Her ruh bir gün; kendisini yıllarca ağırlayıp, taşıyan ve kendisine ev sahipliği yapan yaradanın onun için sunduğu bedeni terk edip gidecekti. İstediği sorulmadan, belki de en son arzusunun ne olduğu sorgulanmadan yaşadığı bedenden kopup kopmak istemediği sorulmadan, ölüm meleğinin pençeleriyle; bulunduğu, senelerini geçirdiği bedenden acımasızca koparılacaktı. Terk edilip yalnızlığa mahkum edilen beden bir avuç kuru toprakla ödüllendirilecek ve sonrasında hiçliğe karışacaktı. Derin bir çukur, içinde gelinlikleri aratmayacak kadar beyaz kefeniyle; bir battaniye görevini üstlenen toprağı örtecekti üzerine. Ruhu misafir eden beden bu kez uğurladığı misafirin yerine geçecek ve kendisini misafir eden toprak, günü geldiğinde bedeni kendine karıştıracak ve onuda bir avuç toprak yapıp gelecek misafirlere hazırlayacaktı.
Hissizce, hiçliğe karışıp yok olacak geride sadece basit kemik parçaları kalacaktı.
Bedenin aksine ruh; belki özgürlüğüne kavuşacak belki de sıkışıp kaldığı lakin kendine ev bellediği bedeni arayacaktı.
Yoksa ruh arafta sıkışıp kalacak , hem özgürlüğü hem de evini mi arayacaktı? Cenneti mi , cehenneme mi tadacaktı? Kimi ruh gibi; anlatıldığı kadarıyla cennetin yeşillikleriyle mi ödüllendirilecek yoksa cehennemin sönmez ateşiyle sonsuz acıya mı kucak açacaktı.
Peki benim ruhum.
Benim ruhum ne olacaktı. Herkesle aynı kadarı paylaşıp toprak olan bedenimin yanı sıra ruhum ne olacaktı. Hangi tarafa bulunacaktı.
Cennetin eşsiz güzelliği mi?
Cehennemin sönmez ateşi mi?
Yoksa bilinmezliklerle dolu araf mı?
Cennetin güzelliğiyle karşı karşıya kalıp ödüllendirilecek kadar masum, cehennemin ateşiyle yanacak kadar da günahkar olduğumu düşünmüyordum. Sanırım benim ruhum için uygun olabilecek tek yer araf olacaktı. Bilinmezliklerle dolu bir araf ve yutulup orada asılı kalmış bir ruh...
Araf; kötüler ve iyilerin, belli bir sınıfa koyulmayan dini inançları uygulayıp aynı zamanda da günahkar olanların, işlediği günah kadar sevaplarının da eşit olduğu ruhların asılı kaldığı yerdi. Yani en azından sözlükteki anlamı buna çıkıyordu. Gerçeklik payını bilmediğim gibi yeni yuvam olup olmayacağını da bilmiyordum. Lakin nasıl olsa ölünce öğrenecektim değil mi?
Ölüm meleğine teslim etmememe rağmen , belki de ruhumu çoktan o Araf'a asmıştım. Her ne kadar kanlı canlı, nefes alıyor ve kalbi atıyor olsa da bedenim bir ceset havasını, bir elbise misali üstüne geçirmiş çıkarmak nedir bilmeden durmaksızın üstünde taşıyordu. Ölümün soğuk yüzünü tatmamama rağmen, o soğukluğu ve bir ölüden de farkız hissediyordum.
Ölüm...
Hayatın son bulduğu, yaşamın bir bıçak misali kesildiği bilinmeyenin sonsuzluğuna yuvarlandığımız; tek kelime ve dört harften oluşan, hayatın asıl gerçekliği.
Hissettiğim tam olarak buydu. Ruhum arafta asılı kalmış, bedenimse ölümle yaşam arasında ki o ince çizgi de sıkışıp kalmıştı. Oradan oraya savrulup misafir ettiğim ruhu, daha da yok ediyor, bedenimi ise parçalarının birleştirilmesi imkansız olan kırık bir vazo misali ufak parçalara ayırıyordu. Bedeni yaralı ruhu bedeninden de yaralı genç bir kızdım artık. Çocukluğunu kendi elleriyle toprağın altına gömmüş bir kız...
Burnuma dolan garip kokuyla gözlerimi aralamaya çalıştım.
Kirpiklerim sanki, kendilerinden birin kaybetmenin verdiği derin hüzünle adete birbirlerine sarılmış, birbirlerinden kopmamaya yemin etmiş gibi sımsıkı kenetlenmişlerdi. Açılmamakta ısrarcılardı.
Zorlukla da olsa, birbirine sarılmış olan kirpiklerimi birbirinden ayırmayı başardım. Sanki başımın üstüne 40 tonluk bir ağırlık konulmuş hissini ve ayrıyetten çekilmez baş ağrısını görmezden gelmeye çalıştım. Etrafı tamamen bulanık gören gözlerimi düzelmesi adına sıkıca yumup tekrar açtım. Bulanıklığı def edip, netliği kazanmaya çalışan gözlerimin yanı sıra burnuma dolan ve midemin kalkmasına neden olacak kadar ağır olan ilaç kokusuyla nerede olduğumu görmeme gerek kalmamıştı. Çünkü çoktan anlamıştım.
Hastanedeydim.
Kokunun ağırlığıyla kırıştırdığım burnumdan derin bir nefes aldım. Sonunda;işlevini yitirdiğini düşündüğüm beynim tekrar çalıştığında etrafıma bakınmayı akıl edebilmiştim. Gözlerimin bana ilk bahşettiği beyaz tavanla beraber gözlerim kısaca etrafı taradı. Acil servisteydim. Kafamın ucunda gördüğüm serumla birlikte suratımı buruşturdum. Minik elimin üstünde takılı olan iğneyi görünce seslice yutkundum. Serumu görmezden gelmeye çalışarak yeniden etrafıma bakındım.
Burada ne işim vardı benim. Beni kim getirmişti buraya ve ben en son ne yaşamıştım da hastanelik olmuştum. Gözlerim hala beni getirenin kim olduğunu bulabilmek adına etrafı tararken sol tarafımda hissettiğim ağırlıkla kafam ağır çekimle soluma döndü. Görmeyi beklediğim en son insan tam karşımda dikiliyordu. Kıpırdanan bedenim yaşadığı şokla kıpırtısını kesmiş, baştan sona kasılmıştı. Yaşadığım rahatsızlıkla beraber gözlerim gözlerine zincir misali kenetlendi.
" Ela göz" ...
Poyraz'ın burada ne aradığını düşünürken, Bala çalan ve bir o kadar keskin bakan gözlerini üstümden çekmeden bana doğru adımlamaya başladı. Gözleri her zaman ki gibi parıl parıldı. Zeminde tok sesler çıkaran adımları yatağımın dibine vardıktan sonra susmuştu. Oturduğum yerden ötürü, kısa kalan boyum yüzünden kendisine kafamı kaldırarak bakmak zorunda kalmıştım. Gerçi hoş ya ayakta olsam da bir şey değişmezdi. Çocuk sırıktı mübarek. Kendi düşünceme içimden göz devirdikten sonra yeniden Poyraz' a odaklandım. Çok geçmeden dudaklarını araladı.
" Daha iyi misin kızıl" dedi. Gözlerimi kırpıştırıp kafamı olumlu anlamda salladım.
" Neden hastanedeyim ben en son ne olduğu konusunda hiç bir fikrim yok" dedim. Poyraz anlamamış gibi kaşlarını kaldırdı daha sonra normal bulmuş olacak ki kaşları eski halini aldı. " Eve giderken seninle sokakta karışlaştık, sen yürürken durdun ve kitlendin sonra ağlamaya başladın ve bayıldın." Dedi. Söyledikleri karşısında kaşlarım iyiden iyiye çatılmıştı. Gözlerimi üstünden çekip hatırlamaya çalıştım. Durduk yere bugüne kadar hiç bayılmamıştım. Fazla heyecanlandığım da ya da korktuğumda bedenim böyle tepki veriyordu. Doktora gittiğimizde ise bize normal olduğunu ve endişe etmemizi gerektirecek bir durum söz konusu olmadığını söylemişti. Çatık kaşlarımla bir kez daha ela göze baktım. Sessizce beni izliyordu ve gözlerine merak bulaşmıştı.
Bir dakika...
Hatırladığım şeyle gözlerim kocaman açıldı ve panik bir ağ misali bedenimi sarmaya başladı. Kalbim depar atan bir at gibi gümbürdemeye başlamış, nefesim sıklaşmıştı. Bedenim karın ortasına çırılçıplak atılmışcasına titremeye başladığında gözlerimi kapatıp avucumun altındaki çarşafı sıkmaya başladım. İşte yine oluyordu. Bedenimin verdiği tepkiler gelecek olan panik atağın habercisiydi. Ben korkuyla beklerken koluma dolanan elle yerimde sıçradım. Ağzımdan kaçan ufak çığlığa engel olamamıştım. Gözlerimi açıp Poyraz' a baktığımda yüzünde gördüğüm şaşkınlığa bir de endişe eklenmişti.
Kolumdaki elini şaşkınca geri çekti ve üzerimden doğruldu.
" Pamir sorun ne?" Dedi. Gözlerim anında dolarken kafamı başka tarafa çevirdim. Ağladığımı görsün istemiyordum ona ne anlatabilirdim ki? Eskişehir'den buraya peşimdeki saplantılım yüzünden taşındık ve bende sokakta onu gördüğüm için bayıldım mı diyecektim. Eminim benimle dalga geçerdi.
Gözyaşlarım yanağım boyunca kendine bir yol belirlerken yatağın yan tarafının çöktüğünü hissettim. Ama o tarafa bakmadım, bakamadım. Hıçkırıklarımı dizginlemek için kendimi kasarken yüzümde hissettiğim elle gözlerim açıldı. Gözyaşlarımı silen Poyraz' a kaydı bakışlarım. Yanağımdan süzülen yaşa bakıyordu. Daha sonra güzel gözleri benimkilerle çakıştı.
" Sorun ne güzelim?" Dedi. Kendi de söylediği şeyi ağzından kaçırmış gibi bakışlarını kaçırırken bende söylediği şeyin şaşkınlığıyla bakışlarımı kaçırdım. Güzelim mi demişti o bana? Ah! Yanaklarımın kızardığına emindim. Yanağıma oturan sıcaklıktan anlamıştım bunu ama belli etmemeye çalıştım. Derin bir nefes alıp tekrar Poyraz' a dönerken hissettiğim acıya dudaklarımdan firar eden acı dolu inleme eşlik etmişti.
"Ah!"
Acıyan elimi hızla yukarı kaldırdım ve gördüğüm şeyle derince yutkundum. Elime takılı serum çarşafı sıktığımdan ötürü açılmıştı ve etimi yeniden delmişti. Akan kan midemi kaldırsa da kendimi tuttum ve yüzümü buruşturdum. Ellerim titremeye başlamıştı. Ela göz anında yataktan kalkmıştı. Birilerine seslenirken beni azarlamayı da ihmal etmiyordu. " Aptal mısın Pamir sen! Nasıl başardın bunu yapmayı. Seni küçük aptal velet! Poyraz saydırırken gördüğüm iğne yüzünden söylediklerine odaklanamıyordum. Yüzümü tutup hipnoz olmuşcasına izlediğim elimde olan bakışlarımı kendisine çevirdi. Gözlerimin bomboş baktığına kalıbımı basabilirdim. O da bunu fark etmiş olacak ki kaşlarını derince çattı. Bu hali gözüme ürkütücü gelmişti ve ensemden aşağı freni patlamış kamyon misali, kendine hızla yol çizen ürpertiye engel olamamıştım.
Boş bakışlarıma aynı çatık kaş ve keskin bakışlarla karşılık verirken yanımıza gelen hemşire dikkatimizi üzerine çekti. Benimle ilgilenmeden önce ela gözü kesmeyi de ihmal etmemişti. Gözlerim devrilmek için büyük bir heyecan duyarken tepkisizce bunu engelledim ve önüme odaklandım. Hemşire düzeltmek için elimdeki iğneye uzanırken panikle elimi geri çektim. Anı hareketimle acı bir balyoz misali elimin üstüne çakıldı. Kısıkça inledim. Hemşire bana garip garip bakarken ,aynı bakışlara sahip Poyraz hemşireden biraz müsade etmesini istemişti. Bana dönen bakışlarında şefkat parıltıları belirirken dudaklarını araladı. "Sorun ne kızıl?" Dedi. Güzel. Şimdi ne diyecektim iğneden korkuyorum ve her an üstüne kusabilirim mi? Sinirlerim bozulmuştu ve ağlamak istiyordum. Derin bir nefes alıp bundan kaçmaya çalıştım.
"H-hiç bir şey" dedim. Lanet olsun ki kekelememe engel olamamıştım. Dolan gözlerimi tekrar kaçırdım. Sanırım ağlayacaktım. O da bunu fark etmiş olacak ki zaten çatık olan kaşlarını daha da çattı.
" Bir sorun olmadığına emin misin? Çünkü şu an gözlerin dolu dolu ve resmen kedi yavrusu gibi bakıyorsun" dedi. Gülümsedim. Sanırım deliriyordum. Sadece kafamı sallamakla yetindim. O da bana karşılık olarak kafasını salladı. Az önceki hemşire tekrar bize doğru gelirken, Poyraz'a olan bakışlarına karşılık bu kez gözlerimi devirdim ve bunu usanmadan zilyon kez yapabilirdim. Hemşire tekrar elime dokunduğunda elimi çektim ve hızla Poyraz'ın koluna yapıştım. Uzun tırnaklarımın,derisinde hilal şeklinde izler bıraktığına emindim ama bunu engelleyemiyordum. Elini, kolunun üstündeki elimin üstüne koydu ve nazikçe okşadı. Gözlerine baktım ne oldu der gibi kafasını salladı. Gözlerimi sımsıkı kapattım kaçışım yoktu.
" Korkuyorum" dedim. Gözümden süzülen yaşı umursamadım. Silsem de bir şey ifade etmeyecekti yerine yenileri düşüyordu zaten. Utanç ahtapotun kolları gibi beni sardığında kafamı eğdim. Sağ tarafımda duyduğum kıkırtıyla kafamı kaldırdım. Hemşire olacak sarışın afet korktuğum için bana gülüyor olmalıydı. Sinirli gözlerimi üstüne diktiğimi fark edince kendini toparlayıp boğazını temizledi. Kırmızı ruju boca ettiği dudaklarını araladı. " Serumunuzu düzeltmem gerekiyor bu şekilde duramazsınız küçük hanım" dedi. Küçük hanım mı? Sen kimsin de bana küçük diyorsun. Sen büyük duruyorsan ben ne yapayım botokslu kart karı! Sinirlendiğimi anlamış olacak ki bir adım geri gitti. Poyraz' da ona katılıyor olacak ki onaylayarak kafasını salladı. İtiraz edercesine kafamı iki yana sallamaya başladım. Poyraz " bırak düzeltsin serumun bitmek üzere bitince çıkarırlar" dedi.
Sinirle bağırdım. " istemiyorum!" Poyraz bezmişçesine ofladı. Bu çocuk kıt beyinli falan mıydı? Ben korkuyorum diyordum bu mankafa bırak düzeltsin diyordu. Çocukluğumdan beri iğneden korkmam benim suçum muydu sanki. Korkup korkmayacağımız şeyleri bizler seçemiyorduk. Bu da benim tercihim değildi sonuçta. Daha önceleri bu kadar korkmazdım; hoşlanmadığım doğruydu ama korku pek yoktu. Her şey beni o lanet depoya kapatıp verdiği ilaç ve uyuşturuculardan dolayı olmuştu. Her gün gördüğüm iğrenç ve hiçte hijyenik olmayan iğneler yüzünden olmuştu. Kaptığım mikrop ve yattığım hastaneleri saymıyordum bile! Bunun yanına bir de kaldığım karanlık, farelerin mesken tuttuğu kutuyu aratmayacak depo yüzünden klostrofobi eklenmişti. Kapalı alanlara tahammül edemiyor ve panik atak geçiriyordum. İşin sonu hastanede sonlanıyordu anlayacağınız. Gencecik yaşımda hastalık hastası olmuş sanki bastonsuz yürüyemeyen nineler gibi hissetmeye başlamıştım.
Daldığım düşüncelerden Poyraz'ın elini gözümün önünde sallamasıyla cımbızla çekilmişçesine çıktım. Durgun bakışlarımı yüzüne çevirdim. Aynı sabit bakışlarla karşılık verdi. Biz aval aval bakışırken hemşire sıkılmışçasına derin bir nefes verip homurdanmaya başladı. Yerini sakinliğe bırakan sinir eski yerini aldı ve gözlerime bulaştı. Botokslu, beyni memesinden küçük modifiyeli Şahin görünümlü kıza baktım.
"İstemiyorum diyorum size anlamıyor musunuz!? Dedim. Ben hala sinirle ikisi arasında mekik dokurken Poyraz aniden kollarıma yapıştı. Anın verdiği panikle ağzımdan küçük bir çığlık firar etti. Beni kollarımdan yatağa bastırırken, bende çırpınmaya başladım. Herifte deli güçü vardı mübarek! Gram kıpırdamamıştı. Ne yaptığını anladığım da gözlerim yuvalarından çıkacak kadar büyüdü. Yüzüne baktım. Zafer kazanmanın verdiği gururla suratına çarpık bir sırıtış eklemişti. Pislik! Ben korkuyla yutkunup gözyaşlarıma engel olmaya çalışırken hemşire kadın çoktan işinin başına geçmişti bile. İğneyi elimde oynatınca dudaklarımın arasından bir inleme döküldü. Bunu gözümden yuvarlanan gözyaşı da takip etti. Kadın iğneyi acımasızca etimi deldiği yerden çıkarmaya çalışırken hıçkırıklara boğulmuştum. Hem korktuğumdan hem de acizliğime ağlıyordum.
Kesik nefeslerimin, ardı arkası kesilmeyen hıçkırıklarımın arasından Poyraz' a baktım. Suratına yerleştirdiği çarpık sırıtış silinmiş yerine şaşkınlık ve suçluluk geçmişti. Kadın iğneyi bir kez daha çevirdiğinde bu kez çığlığı basmıştım. Canım gerçekten çok acımıştı. Poyraz beni yatağa bastırdığından beri bozmadığı sessizliğini baltayla parçalamıştı.
" Dikkatli olsanıza! Canını acıtıyorsunuz!" Diye bağırdı. Hemşire ürkmüş olmalı ki ela göze baktı ve korkuyla yutkundu. Yapamayacağını, yanımıza bir doktor yönlendireceğini söyleyip sessizce uzaklaşmıştı. Bu arada ela göz de beni bırakmıştı. Hala ağlıyordum. Ona kızgındım bu yüzden yüzümü başka tarafa çevirmiştim. İçli içli ağlamaya devam ederken ela gözün sesini duydum.
" Gerçekten bu kadar çok korktuğunu bilmiyordum. Üzgünüm" dedi. Benim hakkımda bir şeyler bilmemesi normaldi sonuçta birbirimizi tanımıyorduk. Uzatmanın bir mantığı yoktu. Kafamı sallayarak özrünü kabul ettiğimi belirttim. Hıçkırıklarım dinse de gözyaşlarım sessiz sessiz akmaya devam ediyordu. Yorgundum,halsizdim,korkuyordum ve şu lanet olası hastaneden bir an önce kurtulmak istiyordum. Poyraz'ın sesini yeniden duydum.
" Ağlama".
Korkuyordum. Ağlamamam mümkün müydü? Beni anlasın, anlasın ve buradan bir an önce çıkarsın istiyordum. Cidden ürktüğümü anlaması için dudaklarımı araladım.
" Lütfen Poyraz söyle çıkarsınlar şu iğneyi. Korkuyorum ve burdan gitmek istiyorum. Nolursun çıkarın şu iğneyi!" Dedim. Ağlamam yeniden şiddetlendi. Hıçkırıklara boğulurken Poyraz' ın elini omzumda hissettim. Güven verircesine sıkmıştı omzumu. Parmağıyla akan gözyaşımı sildi ve beni kollarının arasına çekti. Tereddüt etmeden karşılık verdim. Birine sarılmaya ihtiyacım vardı.
Kaç dakika öyle bekledik bilmiyordum ama sakinleşmiştim. Gözyaşlarım ve korkum bir nebzede olsa dinmişti. Yavaşça ela gözden ayrıldım. O sırada yanımıza gelen doktora iyi olduğumu ve eve gitmek istediğimi söyledim. Tansiyonumu ve şekerimi ölçtükten sonra, yazdığı vitaminleri almam şartıyla hastaneden çıkabileceğimi söylemişti. Her ne kadar korksam da Poyraz'ın elini tutmuş ve iğneyi elimden çıkarmalarına müsade etmiştim.
Hastaneden çıktığımda kendimi daha iyi hissediyordum. Karışık ruh halim gitmiş yerine daha dinç bir Pamir gelmişti. Dışarı çıktığımda derince bir nefes aldım. Dünya vardı yahu! Poyraz' da yanımda durduğunda telefonunu deri ceketinin cebinden çıkarıp kulağına götürdü. Bir kaç saniye bekledikten sonra konuştu: " Arabayı getir" dedi. Bu sefer saklama gereği duymadan gözlerimi açıkça devirdim. Ne kadar da nazik bir bey değil mi? Hastanenin önünde beklerken, önümüzde duran cillop gibi kömür karası Mercedes'e kaydı bakışlarım. Parıl parıl parlıyordu. Arabadan; bizim yaşlarımızda en az Poyraz kadar yakışıklı bir çocuk indi. Kumral saçlara ve mavi gözlere sahipti. Poyraz kadar olmasa da yine de iri yapılıydı. Gökten taş yağıyordu da benim mi haberim yoktu. 18 yılda görebileceğim yakışıklı çocuk sayısını 1 güne indirmiştim resmen.
Çocuk bizi görünce otuz iki diş sırıttı ve yanımıza doğru yürümeye başladı. Yanımıza vardığında Poyraz' a sırıtıp bana döndü.
" Merhaba hanımefendi. Ben Ayaz" dedi ve elimi tutup üstüne bir öpücük bıraktı. Bu hareketine gülümserken eteğimi tutup eğiliyormuş gibi yaptım ve kendimi tanıttım.
" Merhaba bayım. Ben de Pamir" dedim. Ayaz alık alık gülerken ela göz'ün boğazını temizlemesiyle kendini toparladı. Şaşkınlıkla ona bakarken beni umursamayıp yürümeye başladı. Kaşlarımı çatıp arkasından baktım. Ah! Kesinlikle manyaktı bu çocuk ve bir o kadar da kabaydı. Bu ne umursamazlıktı böyle! Tam tersi istikametlerine doğru dönmüş, adımlamaya başlamıştım ki arkamdan seslenmesiyle durdum. Bu çocuk sürekli beni yerime mıhlamak zorunda mıydı?
" Nereye gidiyorsun kızıl? Bu saatte eve tek başına gitmene izin vereceğimi zannetmiyorsun değil mi?" Dedi. Onlara doğru dönüp gözlerimi devirdim. " Devirme gözlerini şaşı olacaksın" oflayarak yanlarına doğru yürüdüm. Poyraz her zamanki öküzlüğünü icra ederken kibarlığı Ayaz üstlendi. Poyraz ön koltuğa otururken Ayaz kapımı açıp bekledi. Teşekkür edip arabaya bindim. Kapımı kapatırken göz kırpmayı ihmal etmemişti. Gözüme samimi görünmüştü aptal! Kıkırdadım. Poyraz'ın mırıldandığını duydum ama ne söylediğini anlamamıştım. Ayaz şoför koltuğuna geçip dikiz aynasından arkayı kontrol etti. Ana caddeye çıkarken aynadan bana gülümsemeyi de ihmal etmemişti. Poyraz kaşları çatık bir şekilde Ayaz'a dönüp sinirle söylendi. " Dön önüne lan pezevenk!" Ayaz kahkaha almakla yetinmişti.
Her ne kadar Ayaz'a evimin önüne kadar bırakmasına gerek olmadığını söylesem de itiraz etmiş ve beni sokak serserilerine yem etmeye gönlünün razı olmayacağını söylemişti. Arkasına, güzel olduğumla ilgili iltifatlar da eklenince Poyraz kafasına bir tane patlatmış ve işine bakmasını söylemişti. Bende o anlar da kıkırdamamı bastıramamış ve öfkeli bakışlara maruz kalmıştım. Daha sonra eve gelene kadar da bir daha hiç konuşmamıştık. Ben de pencereden dışarıyı izlemiştim.
Araba evimin önünde durduğunda toparlandım. Kapıyı açıp ayağımı dışarı uzattıktan sonra Ayaz' a bıraktığı için, Poyraz'a da benimle ilgilendiği için teşekkür etmiştim. Ayaz sevecen tavrı üstüne geçirmiş sırıtıp şöförlüğümü bile yapabileceğini söylerken, ela göz kafa sallamakla yetinmişti. Öküzdü işte ne olacak! İnsan bir önemli değil derdi ama değil mi? Bu ikisi nasıl arkadaş olmuşlardı hiç bir fikrim yoktu. Bir mıknatısın iki ayrı ucu gibilerdi. Biri negatifken diğeri pozitifti. Gözlerimi devirmeden edemedim. Bu tepkime karşı cevap gecikmedi.
" Şaşı kalacaksın bacaksız"
Poyraz'a sanki, ben evliyim 6 tane çocuğum var ama bunun yanı sıra seri katilim ve geceleri unicorn oluyorum demiş gibi baktım. Bacaksız mı demişti o bana? Tamam çok uzun değildim; bir atmış boy öyle abartılası bir boy uzunluğu olmayabilirdi ama çok da kısa sayılmazdım değil mi? Hem ben kısa değil, Poyraz çok uzundu. Ona antenleri varmış gibi bakmaya devam ederken ela göz ne var dercesine başını salladı. Bakışlarım ruhsuz bir hal aldı ve ona cevap vermek için dudaklarım aralandı.
" Birincisi ben bacaksız değilim, ikincisi deve gibi olan sensin!" Dedim. Sinirle arabadan inip kapıyı gürültüyle çarptım. Ayaz kafasını camdan çıkarıp söylenmişti.
" Ama kızıl afet! Son model arabamın günahı ne? Kapımı kırdın yaw" o kadar masum söylemişti ki kıkırdamadan edemedim. Moralimi anında düzeltmişti. Bu sırada gördüğüm şeyle kahkahamı bastıramadım. Poyraz Ayaz'ın kafasına sağlam bir tane patlatmıştı. Çıkan tak sesini buraya kadar duymuştum. Ayaz benim kapısını ,Poyraz'ın da kafasını kırdığı konusunda küçük bir ansiklopedi düzenlerken, bu performansına karşılık bir tokat daha yemişti. Kıkırdamam daha geniş bir hal aldı.
" Bana güldüğün için sende çarpıl emi gudubet kızıl seni!" Gülmekten karnıma ağrılar girerken teslim olurcasına ellerimi kaldırdım. " Tamam gülmeyeceğim" dedim. Derin bir nefesi ciğerlerime buyur ettikten sonra adımlarımı evin kapısına doğru çevirdim. Poyraz hiç bir şey söylemezken Ayaz "görüşürüz kanki" demişti. Aynı samimiyetle karşılık verip demir kapıyı ittim. İçeri girdiğimi gördükten sonra onlarda uzaklaşmışlardı. Eve adımlayıp kapının önünde durdum. Zili çalıp beklemeye başladım. Kapıyı açan Fatma Teyze bu halimi görsede bir şey dememiş sorgusuzca içeri geçmeme müsade etmişti. İşte en çok Fatoş'un bu huyunu seviyordum. Ben gidip anlatmadığım sürece gelip kendisi hiç bir şey sormazdı. Beklerdi beni. Hazır olup kendisine anlatmam için zaman tanırdı ve asla sıkıştırmazdı. Fatma Teyzeyi yanaklarından öpüp merdivenleri çıkmaya başlamıştım ki Fatma Teyzenin sesini duydum.
" Senin için yoğurt çorbası ve kıymalı börek yaptım. Odana geçmeden karnını doyur öyle geç güzel kızım." Beynimde yanan yeşil ışıkla harekete geçtim. Şimdiden ağzımın suyu akmıştı bile. Bu kadın beni ne kadar da iyi tanıyordu yahu! Yoğurt çorbası ve yanında böreğe hayır diyemeyeceğimi bilirdi. Yüzüme sahici bir gülücük oturdu. Heyecanla gözlerim irileşirken, Fatma Teyzenin yanağından makas alıp mutfağa koşturdum. Bir kaseye çorba yanına da bir tabak börek aldıktan sonra kıtlıktan çıkmış gibi yemeğe başladım. Fatma Teyze bu halime homurdansa da bir yandan da kıkırdayıp duruyordu. Yemeğimi bitirip bulaşıklarını da makineye koyduktan sonra Fatma Teyzeye döndüm.
"Annemle babam nerede kız Fatoş?" Dedim. Hoşuna gitmiş gibi kıkırdadı ve sorumun cevabı için dudaklarını araladı.
" İzmir'e gitmek zorunda kaldılar güzel kızım. Annenin yeni defilesi orada olacakmış baban da bir nevi sponsor olduğu için annenle gitmek durumunda kaldı." Anladığımı belirtmek adına kafamı salladım. Sanırım bir kaç gün yalnız kalacaktım. Fatoş bunu düşündüğümü anlamış gibi yeniden konuşmaya başladı.
" Merak etme Pamircim ben de seninle kalacağım korkmana gerek yok kızım" dedi. Her ne kadar gitmesini istemesem de Fatoş'un engelli bir torunu vardı ve torununa kendisi bakıyordu. Kızını ve damadını geçen sene trafik kazasında kaybetmişti. Beni de kızına benzettiği için çok değer verirdi.
" Ama Fatoş Alişe kim bakacak sen burda kalırsan?"
Omuzlarını kaldırıp indirdi. Gözlerine çabucak hüzün bulaşmıştı. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı. " Komşudan rica ettim bugünlük kızım yarın bir hal çaresine bakacağım" dedi. Yanına gidip ona sarıldım. Sarılışıma aynı sıcaklıkla karşılık verdi.
" Olmaz öyle Fatoş. Biz şöyle yapalım sen bugünlük eve git yarın Alişle beraber gelirsiniz geri olmaz mı? Hem bende küçük prensi görmüş olurum" dedim. Gözlerine kararsızlık bulaşırken destek olmak amacıyla omzunu sıktım. Yalnız kalmaktan korktuğumu biliyordu o yüzden beni bırakmak istemiyordu. Ama nereye kadar böyle devam edebilirdi ki annemle babamın sık sık çıktığı seyahatler boyunca Fatma Teyze benimle ilgilenemezdi ebeveynlerimin aylarca eve gelmediği oluyordu. Ondan bunu istemeye hakkım yoktu bir şekilde alışmak zorundaydım. Onlar her zaman başımda olmayacaklardı. Hem üniversiteye gittiğim de ne yapacaktım? Oraya da götüremezdim ya Fatoş'u.
Onu rahatlatmak adına gülümsedim ve " merak etme ararım birilerini gelirler" dedim. Gözleri hala tereddütlü olsa da bana güvenmiş olacak ki kafasını sallayarak kabul etti. En iyisi torununun yanında olması olacaktı. Özel bir çocuğu öyle herkese emanet edemediğini biliyordum ve gönlü rahat olsun istiyordum. Bu da torunu sadece gözünün önündeyken oluyordu. Fatma teyze toparlanıp çıktıktan sonra bende odama geçtim. Bir duş alsam iyi olacaktı. İğnenin yeri temizlenip kapatılmış olsa da hala acıyordu. Duştan çıktıktan sonrada birilerini arasam daha iyi olurdu. Yalnız kalmaya alışmak istesem de sanırım bunu yine yapamayacaktım. Derin bir nefes alıp duşa ilerledim.
Duştan çıktıktan sonra birilerini aramış ama sonuç alamamıştım. Herkesin bir işi vardı. Sonuç itibariyle bugün mecburen yalnız kalacaktım. Uykusuz bir gece beni bekliyordu. Oflayıp aşağıya indim. Ne olur ne olmaz diye ana kapı ve bahçeye çıkan kapıyı kilitledim. Bütün pencerelerin de kilitli olduğundan emin olup perdelerini kapattım. Şimdi biraz daha iyi hissediyordum. Adımlarım merdivene ilerlerken sehpanın üstünde unuttuğum telefonum dikkatimi çekti. Uyarı ışığı yanıp sönüyordu. Kaşlarımı çatıp telefonu almaya gittim. Saat epey geç olmuştu. Bu saatte kim yazar ya da arardı ki?
İki arama ve bir mesaj vardı annemden. Aramaları gördüğüm zaman kendisine dönmemi istemişti. Biri de Poyraz'dandı. Bir dakika! Ne? Poyraz mı? Bu çocuk benim numaramı nereden bulmuştu, bulduğu yetmezmiş gibi kim numarasını telefonuma kaydetmişti. Parmağımı okutup mesajın üstüne tıkladım.
Gönderen Poyraz: Uyudun mu bacaksız kızıl?
Sinirle gözlerimi devirdim. Hala bacaksız diyordu ya. Kendi sırıklığına bakmadan bana laf söylüyordu. Pislik! Parmaklarım agresif bir şekilde ekrana dokundu.
Gönderilen Poyraz: Uyumadım. Ve sen benim numaramı nereden buldun?
Poyraz' a mesajı gönderdikten sonra annemin sohbetini açtım ve duşta olduğum için duymadığım, iyi olduğumu ve beni merak etmemesi adına uzunca bir mesaj yazıp yolladım. Mesaj gecikmedi. Kendime dikkat etmemi ve herhangi bir şey olursa onları aramamı söylemişti. Bu esnada Poyraz'dan da mesaj gelmişti.
Gönderen Poyraz: Hastanede baygınken kaydetmiştim. Ne yapıyorsun?
Bu çocuk manyak falan mıydı? Ulan bir insan hastanede baygınken aklına telefonuna numarasını kaydetmek nasıl gelirdi yahu! Şahsen benim aklıma gelmezdi. Bu söylediğime kendi kendime gözlerimi devirdim ve cevap yazmaya başladım.
Gönderilen Poyraz: Yahu hastanede insanın aklına numara kaybetmek nasıl gelir ya? Odama gidiyorum sen ne yapıyorsun?
Kendi yazdığım cevabıma kıkırdamadan edemedim. Odama gidiyorum cevaba bak! Eminim odama gittiğimi çok merak etmiştir. Kendi halime gülerken çoktan odama çıkmıştım bile. O esnada cevapta gelmişti.
Gönderen Sırık Poyraz: Hiç. Ayrıca profil resmini değiştir beğenmedim. Kötü çıkmışsın:)
Bu söylediğine karşılık tek kaşımı kaldırdım. Resmin üstüne tıklayıp incelemeye başladım. Kızlarla yazın denize gittiğimiz de çekilmişti. Benden habersiz bir şekilde Eda çekmişti. Kan kırmızı bikinim beyaz tenimle çok uyumlu durmuştu. Altına kot şort giymiştim. Saçlarım belime kadar dökülüyordu ve bikinimle bir ahenk içindelerdi. Elimde kokteyl bardağı, gözümde de güneş gözlüğü vardı. Ve sırıtıyordum. Gayet güzeldi işte neyini beğenmemişti bu sırık. Parmaklarım ekranı kırarcasına yazmaya başladı.
Gönderilen Sırık Poyraz: Ben beğeniyorum. Gerisi önemli değil. Ayrıca sen kendine bak sırık herif! Üstü çıplak profil mi olurmuş:)
Mesajı gönderdikten sonra bilgisayarımı alıp yatağıma kuruldum. Yatağımın alt kısmında bulunan, abur cuburları zulaladığım çekmeyi açıp içinden cips ve çikolatalarımdan aldım. Yatağın üstüne yığdıktan sonra kendime izleyebileceğim sezonluk dizilerimden Squid Game açtım.
Diziye o kadar derin dalmışım ki saattin gece yarısını geçtiğini fark etmemiştim. Üstelik yarın okul vardı ve eğer yatmazsam büyük ihtimalle yarın sabah uyanamayacaktım. Casper bile benden önce uyumuştu. Bir patisini yatağının dışına çıkarmıştı ve dili neredeyse yeri süpürüyordu. Bu görüntü karşısında kıkırdadım. Ne kadar da tatlıydı. Hayatımın her alanında varmış gibiydi. Benim için bir köpekten fazlasıydı. Çok masum çok sadık ve bir o kadar da cesurdu. Casper'ı rahatsız etmeden banyoya geçtim.
İşimi halledip banyodan çıktım. Yatağımın üzerini toplayıp bilgisayarımı şarja taktım. Abur cubur çöplerini çalışma masamın altındaki çöpe attım. Artık uyumaya hazırdım. Tam yatağıma gireceğim sırada aşağıdan gelen tıkırtıyla olduğum yere adeta ayaklarımdan çiviyle çakıldım. Bedenim kaskatı kesilirken aklıma kötü senaryolar getirmemeye çalıştım. Sorun yoktu kedi falan olmalıydı. Bu tıkırtının sesine Casper anında tepki vermiş ve koşarak odadan çıkmıştı.
Korku bedenime örümcek misali ağını örerken yutkunmakta zorlandım. Casper'a seslenmeme rağmen arkasına bakmadan koşturmuştu. Aşağıdan gelen daha büyük tıkırtıyla yerimden sıçradım. Evde birisi vardı artık emindim. Kapıları güzelce kitlemiştim. Birinin girmesi mümkün olabilir miydi. Ne yapacaktım şimdi ben? Babamı arasam sorgulamadan gelirdi ama gelmesi zaman alırdı. O kadar bekleyebileceğimi zannetmiyordum. Çünkü her an korkudan düşüp bayılabilir ya da panik atak geçirebilirdim. Çaresizce etrafıma bakındım. Elimden bir şey gelmezdi. Beklemeliydim ve bir şey düşünmeliydim.
Elime telefonu aldığım zaman aşağıdan bir şeyin kırılma sesi geldi. Ardından Casper'ın havlaması duyuldu. Havlamaları inlemeye döndüğün de gözyaşlarım akmaya başlamıştı. Ona bir şey olmamalıydı Casper benim dostumdu ve ben onu kaybetmek istemiyordum. Aklıma gelen şeyle telefonu bıraktığım yerden tekrar aldım. Ve kulağıma götürdüm.
Sırık Poyraz aranıyor...
Korkuyla yutkundum. Açmayacağını düşünürken dördüncü çalışta açtı.
"Alo?" Sesime ne olmuştu benim? Ağzım aralandı ama sesimi bir türlü bulamıyordum. Ben sesimi ararken ela gözün sesini yeniden duydum.
"Kızıl orda mısın?" Dedi. Sesimi bulmayı başardığım anda ağzım aralandı ve kelimeler dökülmeye başladı.
"P-Poyraz ne olur yardım et" dedim. Kekelemiştim sorun değildi şu an bunu düşünecek değildim. Karşı taraftan bir hışırtı duyuldu ardından tekrar onun sesini duydum.
"Siktir! Ağlıyor musun sen. Sorun ne kızıl?" dedi. Ağlamam şiddetlenirken olayı üstün körü anlatmaya çalıştım.
" S-sanırım evde birisi var a-annemler şehir dışında. K-korkuyorum Poyraz l-lütfen bir şey y-yap" dedim. Ağzımdan bir hıçkırık daha kaçtı. Telefon yüzüme kapanmadan önce duyduğum son şey bir kapının çarpma sesi ve Poyraz'ın " ağlama güzelim 5 dakikaya oradayım" demesi olmuştu.
Suratıma kapanan telefonun ardından kendimi banyonun oraya atıp kapının ardından gizlice etrafı izlemeye başladım. Odaya topallayarak giren Casper'ı görünce kapıyı yavaşça açtım ve onu yanıma çağırdım. İçeri girdikten sonra aynı şekilde kapıyı hafif aralık kalacak şekilde örttüm ve etrafı yeniden kolaçan ettim. Bu esnada yanıma oturan köpeğimin de durumu kontrol etmiştim. Patisini kesmişti derin olmasa da oldukça fazla kan akıyordu. Sanırım bugün berbat günlerimden biriydi. Ağladığımı gören canım köpeğim teselli vermek istercesine kafasını kucağıma koydu. Ona sarılıp ağlamaya devam ederken bir tıkırtı daha duydum.
Ardından Poyraz 'ın gür sesi duyuldu evde. Bana sesleniyordu.
" Kızıl! Neredesin?"
Koşar adım merdivenlere yöneldim. Poyraz merdivenin başında durmuş sağına soluna bakınıyordu. Sanırım yerde gördüğü kanların sahibi benim olduğumu düşünmüştü çünkü kanlara dehşet içinde bakıyordu.
Merdivenleri koşarak indim. Çakışan gözlerimizin ardından düşünmeden kollarımı boynuna doladım. Bir koluyla bana karşılık verirken, ağzından da kısık bir inilti çıkmıştı. Gözlerim dehşetle açıldı. Kollarımı hemen çözüp yüzüne baktım.
Gözlerine güven ve acı bulaşmıştı. Gözlerim, otomatikman komple bedenini tararken karnının orada gördüğüm kanla kocaman açıldılar. Panik dalga dalga bedenime yayılırken elimi kolumu nereye koyacağımı şaşırdım. Panikle; yardımcı olabileceğim bir şey bulma umuduyla sağıma soluma bakarken, Poyraz'ı çağırdım içinde durmaksızın özür diliyordum. Kendimi çok suçlu hissetmiştim. Keşke çağırmasaydım diye düşünürken, konuşmasıyla dikkatim tamamen dağıldı.
" Sorun yok. Küçük bir sıyrık sadece ama temizlesek iyi olacak" dedi. İstemsizce gözlerim doldu ve gözlerimi kaçırdım. Onu salona yönlendirip koltuğa oturmasını sağladıktan sonra bende mutfağa geçtim ve ilk yardım çantasını aramaya başladım.
Bir kızın acizliği başka bir insanın hayatına mal olabilirdi.
Bedenini ölmeden toprağın altına koymuş ve
Ruhunu teslim etmeden Araf'a satmış,
Yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide düşmemek adına tutunmaya çalışan bir kız.
O aciz kız bendim ve bugün ilk kurbanımı vermiştim.
