İçeriğe geç

LAVİNİA

Bölüm 5 · 18 dk okuma

LAVİNİA

Bölüm 5

5.Bölüm

Komodinimin üstünde ki çalar saattin sesiyle, gözlerimi birbirine kelepçeleyen kirpiklerimi aralamaya çalıştım. Dün gece geç saatte kadar oturmanın acısını aralanmamak için direnen, üstüne tıpkı bir toprak gibi çökmüş göz kapaklarımın yanında; bir de iğnenin ucunu batırıyormuşsun hissini yaşatan göz pınarlarım devreye girmişti. Geç uyumaya alışkın olmama rağmen bu seferkinin acısını kötü şekilde hissetmiştim.

Gözlerimi aralamayı başardıktan sonra; sanki kulağımdan içeri yuvarlamışsın da beynimin içine kaçmış kadar berbat şekilde zırıldayan çalar saati büyük bir isteksizlikle kapattım. Çalar saat kapanınca oluşan sessizliği, bir süre beyaz tavanı izleyerek dinledim. Daha sonra yorganımı üstümden atıp yataktan çıktım.

Bugün yeni okulum da ilk günüm olacaktı. Her ne kadar isteksiz olsam da ilk günden okulu ekmek pek iyi bir fikir gibi durmuyordu.

Gözlerimi ovuşturup iyice doğruldum. Yatağımın yanına konumlanmış üstünde Casper'ın uyuduğu yatağa kısaca göz gezdirdim. Beni fark edince sevimli köpeğim de gözlerini açmıştı. Usulca başını okşadıktan sonra banyoya geçtim. İşlerimi hallettikten sonra odaya dönüp okul formamı giyinmeye başladım.

Siyah ,beyaz ve kırmızıyı mükemmel bir ahenkle buluşturan, oldukça sade ama bir o kadar da şık bir formaydı. Bacaklarımı saran kalın siyah külotlu çorabımın üstüne, çorabımla aynı renk olan ve dizlerimin hemen hemen bir karış üstünde biten eteği üzerime geçirdim. Üstüne tabiki okulların vazgeçilmezi olan beyaz gömleği giydikten sonra kan kırmızı kravatımı bağladım ve üstüne aynı kan kırmızısı süeterimi geçirdim.

Son olarak üstüne yine okula ait üstünde okulun adının baş harflerinin baskılı olduğu siyah, düğmeleri ve yaka kısmında kırmızı çizgi halinde bulunan ceketi de giydim. Hazırdım.

Saçlarımı fönleyip kendi halinde salınık bıraktım. Makyaj yapmamıştım. Omzuma çantamı atıp beyaz asker botlarımı da ayağıma geçirdim. Artık tamamen hazırdım.

Küçük adımlarla merdivenleri indikten sonra kahvaltı masasına oturmuş anne ve babamın yanına kuruldum. Kısa ve kuru bir günaydının ardından; gözlerimi kısaca sofra da gezdirdim, ve sabah sabah ağzıma tek lokma sokamayacağımın farkına vararaktan kısaca müsade isteyip masadan kalktım. Babam okula bırakmayı teklif etse de bugün hava diğer günlere nazaran çok daha iyiydi o nedenle yürümek güzel olabilirdi.

Kulaklığımı kulağıma geçirip yavaş yavaş yürümeye başladım. Evden erken çıktığım ve yürüyerek gittiğimden ötürü okula ancak yarım saatte yetişebilirdim. Sorun değildi.

Arka fonda çalan "Ava Max' ın -Into Your Arms" şarkısına ufak ufak eşlik etmeye başladım. Kış ayında olmamıza rağmen hava oldukça güzel ve güneşliydi. Tatlı tatlı esen serin rüzgar saçlarımı iki yanımdan uçuşturuyordu, ama kesinlikle üşütmüyordu. Havanın da insanlar gibi tutarsız olduğunu fark ettim; insanlar nasıl ki iki yüzlü, çift taraflı olabiliyorsa hava da bazen insanlığa özenip mevsimine uygun ilerlemiyordu. Bir gün soğuktan korunmak amacıyla şöminenin başından ayrılamazken, bir başka gün ise güllük güneşlikti.

Sonunda tanıdık kapı görüş açıma girdiğinde aksayan adımlarımla birlikte derin bir nefesi ciğerlerime buyur ettim. İşte başlıyorduk! Yeni hayatın ilk adımlarını atmaya başlamıştım. Keskinay okulları. Okulu şöyle bir alıcı gözüyle inceledim tekrardan, hakkını yememek lazımdı gerçekten devasa büyüklükte ve oldukça şık bir okuldu. Burada da kırmızı, beyaz ve siyah renkler hakimdi. Kapı eşiğinde duraksayan adımlarım tekrar harekete geçti ve ilerlemeye başladım.

Okulun; dünya harikalarına taş çıkarabilecek güzellikte ki bahçesine adım attım. Yeşili, doğayı oldum olası çok sevmişimdir. Hatta bir aralar ormanlık alanlarda kamp yapmak gibi bir hobim edinmiş, ama edindiğim bu hobiyi bir türlü gerçekleştirememiştim. En kısa zaman da gerçekleştirmek üzere aklımın bir köşesine not ettikten sonra bacaklarıma gerekli komutu verip adımlarımı okulun içine doğru yönlendirdim. Attığım bir kaç adımdan sonra, adımlarımın havada asılı kalmasına neden olacak bir şey oldu. Birisi bana seslendi; ama bu sesleniş tarzını kullanan henüz tek bir kişiyi tanıyordum.

Kızıl...

Hava da kalan adımımı yere tekrar indirip sesin geldiği yöne doğru döndüm. "Ela göz" elinde tuttuğu kaskla bana doğru yürüyordu. Cidden bu soğukta, kışın ortasında motor mu kullanıyordu bu manyak adam?! Şaşkınlığımı üzerimden atabilmek adına hayali bir şekilde omzumu silkeledim.

Havaya karışıp buhar olan şaşkınlığımdan sonra onu baştan aşağı süzüp kısaca inceledim. Aynı formayı paylaşıyorduk, tek fark ise benim etek onunsa pantolon giyiyor olmasıydı. Üzerine deri ceket giymişti. Saçları kasktan ötürü dağınık olsa da kara bir meleğin simli kanatlarını çırpıp ortaya saçtığı sim gibi parıl parıldı. Resmen güneşle yarışıyordu. Baktığım yeri anlamış gibi elini saçından geçirip, saçlarına ufak bir şekil verip dağınıklığı yok etti. Bana asırmış gibi gelen ama bir kaç saniyeyi geçmeyen bu hareketinden sonra söyleyeceği şeyi beklediğimi belli etmek istercesine suratına dik dik bakmaya başladım.

Bakışlarımın yanına havaya kalkan tek kaşımda yerleşmişti. Gözlerini üstüme dikmiş beni incelerken, dikkatini çekmek amacıyla nefesimi sesli bir şekilde dışarıya verdim. Ela gözleri yüzüme sabitlendi.

Gözlerini kısaca okulun bahçesinde gezdirdikten sonra dolgun kiraz pembesi dudaklarını yaladı. Dudakları küçük bir tebessüme ev sahipliği yaparken ağzından tek bir kelime dahi çıkmadan yanımdan geçip gitti. Ne yani boş boş birbirimize bakmak için mi bana seslenmişti. Arkasından bakarken gözlerimi abartılı bir şekilde devirdim.

Okulun içine girdikten sonra sınıfımı aramaya başladım. Sonunda ikinci katta, koridorun sonundaki sınıfımı bulabildim. Okul o kadar büyüktü ki ben bulana kadar zil çoktan çalmış ders başlamıştı. Sınıfın önüne geldikten sonra kapıyı çaldım ve gel sesini duyduktan sonra kapıyı açıp içeri adımımı attım. Üstüme dönen gözleri görmezden gelmeye çalışırken hocadan geç kaldığıma dair kısa bir özür diledim.

" Sen okulumuza yeni gelen öğrenci olmalısın" hocayı başımla kısaca onayladıktan sonra, sınıfa kendimi tanıtmam gerektiğini söyleyip masasına oturdu. Gerginliğimi saklamaya çalışarak ağzımı araladım.

" İsmim Pamir soyadım Yetkiner. Eskişehir'den geldim. Gözlerimi hocaya çevirdim. Bana bakıp gülümsedikten sonra " aramıza hoş geldin Pamir kendine boş bir yer bul derse kaldığımız yerden devam edelim" dedi.

Boş yer bulmak için ileri doğru adımladığım sırada sessizliğe bürünen sınıftan bir kişinin sesi yankılandı. Bu sesi bir yerden tanıyordum. Tonlaması çok güzeldi. Bir kaç kişi bu sesi duyduktan sonra bana oturmam için açtıkları yeri çantalarıyla geri kapatmış bulundular.

" Görünen o ki tek boş yer benim yanım. Buraya oturtabilirsin kızıl." Sesin geldiği yöne doğru çevirdim başımı. Bir çift ela gözle karşılaşınca ilerleyen adımlarım duraksadı. İstemeye istemeye adımlarımı oraya yönlendirdim. En arka sırada oturuyordu; nedense şaşırmamıştım genelde bu tipler hep en arkayı tercih ederlerdi. Omzumdan çantamı alıp sıranın kenarına astım ve yeni sırama oturdum. Hoca çoktan derse kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı. Bir kaç meraklı göz bu tarafa baksa da umursamayıp derse odaklanmaya çalıştım. Bir süre sonra başarılı da olmuştum.

Çalan teneffüs zilinin sesiyle; dersin hocası dışarı çıkmıştı. Hocanın ardından şimşek hızıyla çıkan başka biri daha vardı. Ela göz...

Kendisine yol vermemi dahi beklemeden uzun bacaklarıyla sıranın üstünden atlayıp gitmişti.

Dikkatimi telefonuma verdiğim sırada önümde ki sıraya birinin oturduğunu fark ettim. Kafamı hafif bir açıyla kaldırdım ve karşımdaki kıza baktım. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı. Sevimli sevimli gülümserken bana elini uzattı. "Merhaba. Ben Dilara, sınıfımıza hoş geldin." Dedi. Karşımda ki küt siyah saçlı kahverengi gözlü ve burnunda hafif çilleri olan bu kıza baktım.Bu nazik tavrına karşı kaba olmamak adına bende gülümsedim ve elini sıktım.

"Merhaba Dilara, Pamir ben de tanıştığıma memnun oldum. Ve hoş buldum." Kantinde kahve içmeyi teklif ettiğinde reddetmeyi düşünsem de bir kahveye ciddi anlamda çok ihtiyacım olduğu gerçeğini göz ardı edemedim, aynı zamanda da yeni arkadaşlıklar kurmak güzel olabilirdi. Bu nedenle teklifini kabul ettim ve ayaklandık. Bir yandan kantine iniyor bir yandan da sohbet ediyorduk. Bu sene üniversite sınavı vardı. Böylesi önemli bir senede okul değiştirmek beni etkileyecek olsa da bunu şu anlık göz ardı etmeye karar verdim. Hangi üniversiteyi ve hangi bölümü istediğimi sordu. Aslında henüz kafam hala karışık olsa da ilgimi çeken iki bölüm vardı. Psikoloji bölümü ve arkeoloji bölümü.

Çocukluğumdan beri insan psikolojileri hep ilgimi çekmiş, bunun yanı sıra geçmişten günümüze kadar gelen hayvan kalıntıları da ilgimi çeken bir diğer unsur olmuştu. Okuduğum mitoloji kitapları ve Yunan tanrılarına duyduğum ilgiden bahsetmiyorum bile. Bu ikisi arasında gidip gelsem de ailemin arkeoloji bölümüne pek sıcak bakacağını düşünmüyordum. Ünlü iş adamı ve dünyaca tanınan moda tasarımcısı bir anne ve babaya göre küçük kızları bu kadar basit bir mesleğe sahip olamazdı. Peki umurumda mıydı? Elbette hayır! Kafama koyduğumu yapardım. Çoğu zaman başıma buyruk hareket ederdim.

Düşündüklerimi Dilara'ya da söyledim. " Aslında çok bir seçenek düşünmedim ama ilgimi bu iki bölüm çekiyor kısaca kararsızım lakin ağır basan bölüm de arkeoloji." Dilara yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirip düşüncelerimin gayet güzel olduğunu, üniversite sınavında iyi bir iş çıkarabilecek kapasiteli biri olarak göründüğümü söyledi. "Başarılı birine benziyorsun hem belki ben de seninle aynı yerleri yazarım. Kafam son derece karışık ve ne yapacağımı bilmiyorum." Dedi.

Yüzü düşerken omzunu silkti ona destek olmak adına omzunu sevecen bir şekilde sıktım.

Dilara kahvelerimiz için sıraya girerken bende bize boş bir yer bulup oturdum. Üstümde dolaşan meraklı gözleri hissedebiliyordum. Sol tarafımda bir ağırlık hissettim; omzum karıncalanmıştı. Gözlerim benden izinsiz sol tarafıma dönünce bir çift "ela gözle" karşılaştım. Dik dik bakan, siyahın hakimi gibi duran varlığı görmezden gelmeye çalışıp gözlerimi başka yöne çevirdim. Bu sırada Dilara kahvemi önüme koymuştu.

" Gerçekten gerek yoktu, ben alırdım kendime" Dilara bu sözlerime minik bir tebessüm ve göz devirerek karşılık verdi. " Aman kızım altı üstü bir kahve ısmarladım sanki Mars'tan sana özel bir arsa ayırmışım gibi davranma." Söylediklerine kıkırdamadan edemedim. "Hem baksana Mars'ta tarla falan satarlar mı hıyar yetiştirip satarız gerçi o kadar zengin değilim burslu öğrenciyim ama fena olmazdı sanki Mars'ta hıyar satmak!." Dedi. Bu dediklerine seğiren dudaklarımın ardından koca bir kahkaha attım, tutamamıştım kendimi. Gülmeye devam ederken elimi ağzıma siper edip kahkahamı saklamaya çalıştım. Dilara'da bana eşlik ederken tesadüfen sola kayan gözlerimle kahkaham bir bıçak gibi kesildi.

Siyaha hükmeden varlık gözlerini dikmiş beni izliyordu. Hızla gözlerimi kaçırdım. Dilara'nın damarlarıma enjekte ettiği neşem aynı şekilde geri çekilmişti bir anda. Gözlerimi tıka basa dolu olan kantinde kısaca gezdirdikten sonra aklımda yanan ampülle gözlerimi karşımdaki kıza çevirdim. Kendisine gelecek hamleyi bekliyormuş gibi derin bir nefes alıp hadi sor dedi. Memnuniyetle gülümsedim.

" Baksana; şu solumuzda kalan çocuk..."

kısa bir duraksama yaşadıktan sonra devam ettim. "Kim?" Dilara çaktırmadan değil açık açık o tarafa bakarken aşağıdan ayağımla kendisini dürttüm. Anında kafası bana dönmüştü kaş göz yapıp bu kadar dikkatli bakmaması gerektiğini anlatmaya çalıştım ki başarılı da olmuştum. Gözlerini yumup beni onayladı ve masanın üstünden hafifçe bana doğru eğildi. Bende kendisine doğru eğildim ve söyleyeceklerini dinledim.

" Poyraz' dan bahsediyorsun değil mi? Ela gözlü siyah saçlı olandan" yanında 2 tane daha çocuk olduğundan dolayı bunu sorması gayet doğaldı. Başımı aşağı yukarı sallayıp onu onayladım. Kaşlarını kaldırıp bir süre bana baktıktan sonra anlatmaya başladı.

" Poyraz... Okulun sert çocuğu." Durdu. Boğazını temizledikten sonra devam etti.

" Babası bu okulun sahibi, yani kısaca kendisi de öyle olmuş oluyor. Pek kimseyle takılmaz şu yanındaki iki arkadaşından başka kimseyle de konuşmaz gerekmedikçe. Karanlık bir tiptir tüm okul kendisinden korkar." Bunu söylerken kendisinin de korktuğunu belli eden bir hareket yapmıştı. Daha sonra kendisini pek tanımadığını herkese kapalı olduğundan ötürü hakkında kimsenin çok bir şey bilmediğini ve gizemli biri olduğunu söylemişti. Tabii peşinde sürüyle dolaşan kızlardan; ayrıca yıllardır kendisine takık olan ve bir süredir sevgili oldukları konusunda dedikodusu çıkan Hande' den de bahsetmeyi unutmamıştı. Demek sevgilisi vardı.

Poyraz... güzel isimdi.

Oturduğu tarafa doğru baktığımda tekrar göz göze geldik. Elektrik çarpmış gibi irkilip hemen gözlerimi kaçırdım. Kurtarıcım olan çalan zile içimden teşekkür ederken ayaklandım. Dilara'da benimle birlikte ayaklanmıştı. Birden koluma girip beni kantinin çıkışına sürükleyince her ne kadar irkilsem de belli etmemeye çalıştım. Yavaş adımlarla merdivenleri çıkıp sınıfa girdik. Sırama geçip oturdum. Telefonumu çıkarım biraz gezinmeye karar verdiğim sırada görüş açıma bir çift, siyah asker botları girdi. Kafamı kaldırıp tepemde dikilen insana baktım.Gelen Poyraz'dı çim yeşili gözlerimi dikmiş onun ela gözlerini arşınlarken kafamı ne oldu dercesine salladım. Kaşlarını alayla kaldırıp o da aynı sessiz hareketle yerine geçeceğini belirtti.

Anın verdiği saçmalıkla gözlerimi kaçırdım. Sıradan kalkıp geçmesi için yol verdim. Kalkerken yaptığı gösteriyi geri otururken de yapsaydı. Arkasından gözlerimi devirdim. Bende yanına kurulup hocanın sınıfa girmesini bekledim. Yanımda ki karanlığa meydan okuyan adama baktım. Dersi dinleyeceğe benzemiyordu çoktan kafasını sıraya koymuş uyuma moduna geçiş yapmıştı. Önüme düşen uzun düz kızıl saçlarımı omzumun üstünden arkaya attım.

O an bir şeyi yanlış yaptığımı, kafasını hafif kaldırmış ela gözlerini üstüme dikmiş garip garip bana bakan çocuktan anlamıştım. Gözlerimi omzuna düşürdüğünde bende omzuna baktım. Gördüğüm şeyle gözlerim irileşirken saçlarımı elimle omzundan aldım. Derin bir nefes alıp boğuk bir sesle " pardon" dedim. Hiç bir şey demeden kafasını sıraya geri koydu. Ay resmen saçımı arkaya atarken Poyraz' ın üstüne atmıştım. Dudaklarım gülmek için seğirirken kendimi durdurdum. Zaten bu hareketim onu sinirlendirmiş gibi duruyordu bir de neye güldüğümü açıklamayla uğraşamayacaktım. Dudaklarım yine de tebessümümü saklayamadı. Eve gidince kesinlikle bu duruma kahkaha atmayı aklımın bir köşesine not ettim. Derse giren hocayla dikkatim tamamen hocaya kaydı ve derse odaklandım.

Koca bir günün ardından sonunda okul bitmişti. İlk güne göre oldukça sakin bir gün olmuş, zaman pek hızlı akmasa da sonuç olarak okul çıkış saatine gelebilmiştim. Kapıdan Dilara'yla birlikte çıktık. Onun evi bizim evin iki sokak aşağısında kalıyordu. Bu nedenle yollarımız ayrılana kadar birlikte yürümeye karar verdik. Şimdiden bir arkadaş edinebilmiş olmam çok güzel ve mutluluk vericiydi. Yeni yerlere adapte olmak konusunda bir takım sıkıntılarım vardı. Çekingen biri değildim ama yine de birileriyle doğrudan iletişime pek geçemiyordum.

Düşünceler eşliğinde sabah yürüdüğüm yolu Dilara ile birlikte teperken serinlemiş havaya bakıp sıkıntıyla iç çektim. Kollarımı bedenime sardım; bacaklarım çoktan üşümüştü bile. Aldığım nefesi gürültüyle verirken yanımdan rüzgar gibi geçen motorla attığım adım hava da kaldı. Tanrı aşkına! Bu da neydi? Gözlerimi devirip yoluma kaldığım yerden devam ettim. Yanımdan rüzgar hızıyla geçenin kim olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Sabah elinde gördüğüm kask nedeniyle onun olduğunu düşünüyordum. Zaten ancak onun gibi tipler, tabiri caizse bir taraflarımızın donmasına neden olacak kadar soğuk olan bu hava da motor kullanırdı.

" Ela gözler" aklıma gelince bedenimden bir elektrik akımı geçti. Havaya kalkan tüylerim ise cabasıydı. Üşüyen bedenim olabilirmiş gibi daha da soğuğa bürünüp titrememe neden oldu. Kafamı sallayarak beynimin içinde dönen düşünceleri sağa sola savurup katlettim. Dilara'nın sesini duyduğum da dikkatimi dağıttığı için kendisine minnet duydum.

" Canım benim bu sokaktan aşağı doğru gitmem gerekiyor sanırım sen soldan devam edeceksin." Beynim düşüncelere o kadar çok kapılmıştı ki yol ayrımına geldiğimizi fark etmemiştim bile. Yüzüme sahtelikten uzak, sahici bir gülümseme yerleştirdim. Arkadaşım da bana aynı şekilde karşılık verirken; " Kusura bakma canım dalmışım, ve evet ben burdan sola doğru gidiyorum" dedim. Kafasını sallayarak beni onayladı. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı. Yüzünden tereddüt okunurken söyleyeceği şeyi sabırla bekledim.

"Hım. Şey... Yanlış anlamazsan numaranı alabilir miyim? Belki yarın buluşur okula birlikte gideriz." Ben bir kaç saniye duraksayınca tereddütü arttı ve hemen kendini açıklamaya girişti. " Yani vermek istemezsen anlarım. Hem zaten vermek zorunda da değilsin. Yani tabii kendi tercihin seni zorlayamam. Her ney..." Taramalı tüfeğe bağlamış saydırırken kendisini elimi kaldırarak susturdum. Dudaklarımdan sessiz bir kıkırtı çıktı.

" Dilara sakin olur musun? Taramalı tüfeğe bağladın resmen! Hem tabiki numaramı veririm. Dediğin gibi birlikte gitmek güzel olabilir" dedim. Yüzünde ki tereddüt bariz bir şekilde silindi ve o da bana eşlik edip güldü. Daha sonra numaramı verip bende onunkini kaydettim. Yarın sabah haberleşmek üzere sözleşip birbirimize veda ettik. Dilara'nın adımları aşağı sokağa yönelirken benimkiler sola yöneldi. Dilime bir şarkı dolayıp usulca mırıldanmaya başladım.

Çevremdeki insanlar sesimin güzel olduğunu söylerlerdi. Kimi zaman anne ve babam da böyle olduğunu dile getirirdi hatta bazı zamanlar şarkı söylememi bile isterlerdi. Buz gibi havayı, ciğerlerimi kesmesini önemsemeden sert bir şekilde içime buyur ettim. Aldığım nefesi aynı sertlikle geri verdikten sonra duraksayan adımlarımı sokağım sonuna doğru yönlendirdim. Korkunç anılar zihnime bir bir düşerken bedenimden geçen ürpertiye engel olamadım. Gayriihtiyari, istemsizce gözlerimi boş sokakta gezdirdim. Son olarak da arkamı kontrol edip izlenmediğime emin oldum. Her ne kadar ruhen rahatlasam da bedenen kaskatı kesilmiştim. Gözlerimi kapatıp içimden 10' a kadar saydım. Nefesim boş sokakta gürültüyle patladı. Kollarımı kendime sardım ve adımlarımı bir tık daha hızlandırdım. Üşümüştüm.

Az sonra evime yakın kalan bir sokakta; iki kişinin konuşması yankılanıyordu. Adımlarım bıçak gibi kesildi. Şu an istediğim son şey sokak serserilerine yakalanmaktı. Düşündüklerim üzerine kendi kendime gözlerimi devirdim. İstanbul'un nezih semtlerinden birinde oturuyorduk burayı tam olarak bilmesem de çok tanımasam da böylesi bir yerde sokak serserilerinin olması saçma gelmişti. Kendi kendime gülerken aklıma gelen şeyle kahkahamı bastıramadım. Poyraz' ın üstüne resmen saçlarımı savurmuştum! Suratıma şaşkınlıkla bakarken gözüme fazla masum ve aşırı derecede şirin gelmişti. Dur,ne? Şirin mi? Karanlıkla yarışan adama şirin mi demiştim ben? Kıkırtıya dönen kahkaham daha da desibelli bir şekilde dudaklarımda hayat buldu. Hem gülüyor hem de yürüyordum. Biri beni bu şekilde göre kesinlikle deli olduğumu düşünürdü. Aslına bakılırsa galiba gerçekten delirmiştim.

Kafamı sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Sokak ortasında kendi kendime gülmek pek sağlıklı bir duruma benzemiyordu. Derin bir nefes alıp yoluma devam ettim. Bu sırada da az önce duyduğum konuşma sesleri kesilmişti. Şüpheyle gözlerimi kıstım. Kendime sakin olmam gerektiği konusunda içimden cesaret verip kısılan gözlerimi; daha önce seslerin geldiği şimdi ise çıt çıkmayan yere çevirdim. Gördüğüm şeyle kısılan gözlerim bu kez büyümüştü ve ağzım hafif aralanmıştı. Havaya kalkan kaşlarım aya kadar çıkmış olabilirdi. Yüzümde koca bir şaşkınlığın kol gezdiğini biliyordum.

Poyraz tam karşımda duruyordu. Yanında bir arkadaşı daha vardı.

İkisinin de gözleri benim üstümdeydi. Yan yana park ettikleri motorlarına yaslanmış bana bakıyorlardı. Poyraz' ın yaslandığı motor bir zamanlar benim de hayranı olduğum kawasaki ninja model bir motordu. Motora kayan bakışlarıma koca bir hayranlık yüklenirken, kül siyahı rengine aşkla baktım. Motora olan bakışlarıma bakılırsa demek ki hala bir hayranlığım varmış. Boğazını temizleyerek dikkatimi üstüne çeken Poyraz' a baktım. Siyah bir kot pantolon üstüne antrasit rengi kapüşonlu sweatshirt ve onunda üstüne deri ceket giymişti. Sweatinin kapüşonunu ceketin üstüne çıkarmıştı.

Üstünü hangi ara değiştirdiğini düşünürken bana doğru bir adım attı. Geri adım atmamak için kendimi zor tuttum. Kafamı kaldırım elalarına baktım. Güneşi kıskandıracak derece parıl parıldı. Bulunduğumuz yere vuran güneş ışığından ötürü harelerinde ki kahverengi ton bir tık daha açılmış,içerisinde bulunan yaprak yeşilleri daha da belirginleşmişti. Burdan bakılınca fazlasıyla güzel görünüyordu. Gözlerim yanında ki arkadaşına da çarptı. Sarışın kıvırcık saçlı sıradan kahverengi gözlere sahip biriydi. Ela göz kadar olmasa da yapılı bir vücuda sahipti. Üzerinde kot pantolon boğazlı kazak ve şişme mont vardı. Benim ürkek bakışlarımı görünce dudağı sinsi bir şekilde kıvrıldı. Bu hareketi gözüme mide bulandırıcı gözükmüştü.

Gözlerim tekrar Poyraz' a döndüğü sırada arkada ki sarışın ıslık çaldı. Gözlerim ışık hızıyla sarışına dönerken seslice yutkundum.

" Vay be! Bu kızıl afette kim böyle. Yavrum ürkmesene eğleneceğiz sadece biraz, ne dersin Poyraz şu kızılı eğlendirelim mi?" Dedi. Adımlarım benden izinsiz geriye gittiler. Ard arda seslice yutkundum. Midemden yukarıya doğru çıkan ekşimsi acı tat birazdan kusacağımın göstergesiydi. Sarışın bana doğru atılacağı sırada Poyraz ona dönüp o kadar sert bir bakış atmıştı ki çocuk olduğu yere çakıldı. Ellerini teslim olur gibi kaldırıp motoruna geri yaslandı ve cebinden sigara çıkarıp ucunu tutuşturdu. Ürküttüğümü anlamış olmalıydı. Gözlerinde beliren tehlikeli simgeler bunu gösteriyordu. Bana doğru yürümeye başladığında geri adım atamayacak kadar katılaşmıştım. Titrek nefesim boğazıma düğümlendi ve beraberinde midemin çalkalanmasına neden oldu. Elimi ağzıma örterek bu hissin geçmesini bekledim. Gözlerimi kapatıp kendime biraz zaman tanıdım.

Kapalı gözlerimin ardından bedenimde meydana gelen karıncalanma hissiyle Poyraz' ın yakınımda olduğunu anladım. Mistik erkeksi kokusu da bunu onaylıyordu. Ben hala aynı pozisyonda beklerken omzuma konan elle hızla bir adım geriye kaçtım. Aynı hızla gözlerim de açılmıştı. Ela gözün garip bakışları üstümdeyken boğazımı temizledim. Midem yatışmış olsa da titrek nefeslerim devam ediyordu. Suratımdan tedirginliği silmeye çalıştım. Ne kadar başarılı olduğum koca bir muammaydı. Çünkü Poyraz hala aynı garip bakışlarını üstüme dikmişti. Güzel gözlerine baktım. Dudaklarını yalayıp araladı. Bir şey söyleyeceğini anlayıp dikkat kesildim.

"Senin burada ne işin var kızıl" dedi. Dilim nereye kaybolmuştu benim? Sesimi hangi kuyuya atıp yok etmiştim de asla çıkmıyordu. Kendime bir iki saniye tanıdıktan sonra benim de dudaklarım onunkiler gibi aralandı.

" Be... Ben evime gidiyordum" elimle hemen hemen 500 metre ilerideki müstakil evi gösterirken kekeleyerek konuştuğum için kendime lanet ediyordum. Korktuğumu bu kadar belli etmemeliydim. Gözleri gösterdiğim yeri arşınlarken bende onu inceliyordum. Tekrar göz göze geldiğimizde istemsizce yutkundum.

" Kendi kendine gülmenin de bir açıklaması vardır o halde?" Tek kaşı sorgularcasına havaya kalktığın da kulaklarımdan başlayan sıcaklık yanaklarıma yayılmaya başladı. Kızarmaya başladığımı anlamak zor değildi. Yanaklarıma ateş topu düşmüştü resmen! Beni bu duruma düşüren ,siyaha kafa tutan adam beni bu durumdan yine kendisi çıkarmıştı.

" Her neyse. Buralar çok tekin yerler değildir. Nezih bir semt olarak durduğuna aldanma her türlü pisliği barındırır" dedi. Az önce ki düşüncelerimi okumuş gibi anında çürütmüştü. Bunu bana niye söylediğini anlamasam da kafamı anladığımı belli etmek için aşağı yukarı salladım. " Anladım. Teşekkür ederim bilgi için. Okulda görüşürüz". Dedim.

O da beni onaylayıp arkasını döndü. Her zamanki gibi sessizliğini koruyordu. Sarışının üstümde dolaşan bakışlarını görmezden geldim. Arkamı döndüğüm sırada Poyraz' da motoruna biniyordu. Bir daha onlara bakmadan yürümeye başladım. Yorgundum ve artık evime gidip dinlenmek istiyordum. Üşüyen bedenimi saymıyordum bile. Sıcacık duşumu alıp şömine başında kitap okumak istiyordum.

Adımlarım tabiri caizse bir çivi misali yere çakıldı. Gördüğüm şeyin gerçeklik payını ölçmeye çalıştım. Etrafımda olan her şey durmuştu sanki. Algılarım dakikasında kapanmıştı. Aldığım nefesler iğne misali boğazıma batıyordu. Gözlerim dolarken böyle bir şeyin olamayacağı tamamen benim hayal gördüğümle alakalı olduğuna ikna etmeye çalışıyordum kendimi. Kulağıma çalınan boğuk ses Poyraz'ın bana seslendiğinin göstergesi olmalıydı. Değil ağzımı açıp tek kelime etmek yerimden milim kıpırdayamıyordum. Bedenim; bir cesette yer edinen ölüm katılığı kadar katıydı. Yoksa ölmüş müydüm? Tüm bunlar ruhumun hiçliğe karışmasından kalan yansımalar mıydı? Koluma dolanan kolla bedenim sarsıldı. Hayır ölmemiştim. Yaşlar gözlerimden birer birer düşerken sessizlik beni içine davet ediyordu. Titreyen ellerimi yumruk yapmak istedim olmadı. Kasılan midemde ki her şeyi boşaltmak istedim, kusamadım. Haykırmak istedim korktuğumu anlatmak, sesim çıkmadı. Nefes almak istedim, soluğum boğazıma tıkandı. Adım atmak, buradan olabildiğince uzağa kaçmak istedim çiviler ayağıma battı. Ölmek... tam şu an ölmek bu dünyayı terk etmek istedim, ruhum ısrarla bedenime yapıştı.

Kaçamayacaktım. Olmayacaktı biliyordum. Nereye kaçarsam kaçayım geçmiş beni buluyordu. Yakama yapışmış bir bela gibiydi her yerde karşıma çıkıyordu. İşlenmemiş günahlarımın bedeli gibiydi alacağını almadan gitmiyordu. Bir gün ruhum arşa çıksa bu dünyayı pisliğiyle terk edip gitse, bedenim küçücük bir kabre sıkışsa, cehennemin ya da cennetin kapıları benim için açılsa yine de gitmeyecekti. Poyraz'ın sesi boğukça duyuluyordu. Hala bana sesleniyor olmalıydı. Ama duyamıyordum, hayır duyuyordum ama cevap veremiyordum. Dönen başım, bulanan midem, geçmişin tozuna bulanmış zangır zangır titreyen bedenimin yanına bir de aylardır yakamı bırakmayan uykularıma bıçak vuran panik atağım eklenince kaçınılmaz son gerçekleşti. Bedenimi taşımakta zorlanan ayaklarım daha fazla sağlam kalamadı ve dizlerimin bağı çözüldü. Yere kapaklanan cesetleşmiş bedenim bu ağır yükü kaldıramadı. Karanlığa yuvarlanmak için can atan bilincim istediğine sonunda kavuştu. Kesik nefeslerimin eşliğinde çimen yeşillerimin gördüğü gökyüzüne baktım bu kadardı mavilik beni çağırıyordu. Ciğerlerime son kez derin bir nefes çekmeye çalıştım. Nafileydi...

Göz kapaklarımın üstüne bırakılan ağırlık kirpiklerimi birbirine yapıştırdı. Hissettiğim son şey bedenime sarılan güçlü kollar ve odunsu mistik kokuydu. Gördüğüm son şey ise gençlik yıllarımın celladı, hayatımı benden çalan kahverengi gözlerdi. Bilincim tamamen kapanıp karanlığa yuvarlandığım da son gördüğüm şeyin o olmaması için Allah'a yalvardım. Taha beni yine bulmuş olamazdı.

Olamazdı değil mi?...

Bölüm sonu

8 yorum