek onu da aldım tepsiye koydum.
Mutfaktan çıkıp salona geçtiğim de gördüğüm manzara beni istemsizce gülümsetmişti. Casper Poyraz'ın yanına oturmuş ,başını dizine yaslamış dili beş karış dışarda kendini sevdiriyordu. Normalinde tanımadığı insanlara karşı saldırgan olurdu hoşlanmazdı pek ama ela gözle kurduğu arkadaşlık, kendini sevdirmesi şaşırtıcıydı.
Poyraz' ın yanına ilerleyip önüne ilacını, suyunu ve kahvesini bırakıp doğruldum. Kendime de kahvemle çikolatamı alıp oturdum. Kahvemden koca bir yudum alıp önümde ki sehpaya bıraktan sonra çikolatamı açtım. Ondan da bir ısırık alıp tekrar kahveme uzandım.
Tam kahvemi yudumlarken elimin üstünde hissettiğim ağırlıkla kolum ileri doğru gitti ve içtiğim kahve boğazıma kaçtı. Ben öksürük krizine girerken Poyraz benim çikolatamdan koca bir ısırık alıyordu. Elimdeki kupayı bırakıp derin nefesler alarak öksürüğü bertaraf etmeye çalıştım.
Isırdığı çikolatayı aheste aheste çiğnemeye başladı. Bu esnada da gözlerimiz birbirimize odaklıydı. Anlında boynuzu varmış gibi bakarken o da ne var dercesine kafasını salladı. Bu hareketine karşılık bende omuzlarımı silktim. Benim yüzümden yaralandığı için bugünlük müsamaha gösterebilirdim.
Çikolataya baktığımda yarısı çoktan gitmişti. Kafamı tekrar Poyraz'a çevirdiğim de aslına bakılırsa çok da büyük bir ağzı olmadığını gördüm. Sadece dudakları kadınları bile kıskandıracak kadar orantılı bir dolgunluğa sahipti.
Dudaklarını kesmeyi bir kenara bırakıp tekrar kahveme odaklandım. Allah'tan görmemişti yoksa kesinlikle dalga geçerdi. Bende bugünlük rezil olma kotamı yeterince doldurduğumu düşünüyordum. Kendi düşünceme kendi kendime gözlerimi devirip tekrar kahveme uzandım. Koca bir yudum alıp üstüne çikolatadan da bir parça gönderdim.
Garip tatla yüzümü buruşturdum. Kahve kesinlikle şekerli içilmemeliydi. Tadı çok garip oluyordu. Ağzımın tadı iyice bozulmuştu. Bu yüzden kalan çikolatayı Poyraz'a uzattım. Tamamen iyilik olsun diyeydi hiç ağzımın tadı bozulduğundan değildi yani. Poyraz düşüncelerimi okumuş gibi hazır cevaplılığını konuşturdu.
" Ne o kahveyle çikolata bir gitmedi mi?"
Gözlerimi devirip bende ona aynı şekilde karşılık verdim. " Az önce dinazoru sömüren su aygırı misali yiyordun ama şimdi ne değişti?" Dedim. Gözleri hafifçe açılmıştı. Yanlış bir şey mi söylemiştim acaba?
'Yemezsen yeme ben yerim' diyerek çikolatayı ağzıma götürüyordum ki eliyle kolumu tuttu. Ne var dercesine kafamı salladım. Omuzlarını silkip, ağzıma götürdüğüm elimi bu sefer kendi ağzına götürdü. Bir kaç saniyeyi aşmayan ama bana asırlar gibi gelen saniyelerin sonunda çikolatanın kalanını tek seferde aldı ve çiğnemeye başladı.
Yanaklarım yeniden yanmaya başlarken beyaz tenli oluşuma lanet ettim. Beyaz ten şeffaf bir poşet gibiydi. İçerisinde olan her şeyi belli ediyordu. Tıpkı kızardığımın alelenen belli olması gibi. Etrafı saran garip sessizlik eşliğin de kahvemi içtim. Biten kupayı masaya bırakıp beklemeye başladım. Ela gözün de kahvesini bitirdiğine kanaat getirdiğim de boşları toplamak için ayaklandım.
Poyraz' da bu esnada ilacını içiyordu. Daha sonra boşalan bütün bardakları topladım ve mutfağa geçtim. Kirlileri makinaya dizip tezgahın üstünü güzelce sildim. Maddi durumumuz iyi olabilirdi ama iş yapmaktan hiç bir zaman gocunmazdım ve bize yardıma gelen çalışanları da asla küçük görmezdim.
Tam tersi onlarla arkadaş olur gerektiğinde yardımlarına da giderdim. Bazı arkadaşlarım yaptığımın saçma olduğunu söylese de ben doğru olduğuna inanıyordum. İnsanları statülerine göre yargılamak yanlıştı bana göre. Zengin, fakir, orta gelirli ayrımı yapmak yersiz ve saçmaydı. Zengin fakir demeden dünya olarak herkes birbirine yardım etse içinde bulunduğumuz ve hepimize ait olan bu dünya daha yaşanılır bir yer haline gelirdi.
Sonuç olarak hepimiz aynı statüyü paylaşmasakta aynı dünyayı paylaşıyorduk. Ben kendi şahsım adına böyle düşünülmesi gerektiğine inanıyordum. O zaman belki bazı savaşlar, açlıkla sınanan ülkeler çocukların katledildiği ülkeler olmazdı. Barış ve birlik içinde yürümeli, gerekirse küçük büyük demeden herkes ekmeğini aşını paylaşmalıydı.
Bu masumane düşüncelerimin şu anki dünya için geçerli olmadığının da farkındaydım nihayetinde. Ayrımcılığın sıkça görüldüğü bu dünya da bu tip düşüncelerimin bir şekilde hayata geçirilmesi çok zorlu olacakmış gibi geliyordu. O yüzden insanın önce kendi kendini iyileştirmesi gerektiğini düşünüyordum artık.
Önce ben iyi bir insan olacaktım ondan sonra çevremdekilere iyiliği aşılayacaktım. Etrafındaki hayatlara dokunup onlarda güzel izler bırakacaktım. Ve geriye dönüp baktığımda katettiğim bu uzun yol adına kendimle gurur duyacaktım.
Kendimi kaptırdığım düşüncelerim, elimdeki bezin yere düşmesiyle son buldu. Kırılan bardak misali düşüncelerim etrafa saçıldı ve ben yine bugüne, kendi gerçekliğime döndüm. Kafamdaki düşüncelerle tezgah diye başladığım silme işini mutfak dolabına kadar çıkarmış neredeyse bütün mutfağı silmiştim.
Bu yaptığım şeye kendi kendime kıkırdarken mutfak kapısından gelen sesle ufak bir çığlık attım.
" Deliriyor musun?"
Poyraz'ın sessiz gelişine tepki olarak yüzüne sinirle baktım. Ödümü koparmıştı. Ayı!
' Delirmedim. Asıl sen delirdin mi? Ne diye sessiz sessiz geliyorsun' dedim. Yüzüme boş boş bakmaktan başka bir şey yapmadı. Aynı boş bakışlarla karşılık verdim. Hala bomboş şekilde bakışıyorduk. Bu durumdan sıkılıp yanından geçip salona geçtim.
Karşı sehpada duran telefonumu alıp saate baktım epey ilerlemişti ve yarın okul vardı. Lakin benim hiç uykum yoktu. Büyük ihtimalle yarın okula giderken sorun yaşayacaktım. Ve beraberimde ela gözüde yakmıştım. Pişmanlık tekrar bedenimi ele geçirirken Poyraz salona girdi. Sanırım ona artık gitmesi gerektiğini söylemeliydim.
Her ne kadar gitmesini istemesem de yarın onun da okulu vardı ve benimle beraber kimseyi mağdur etmeye de hakkım yoktu. Gidip dinlenmeliydi. Bende odamın kapısını kitleyip uyumayı deneyebilirdim. Asılan yüzümü ondan gizlemek adına kafamı başka tarafa çevirdim. Derin bir nefes alıp gülümsemeye çalışarak yüzümü tekrar Poyraz'a çevirdim.
Gözleri benim üstümdeydi. Gülümseyip dudaklarımı araladım. " Şey. Her şey için teşekkür ederim. Kusura bakma yordum seni böyle." Dedim. Ve ardından cümlemin kalanını tamamladım. " istersen artık gidebilirsin. Yarın okul var ve dinlenmen gerekiyor". İçten içe onaylamaması için dua ederken, o tam tersini yaptı. Kafasını sallayıp beni onayladı. Hayal kırıklığıyla ben de kafamı sallayıp aynı şekilde onayladım. Üzülmüştüm ama neye üzüldüğümü bilmiyordum. Sanırım hala korktuğum için beni yalnız bırakmasını istemiyordum.
Ama benim için yeterince şey yapmış, yaralanmayı bile göze almışken ondan daha fazla bir şey isteyemezdim. Yani başımın çaresine bakmak zorundaydım. İçim birden hüzünle doldu. Bu saçma hissin nereden ve neden bedenime nüksettiğini bilmiyordum. Tek bildiğim şey saçma bir his olduğu ve çocukça davrandığımdı.
Bunu düzeltmek zorundaydım. Hayatımın her alanında ailem ya da arkadaşlarım yanımda olmayacaktı. Öyle bir kaide yoktu. Bazı zamanlar yalnız başıma savaşmam gerekecekti. Babam beni korumak için her zaman burada olmayacaktı, annem beni kollarının altına almak için sürekli yanımda olmayacaktı, arkadaşlarımsa çoktan Eskişehir'de kalmıştı bile.
Poyraz...
Onunla arkadaş sayılır mıydık onu bile bilmiyordum. Eminim o da beni korumak adına ne bir daha bıçağın önüne atlayacaktı ne de yanımda olacaktı. Sanırım tek başıma savaşmaya şimdiden başlıyordum. Ailem yanımda yoktu, arkadaşlarım bunca mesafeden hiç bir şey yapamazlardı ki geldiğimden beri arayıp sormamalarına bakarsak çoktan unutulmuştum. Poyraz ise birazdan buradan gidecekti. Ve ben yalnızlığımda boğulacaktım yine.
İkimizde sessizce ayaklandık. Bedenimi yine bir korku kaplasa da belli etmemeye çalıştım. Tam bir korkak olduğumu düşünmesini istemiyordum. Kapıya yürürken Poyraz aniden durdu. Sorunun ne olduğunu anlamak için bende durup ona baktım. Yüzüne tereddütlü bir ifade yerleşmişti. Sanırım kendiyle bir savaş içindeydi. Gidip gitmemek konusunda iç çatışma yaşıyor gibiydi. Bu esnada; sanırım düşünebilmek için zaman kazanma adına benden su istedi.
" Ben bir bardak su alabilir miyim?"
Kafamı sallayıp onayladım ve mutfağın yolunu tuttum. Bu arada etrafa da göz gezdiriyordum toplamadığım bir yer kaldı mı diye. Yarın Fatma teyze geldiğinde korkudan kalp krizi geçirirdi mazallah. Mutfak dolabından bir bardak çıkarıp suyu doldurdum.
Bu esnada gördüğüm şeyle elimdeki bardak yere düşüp bin parçaya bölündü yüksekten atlayıp intihar eden bir insan misali etrafa saçıldı adeta. Bununla birlikte korku dolu çığlığım da boğazımın paslı demir parmaklıklarından firar etti. Her hücrem korkuyla sarsılırken Poyraz'ın henüz gitmemiş olması için Allah'a dua ediyordum. Koşar adım içeri giren ela göz kolumdan tutup sarstı beni.
Sorunun ne olduğuyla ilgili sorularına karşın cevapsız kalıyordum. Kasılan bedenimle birlikte çenemde resmen kitlenmişti.
Gözlerim hala aynı noktadaydı. Bahçeye açılan sürgülü mutfak kapısının ardında gördüğüm karartı bir insan bedenini anımsatıyordu. Karşı bahçede ağacın hemen arkasında kalıyordu.
Taha denen pislik gitmemiş ve hala bizim evi dikizliyor olabilir miydi? Eğer öyleyse beni kesinlikle bulmuş ve başım dertte demekti. Artık bana rahat uyku yoktu. Babamlar iş seyahatinden döner dönmez bu konuyu konuşacak ve gerekli önemleri aldıracaktım. Bu seferde o pisliğin ağına düşersem annemlerin bulacağı tek şey cansız bedenim olurdu. Öldürmeden önce yapacağı işkenceleri saymıyordum bile.
Poyraz baktığım yeri görmüş olacak ki hızla kapıya yürüdü kilitli sürgüyü açıp aynı hızla dışarı çıktı ve görünen karartıya doğru yürümeye başladı. Pürdikkat olacakları beklerken Poyraz ne kadar yanaşırsa yanaşsın karartı gram hareket etmiyordu. En sonunda yanına kadar gitti ve karartıya dokundu ama yine de hiç bir şey olmadı. Rahatlamanın verdiği hisle ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi dışarı verdim. Neyse ki Taha denilen pislik değildi.
Dolan gözlerimi silip kırılan bardağın parçalarını toplamak için eğildim. Bu esnada Poyraz' da çoktan eve gelmişti bile. Ona; minnettar olduğumla ilgili ve bugün yaptıkları adına teşekkür edecektim ki açılan ağzımı, bağırmasıyla birlikte balyoz vurulmuş misali sımsıkı kapatmamı sağladı.
" Bu kadar korkak olmak zorunda mısın!?Gördüğün şey sadece bir korkuluk! Üç yaşında ki kız çocuğu musun sen!?"
Yerime mıhlanmıştım. Neden bana bağırıyordu ki ben bir şey yapmamıştım. Yaşadıklarımı bilmeden beni böyle yargılaması çok onur kırıcı ve utanç vericiydi. Öfke ve hüzünle dolan gözlerime aldırmadan ayaklandım. Hırsla topladığım kırıkları çöp kovasına yolladım ve bağırdığında beni ürküttüğü için kestiğim elimi suya tuttum ve oluk oluk akan kanı lavaboya akıtmaya başladım. Hala arkamda bir şeyler gevelerken daha fazla dayanamayacağımı ve öfkenin beni hızla sardığını hissettim.
Umursamadan elimi sudan çektim. Bulduğum peçeteyi elime tampon yaptım. Canım yanıyordu ama umurumda değildi. Bu kadar kırıcı olmak zorunda değildi. En sonunda dayanamadım ve ne yaptığımı bilmeden 'yeter!' diye bağırdım. Benden böyle bir tepki beklemiyor olacak ki usulca durdu. Şaşkınlık gözlerini örtü misali örtmüştü.
" İnsanların ne yaşadığını bilmeden böyle azarlamak kırmak doğru mu?! Korkak olduğumu haykırırken bu korkaklığımın nereden geldiğini düşündün mü hiç?!
Artık patlama noktasına gelmiştim ve o elindeki kibritle yanıcı maddeyle oynuyordu. Beni azarlaması bir yana korkak olduğumu söyleyip durması son damlayı da taşırmış yaktığı kibriti benzin dolu bir bidonun içine atmıştı. Ve sonucu patlama olmuştu.
Ani çıkışımla birlikte suskunluğa gömülmüştü. Dolu dolu olan gözlerimi gözlerine kenetledim. Şaşkınlığın hüküm sürdüğü gözlerinde artık bir duygu parıltısı daha vardı.
Pişmanlık.
Ama pişman olması bir şeyi değiştirmeyecekti. İnsan gerçek duygularını bir sarhoşken bir de sinirliyken söylermiş bir yerde okumuştum. Ve Poyraz'da gerçek duygularını sinirle söylemişti. Bana yardım etmek zorunda değildi bu konuda bencillik etmek istemiyordum. Ama bana yardım etmenin kendisine bu kadar zor geldiğini söyleseydi onu yargılamazdım da.
Tam ağzını aralamıştı ki sözünü yarıda kestim.
" Özür di..." elimi kaldırıp onu susturdum. Haklıydı ben korkağın tekiydim ve bu korkaklığıma da sorunlarıma da kimseyi bulaştırmayacaktım. Her ne kadar korkuyor olsam da kendimce en doğru olanı yaptım ve onu bu azaptan kurtardım.
" Yaptıkların için teşekkür ederim. Benim yüzümden yaralandığın için de üzgünüm" dedim. Ve ardından ekledim. " Ama artık evine gidebilirsin"
Daha sonra kana bulanmış peçeteyi yapışmış elimden acımasızca çektim ve çöpe attım. Hiç bir şey kalbim kadar acıyamazdı. Poyraz'a çarparak mutfaktan çıktım ve odamın yolunu tuttum. Kendi başımın çaresine bakardım. Artık kendi kendime halletmeliydim her şeyi.
Yapışmış peçeteyi çektiğim için elim yeniden kanamaya başlamıştı. Umursamadım. Ve hızla merdivenleri çıkıp odama geçtim. Kapattığım kapıdan kayarak yere oturdum ve dizlerimi kendime çekip kollarımı dizlerime sardım.
Hıçkırıklar bedenimi ele geçirirken ruhumu da derin bir hüzün ele geçirmişti.
Korkak olup olmamak benim elimde olabilirdi ama geçmişin verdiği acı yüzünden bu durumu törpülemekte epey zorlanıyordum. İnsanların dışardan bakarak yargılaması en basit olaydı. Asıl mesele aynı olayı yaşasalar verecekleri tepkiydi. Ailem de fazla korkak olduğumu ve çocukluk yaptığımı söyleyip durmuştu zamanında lakin gittiğim psikiyatrist yaşadığım olayın kolay olmadığını ve korkmanın normal olduğunu söylemişti.
O konuşmadan sonra üstüme varmayı bırakmışlardı. Ama görünen o ki sadece ailemin suskunluğuyla çözülmüyordu olay, dışarıdan gören, bakan herkes de korkak olduğumu düşünmeye başlıyordu. Hoş kimin ne düşündüğüyle ilgilenmeyi uzun zaman önce bırakmıştım ama bunun bu şekil yüzüme vurulması aşmakta zorlandığım bir konuydu.
Her insanın acıya verdiği tepki farklı olurdu. Birine ağır gelen acı bir başkasına hafif gelebilirdi. Bu insanın biraz da karakterine ve duygusallığına bağlı bir konuydu bana göre. Kimisi umursamaz kimisi ise kaldıramazdı. Bende kaldıramayanlardandım. İster güçsüz densin ister korkak. Benim acıyı yaşama şeklim buydu ve ürkektim.
Artık insanları umursamıyordum. Herkes yabancı ve tehlikeli gibi geliyordu. En yakınımdakiler bile bana ne zaman zarar verecekler diye beklediğim insanlar haline dönüşmüşlerdi. Güvensizleşmiş, yalnız kalma korkusuna kapılmıştım. Değil dünya; içinde yaşadığım şehir bile her an beni yutmaya hazırmış gibi geliyordu artık.
Saplantılı bir pislik yüzünden başıma gelmeyen kalmamıştı. Küçücük yaşta bedenim uyuşturucunun etkisine kapılmış ve aylarca tedavi altında kalmıştım. Kapatıldığım hastaneler, bedenimden temizlenmeye çalışılan binbir çeşit ilaç...
O kadar çok şey yaşanmıştı ki en sonunda şu an olduğum insana dönüşmüştüm. Her an tetikte, hiç kimseye güvenemeyen, ürkek, aciz bir korkuluktan bile ödü patlayacak kadar korkak...
Evet bu bendim.
Olduğu kişiden memnun olmayan, lakin bu kadar zorluğa rağmen kolay yolu seçip ölmeyi tercih etmeyen ve bunlara göğüs germeye çalışan o kızdım. İsteyen istediğini düşünebilirdi ben kendimle gurur duyuyordum. Ve daha iyi olmak için elimden gelen her şeyi yapacaktım.
Hıçkırıklarım son bulduğunda ayaklandım. Elimde kalan peçete parçalarını ve kuruyan kanımı temizlemek için odamdaki banyoya girdim. Elimi güzelce yıkadıktan sonra şöyle bir inceledim. Derin bir kesik değildi. Yarın sabah sarardım artık. Kendimi gelişigüzel yatağa bıraktım. Cenin pozisyonunu alan bedenimin tamamını yorganımla kapladım ve kendimi her zamanki yalnızlığıma bıraktım.
Bedenimden adeta yorgunluk akıyordu. Millet gelip altına kova koysa ağzına kadar dolardı. Ağlamanın da etkisiyle bedenim iyice yorgun düşmüştü. Gözlerim kapanmak için savaş veriyorlardı ve büyük ihtimalle bu savaşın kazananı onlar olacaktı. Bu yüzden direnmeyi bıraktım. Gözlerime istediğini verip kapattım. Karanlığa yuvarlanan ruhumu tutmak için en ufak bir çaba bile sarf etmedim. Uyanıkken ordan oraya savrulmak yerine uyurken karanlıkta yuvarlanmayı yeğlerdim. Öyle de yaptım. Bedenimi uykunun bilinçsizliğine teslim ettim.
Ruhumda açılan yaralar oluk oluk kanıyordu.
Kanlı yaraya atılan dikiş, artık tutmuyordu.
Geçmiş; genç bir ruhun acizliğini ortaya seriyordu.
Genç kız kendi ruhunu uzaktan izliyordu...