Buz gibi ayazın ortasında kalmış gibiydim. Sanki bedenim soğuğa karşı direnç göstermek istiyor, ama istediği şeyi bir türlü başaramıyor gibiydi. Aksi taktirde içime işleyen soğuğun başka bir açıklaması olamazdı.
Üzerime kat kat giysiler, envai çeşit kürkler giysem de geçecekmiş gibi değildi. Çünkü bu soğuk, içime ilmek ilmek işlenmişti.
Harlı bir ateşi, boğazımdan aşağı yuvarlasalar belki o zaman ısınabilirdim. Aksi halde buz tutmuş içim, ebediyen böyle kalacaktı.
Güneşli bir gün de doğayla iç içe, belki bir gökkuşağının altında dursam erir miydi bu buz kütlesi? Döner miydim eski ısıma, eski sıcaklığıma?
Yaşadığım kötü şeyler içime kar yağdırırken, iyi şeyler yaşasam güneş açar mıydı şu aciz bedenimde?
Solmuş yapraklarım dökülerek sonbaharı anımsatırken, içimde çiçekler açıp bana ilkbaharı getirir miydi?
İçimin; kasvetli bomboş, ıssız sokakları, cıvıl cıvıl, top oynayan çocuklarla dolar mıydı?
Kurak, susuz, kavurucu çöllerime, yağmurlar yağar mıydı?
Kurumuş, kuraklaşmış otlarım, birer çimene dönüşüp yeşilliğiyle mutlu eder miydi beni?
Suyunu çekmiş denizlerim, birer okyanus olur muydu bana?
Karaya bulanmış gökyüzüm, eski maviliğini kazanır mıydı?
Sokaklarımın, terk edilmiş evleri, mutlu aile tablolarıyla bezenir miydi?
İyi bir dünyaya muhtaç hayvanlar, sıcaklıklarıyla kalbimin üzerinde dolanırlar mıydı?
Tamamen kışı yaşayan bedenim, diğer mevsimleri de yaşar mıydı?
Kardan adam yapan bedenim, pikniğe de gider miydi? Yüzer miydi denizlerde?
Bilmiyordum.
Karanlık günlerin, bir aydınlığı da beraberinde getirdiğini söylerler. Her gün batımının birde doğumu vardı. Her yokuşun bir inişi, her zorluğun bir kolaylığı, her acının bir mutluluğu, her hüznün bir sevinci ve her heyecanın yerine gelecek bir sakinliği vardı.
Dediklerine göre mantıklı düşünmek ve sükut içinde sabırla beklemek gerekiyordu sadece.
Peki; bu sakinlik ve sabır bana uğrayacak mıydı? Kötü günlerimi geride bırakıp yeniden güzel bir şeyler sunacak mıydı? Cevabı meçhul bir soruydu. Benimse aklımda olan tek şey bilmiyor oluşumdu.
Bildiğim tek şey ise, hiç bir şey bilmediğimdi.
Hayatı akışına bırakarak yaşamak daha cazip geliyordu artık. İyisiyle, kötüsüyle ilerlesindi, sorun yoktu. Kalbim buz mu tutmuştu? Varsın tutsundu. Elbet bir gün erirdi o buz. Elbet o buzu eritecek birisi çıkardı karşıma.
Artık düşünmek istemiyordum.
Hayatı olağan durağanlığı ile yaşamak istiyordum. Bir çok kişi gibi geçmişi, şimdiyi ve geleceği düşünmeden. Tek derdimin; kırılan tırnağım, biten ojem, sürerken taşırdığım rujum, ya da sözde aşık olduğum çocuk beni terk etti diye girdiğim depresyon olsun istiyordum.
Çok mu büyüktü isteklerim?
Sanmıyordum.
Donmak üzere olan bedenime kollarımı biraz daha sıkı sardım ve aheste aheste yürümeye devam ettim. Bir taksi geçer umuduyla etrafı sürekli kolaçan ediyordum lakin ortada gözüken tek bir taksi bile yoktu.
Mekandan o kadar havalı bir çıkış yaptıktan sonra bu kadar rezil ve aciz duruma düşmem normal miydi? Daha kaç kere rezil olacaktım? Neydi bu? Hayatın bana koy götüne gitsin demesi mi?
Kürkümü lazım olmaz diye Ayaz'ın arabasında bırakarak yaptığım aptallığa ne demeliydi peki? İstanbul'da kar yağarken straplez bir elbise ile, deliler hastanesinden kaçmışçasına dolanmam mükemmel bir durumdu.
Kollarımı- daha ne kadar sıkı bir şekilde bedenime sarabilirsem artık- bir kez daha sıkıca bedenime doladım. Soğuktan titreyen çenem nedeniyle dişlerim birbirine çarpıp usul usul tıkırdıyordu. Dudaklarımın morardığına şüphem yoktu.
Zira ellerimin renginin de attığı, su götürmez bir gerçekti. Küçük küçük atıştıran kar tanelerinin saçlarımı mesken tutmasından bahsetmiyordum bile. Saçlarım nemlenmişti ve normal havada bile üşüme potansiyeline sahip biri olarak tabiri caizse şu an resmen donuyordum.
Her an düşüp bayılacak gibiydim.
Elbisenin kapatmadığı kısımları hissedemez olmuştum. Topuklu ayakkabının açıkta bıraktığı ayağım, bastığım kara temas ediyor ve daha çok üşümeme neden oluyordu. Ölüyor muydum yoksa?
Çıkan esintiyle birlikte bedenimden küçük bir ürperti gelip geçti. Bütün tüylerim havalanmıştı. Ellerimi, kollarıma sürterek ısınmaya çalıştım. Tabii bu nafile bir çabaydı.
Gecenin ilerleyen saatlerinden dolayı etraf iyice sessizleşmiş, sokaklar daha da ıssızlaşmıştı. İçime istemsizce bir korku salındı. Gecenin bir yarısı ıssız bir sokakta karşıma her an bir ayyaş çıkabilirdi. Değil kendimi korumak, soğuktan kaskatı kesilmiş bedenimi çözebileceğimden bile şüpheliydim.
Normal şartlarda olsa dayak yiyeceğimi de bilsem önüme çıkan bir kaç kişiyi devirmeyi denerdim. Ama şu an tıngırdayan bir çene, morarmış bir dudak ve kaskatı kesilmiş bir beden halindeydim. Bu bedenle dövüşmek şu an istediğim en son şeydi.
Derin bir oflamanın ardından başımı gökyüzüne kaldırdım. Gökyüzü her ne kadar yıldızsız bir karanlığa gömülmüş ise, bembeyaz karları yeryüzüne düşürmekten geri kalmıyordu. Sanki bugün görünmeyen yıldızlar, birer kar tanesine dönüşüp yeryüzüne düşüyordu. Ne tezatlıktı ama. Kapkara gökyüzü bize bembeyaz karlar sunuyordu.
Yüzümde oluşan tatlı tebessümle kafamı aşağı eğdim. Üşümesem, sabaha kadar donmayacağımı bilsem eminim ki bu manzaraya gün ayana kadar üşenmeden oturur izlerdim. Lakin şu an eve gitmek için bir taksi bulmalıydım.
Zira Poyraz beni ıssız bir sokağın ortasında bırakıp gidecek kadar centilmen bir erkekti. En azından bir taksi çağırabilir, hiç yoksa bir durağa kadar bana eşlik edebilirdi. Üstümde hiç bir şey olmadığını ve bu havada donabileceğimi düşünememiş olsa gerekti.
Bedenime yayılan ufak çaplı sinirle adımlarımı daha sert atmaya başladım. Allah aşkına! Şu lanet sokaktan bir tane bile taksi geçemez miydi? Taksi dolu olsa bile sokak en azından işlek gibi durur ve içime yayılan endişe bir nebze olsun azalırdı.
Derken arkadan gelen arabaya sesiyle birlikte küçük çaplı bir heyecan yaşadım. Beklediğim taksinin gelmiş olmasını dileyerek heyecanla arkamı döndüm. Fakat gördüğüm şey ile hevesim kursağımda kaldı. Heyecanla irice açılan gözlerim eski haline döndü.
Şansıma bir ara tükürmeliydim. Zira hayatta kaldığıma şükretmeliydim. Gördüğüm bir araçtı evet, ama kesinlikle bir taksi değildi. Son model, mat siyah, gıcır gıcır BMW marka bir arabaydı.
Düşen omuzlarımla birlikte gözlerimde sulandı. Saçma sapan bir anın ortasındaydım. Ama bunun için elbette ağlamayacaktım. Gerekirse eve yürürdüm sorun yoktu. Mızmız bir çocuk gibi davranmak yerine, kendi başının çaresine bakabilecek biri gibi davranmalıydım. Bu nedenle umutsuzluğa kapılmadan tekrar adımlamaya başladım.
Biraz sonra; gördüğüm cillop gibi araba tam yanımda durdu. Soğuk hava, sokakta yalnız başına yürüyen bir kız, evet kesinlikle şu an bir sapığımız eksikti. O da tamamlanmıştı evelallah. Ne mutlu bana, mükemmel bir parti olmuştu.
Umursamadan yürümeye devam ettim.
Arabada aynı şekilde hareket etti ve tekrar yanımda durdu. Sinirlenmeye başlıyordum. Ne diye beni takip ediyordu bu manyak? Sokakta tek başına; straplez bir elbise ile, dondurucu havaya aldırmadan yürüyen bir kızı hiç mi görmemişti? Tamam biraz garipti. Olasılıkların dışındaydı belki ama olsundu.
Tekrar adımlamaya başladım. Aynı işlemi arabada uyguladı. Kendi kendime söylenerek yürümeye devam ediyor aynı zamanda da esinti nedeniyle kendimi korumaya çalışıyordum.
Bu esnada araba tekrar yanımda durdu ve bu kez filmle kaplı içeriyi görmenin imkansız olduğu camını indirdi. Kaşlarımı çatarak sinirli bir surat ifadesine büründüm ve sapığa haddini bildirmek için sertçe o tarafa döndüm.
Ama gördüğüm yüze değil haddini bildirmek, bir iki kelime etmek için bile ağzımı aralayamadım. Tabiri caizse yerime mıhlanmıştım.
Poyraz tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu. Bu çocuk az önce beni sokağın ortasında bırakıp gitmemiş miydi? Hangi ara geri dönmüştü.
" Orada öyle dikilecek misin yoksa artık arabaya binecek misin kızıl ?" demesiyle aklımda yer eden düşüncelerden birer birer ayrıldım. Kaşlarım havalandı ve ne olduğunu sorgular bir ifade belirdi yüzümde.
"Anlamadım?"
Bana bezgin bir ifade yolladı ve konuşmaya devam etti.
" Arabaya binecek misin artık diyorum? Neyi anlamadın?" dediğinde havalanan kaşlarım bu kez gözlerimin üstüne indi ve itinayla çatıldılar. Bir kaç saniye boş boş bakıştık.
" Neden senin arabana bineyim ki?" dedim. Bu sefer kaşlarını alayla kaldıran o oldu. Yüzünde bilmiş bir ifade yer etmişti. " Çünkü şeninde gördüğün gibi başka çaren yok" dedi.
Tek kaşımı kaldırıp 'emin misin' der gibi baktım. Yüzündeki bilmiş ifade yerini ukala bir gülüşe bıraktı. Sanırım bu eminim demekti. Sinirle derin bir nefes aldım. Kırmızı görmüş boğa kadar olmuştum. Yeşil gözlerimi kısıp Poyraz'ı gelişigüzel inceledim. Yakışıklılığına methiyeler düzülecek kadar ilahi duruyordu. Ama benim aklımdan geçen tek şey ise suratına sağlam bir yumruk atıp bu yakışıklılığa bir süreliğine gölge düşürmekti. Ardından hemen tövbe ettim. Allah'ın özene bezene yarattığı varlığa el mi kalkardı? Zira taş olurdum alimallah.
Sabırsız bir şekilde sertçe kornaya bastı. Korkuyla yerimden sıçradım ve bu eylemi küçük bir çığlık takip etti. Hızlı hızlı nefes alıp vermeye başladım. Hem korku hem sinir bir arada olunca etkisi böyle oluyordu.
" Teşekkür ederim, ama gerek yok kendim giderim" dedim. Yüzündeki alaylı ifade bir anlığına silindi ve yerini ciddiyete bıraktı.
" Bak küçük kız seni bırakmak için yanıp tutuşmuyorum." Dediğin de tam ağzımı açıp bana küçük kız dememesi gerektiğini söyleyecektim ki, konuşmama müsade etmeden devam etti. " Buradan bu saatte taksi geçmez. Ayrıca birazdan burası sarhoş adamlarla dolar. Yani benden başka çaren yok. Tabii tüm bunları göze alıp kendin gitmek istiyorsan.."
Dediğin de gözlerime yerleşen endişeyle sağı solu kolaçan ettim. Gerçekten de tek bir araç bile geçmiyordu. Zira far ışığı bile gözükmüyordu. Bunun yanı sıra gözlerim çaprazdaki sokağa kaydı. Çıkmaz sokakta bulunan bir kaç bar yavaş yavaş doluyordu. Bu da demek oluyordu ki bu cadde tekin olmayan insanlarla doluydu. Birazdan içenler ne yaptığını bilmeden caddeye fırlayabilirdi.
Derin bir nefes aldım. Sanırım gerçekten onunla gitmem gerekecekti. Gurur yapmam kendi aleyhime olabilirdi. Çünkü bu yorgunlukla hiç kimseyle uğraşmak istemiyordum. Gelmeyeceğimi söylesem eminim ki ısrar etmezdi onaylardı hatta çok bile beklemişti. Ama ben şu an bunu istiyor muydum emin değildim.
O nedenle tekrar Poyraz'a baktım. Güzel yüzü cevabımı bekler gibi bir şekle bürünmüştü. Gözlerimi kapatıp açarak onayladım onu. Kafasını sallayıp yanına geçmem için bekledi. Küçük adımlarla arabanın önünden geçtim ve ön yolcu koltuğunun kapısını açtım. Bu arada Poyraz'da camını kapatmakla meşguldü.
Oturduğum koltuğun rahatlığı karşısında şaşırsam da ses etmedim. Kemerimi taktım ve kollarımı yine kendime doladım. Gözlerinin bana dokunduğunu hissettiğim Poyraz'a aynı şekilde baktım.
Yanılmamıştım.
Bana bakıyordu. Daha sonra kafasını tekrar yola çevirdi ve bende kendi camıma döndüm. Bu esnada birden arabanın kliması sıcak hava üflemeye başladı. Şaşkınlıkla tekrar Poyraz'a döndüm. Üşüdüğümü fark edip klimayı açmıştı. Ben ona şaşkınlıkla bakarken o da bana baktı. Gülümsemek istedim ama ne kadar başarılı oldum orası muammaydı.
Klimanın sıcaklığı ile ılıklaşan arabayla, bedenim gevşemişti. Az önce hissettiğim katılık kendini bariz bir şekilde yumuşamaya bıraktı. Mayıştığımı hissediyordum. Uyumamak için direnmem gerekiyordu. Bu nedenle kendimi oyalamak adına dudaklarımı araladım.
"Motoruna ne oldu? Seni hiç araba tercih ederken görmedim" dedim ve yüzümü kendisine çevirdim. Suratında oluşan ukala tavırla kaşlarımı beklemeden çattım. Ne diye pişkin pişkin sırıtıyordu şimdi?
" Sen beni mi takip ediyorsun kızıl?"
Duyduğum şeyle tükürüğüm neredeyse boğazıma kaçacaktı. Bu da nereden çıkmıştı? Alt tarafı motorunu sormuştum ne vardı ki? Bir kaç kez öksürdükten sonra boğazımı temizleyip konuşacak hale geldim. Ve dudaklarımı araladım.
" Daha neler! Ne takip edeceğim be seni" dedim. Yüzündeki sırıtış daha da büyüdü. Ben ona dik dik bakarken o da sırıtıyordu. Omuzlarını indirip kaldırdı bilmem dermiş gibi. Kendimi açıklamak adına tekrar konuştum.
" Seni takip etmiyorum tamam mı? Sadece karşılaştığımız zamanlarda hep motorlaydın arabayı pek görmedim" dedim.
Sırıtışı normal bir tebessüme dönüştü ve kafasını salladı. Daha sonra konuştu.
" Ee tabii takip ettiğini inkar etmekte bir tercih" dediğinde sinirlerim daha da gerildi ve ben renk değiştirmeye başladım. Beyaz tenimde kırmızılıkların oluştuğundan şüphem yoktu.
"Poyraz!" diye gür bir sesle adını zikrettim. Küçük bir kahkaha attı ve bembeyaz dişleri gözler önüne serildi. Ne de güzel gülüyordu öyle. Sanki ağzının içinde birer inci tanesi taşıyordu. Söyleyeceklerimi unutarak yüzüne bakmaya başladım.
Yüzünün her bir kısmını itinayla inceledim. Düz, simsiyah ve dağınık saçlarına baktım önce. Yumuşacık duruyorlardı. Çok kalın sayılmayacak orta halli kaşlarına baktım daha sonra. Ne çok sıktı ne de seyrek. Harika bir uyumu vardı. Daha sonra uzun, bir kadını bile kıskandıracak derecede kıvrık gür kirpiklerine baktım. Gece gibi siyahtı onlarda.
Daha sonra yola odaklı bir çift elaya baktım. Siyahın hakimiyeti altına giren elalar şimdi daha da açılmış ve bir bal kavanozunu andırmıştı. Yeşil gözlerim olmasına rağmen bu görüntüyü kıskanmadan edemedim. Daha sonra gözlerim kusursuz burnuna indi. Ucu hafif kalkık ve orta büyüklükte bir burnu vardı. Ne çok büyüktü ne de bir kadının burnu kadar küçük.
Gördüklerimle birlikte yüzüm, açmayı bekleyen bir tebessüm için hareketleniyordu.
Dudaklarına baktım. Oraya bakmak her ne kadar elektrik yemişim gibi bir etki yaratsada gözlerimi çekmedim. Biçimli dudakları vardı. Hemen hemen aynı orantıda ve dolgunlardı. Kalemle çizilmiş kadar güzeldi. Daha sonra yanaklarına kaydı gözlerim. İçinde; gülünce tamamen belli olan iki tane çukur barındığı yanaklarına. Bu görüntü ,kalbime bir şeyler vuruluyormuş hissiyatı yaratmıştı.
Yakışıklıydı inkar edemezdim.
Geniş omuzlarını, direksiyonu her çevirdiğinde şişen pazılarını ve oldukça kalıplı durmasını saymıyordum bile.
Derken, hiç beklemediğim bir anda konuştu. " Aslında motorumdan vazgeçmezdim ama bugün kar yağışının daha yoğun olduğu haberi verildi. Donmak istemezdim" dedi.
Kaşlarımı kaldırdım ve anladığımı belli etmek adına kafamı hafifçe salladım. Haklıydı kar yağışı sertleşmişti yola çıktığımızdan beri. Tekrar camdan dışarı bakmaya başladım. Kafamı koltuğa yaslayıp daha rahat bir pozisyon yakaladım. Gözlerim uykuyla uyanıklık arasında gidip geliyordu.
Gözlerimi kapattım ve kendimi uykuya bırakmak için hazırlandım. Nasılsa Poyraz yolu biliyordu tarif etmeme gerek yoktu. Tam bu esnada arabanın yaptığı ani fren ve Poyraz'ın keskin küfrü ile birlikte gözlerimi araladım ve dudaklarımdan kaçan çığlığa engel olamadım. Poyraz'ın gözleri anında bana dönmüştü.
"İyi misin?"
Aldığım sert ve derin nefesleri saymazsak gayet iyiydim. Kafamı sallayarak onayladım. Bu esnada Poyraz'da kapısını açıp dışarı çıktı. Ne olduğuna bakmak için bende aynı hareketi uyguladım. Poyraz'ın yere eğildiğini görünce kaşlarım istemsizce çatıldı ve tamamen yanına adımladım.
Poyraz'ın eline aldığı şey; yolun ortasında oturmuş ve tir tir titreyen bembeyaz bir köpek yavrusuydu. Ağlıyor gibi sesler çıkarıyor ve üşüyordu. Tüylerinin bazı yerlerinde çamurumsu lekeler vardı. Bu görüntü beni üzsede gülümsemeden edemedim. Yanlarına vardığımda hiç tereddüt etmeden elimi kaldırdım ve minik yavruyu okşamaya başladım.
" Çok üşümüş. Kim bırakmış ki buraya acaba?" Diye fikir yürüttüğüm de Poyraz etrafı inceliyordu. Daha sonra köpeği elime tutuşturdu ve arabaya geçmemi söyledi.
" Sen arabaya geç. Ben başka yavru var mı bakıp geleceğim" dedi. 'Tamam' dedim ve hiç beklemeden sıcak arabaya geçtim. Arabaya binene kadar üşüdüğümü fark etmemiştim. Ben iki dakika da üşüdüysem kim bilir bu yavru kaç saattir dışardaydı. Tüylerini usul usul okşayıp gevşemesi için klimayı sonuna kadar açtım. Bu esnada Poyraz'da hızlı adımlarla arabaya ilerliyordu. Görünürlerde de başka yavru yoktu.
" Başka herhangi bir yavru yok. Sanırım terk edilmiş" dedi arabaya geçerken. Koltuğuna kurulduktan sonra bize doğru döndü ve yavruyu inceledi bir süre. Sanırım herhangi bir yarası ya da sakatlığı var mı diye bakıyordu. Kendimi tutamadan ' ne yapacağız?' diye sordum.
" Bilmiyorum kızıl" dedi ve motoru yeniden çalıştırdı. Önüme dönüp bir kez daha yavruya baktım. Hala tir tir titriyordu. Karnıda aç olmalıydı. Bu esnada aklıma gelen fikirle beklemeden hareketlendim. Bacak bacak üstüne atıp kabarık elbisemin bir kısmını kendi bacaklarıma örttüm. Yırtmaçtan kalan kısımlada hiç düşünmeden yavruyu sardım. Yavru kucağıma iyice yayıldı.
Tatlı bir tebessümle minik yavruyu incelerken üstümde bir çift ela gözün ağırlığını hissettim. Beklemeden; kafamı kaldırıp bende ona baktım. İlk başta bacaklarımda olan gözleri, daha sonra gözlerime çıktı. Yutkunduğunu ileri geri hareket eden adem elmasından anladım. Daha sonra yoğunlaşan elalarını tekrar bacaklarıma indirdi.
" Hey! O gözlerini bacaklarımdan çek!"
Bana; dünyanın sonu geldi demişim gibi baktı. Ardından dudaklarını yaladı ve konuşmaya başladı.
" Köpeği ısıtmak için güzel bir yol bulmuşsun. Sevdim." dedi. Bense gözlerim yuvalarından çıkacakmış gibi belerttim gözlerimi. Utanç ve sinir bir araya gelince bedenim istemsiz bir ısıyla bezendi. Yanaklarımın kızardığını hissediyordum.
"Poyraz!" diye bağırdım. Tek kaşını kaldırıp ne var dercesine baktı. Bezgin bir nefes alıp 'önüne bak' dedim. Fakat bu onda sinek ısırığı etkisi bile yaratmadı. Ara ara yola dönüyor ardından tekrar bakacaklarıma bakıyordu. Kaşlarımı çatıp omzuna, çok sert olmayacak şekilde bir yumruk attım. Bu tepkime her ne kadar gülse de kendini savunmaktan geri kalmadı.
" Bacaklarını açıp bana sergileyen sen, ama yumruk yiyen benim" dedi ve sırıtmaya başladı. Kırmızıya boyandığına emin olduğum yanaklarım şimdi de mora doğru yol alıyordu.
Kendime engel olamadan " ya Poyraz!" diye bağırdım. Bu hareketime ve kızaran yanaklarıma karşın küçük bir kahkaha attı. Ben can sıkıntısıyla önüme dönerken o da ' tamam tamam' diyip sustu. Daha sonra yine konuştu.
" Sana tavsiyem bacaklarını kapat. Kaza yapmamız çok olası"
Duyduğum şeyi ilk bir kaç saniye anlayamadım. Daha sonra yaptığı imayı anladım ve bedenimi büyük bir utanç sardı. Renkten renge girmem hoşuna mı gidiyordu? Umursamamaya çalıştım.
" Gevezeliği bırak. Bu yavruyu ne yapacağız onu söyle" dedim. Ve gelecek cevabı beklemeye başladım. Derin bir nefes alıp verdi ardından acı çekiyormuş gibi konuştu. " Geveze mi?" dedi ve bana baktı. Bezgince bir nefes alıp verdim. Cümlelerimden bir şeyleri cımbızla çekip alıyordu.
" Takıldığın şey bu mu? Sana bir soru sordum" dedim ve dik dik suratına baktım. Omuzlarını kaldırıp indirdi.
" Bacakların dikkatimi dağıtıyor" dedi ve aynı bakışlarla izledi beni. Ağzımın o şeklini aldığına emin bir şekilde sinirle soludum.
Sinirlenmiştim.
" Sana soru soranda kabahat!" dedim ve bir kez daha yüzüne bakmadan kendi tarafıma döndüm. Gıcıktı. Kelimenin tam anlamıyla gıcık! Beni sinirlendirmek için elinden geleni yapıyordu. En iyisinin uyumak olacağını düşünerek kafamı tekrar koltuğa yasladım. Kapanan gözlerime istediğini verdim ve karanlığa yuvarlandım.
*
"Kızıl"
Duyduğumu anlamlandıramayarak uyumaya kaldığım yerden devam ettim. Biraz sonra bedenimde bir sarsıntı hissettim.
" Kızıl uyan!"
İstemsizce yerimde sıçradım ve bana seslenen kişiye baktım. Poyraz üzerime eğilmiş omzumu sarsıyordu. Oturduğum yerde dikleştim ve kısaca etrafı süzdüm. Evime gelmiştik. İçeri de hiç bir ışık huzmesi görünmüyordu bu da demek oluyordu ki evde yine yalnızdım. Daha sonra üzerimi kontrol ettim.
Poyrazın deri ceketi bedenime örtülmüştü. Üşümüş müydüm? Daha sonra kucağımda ki yavruyu gördüm yeniden. Onu tamamen unutmuştum. Şimdi ne yapacaktık. Yavrudan kaldırdığım bakışlarımı Poyraz'a değdirdim. O da yavruya bakıyordu.
" Ne yapacağız Poyraz?" dedim ve cevabını beklemeye başladım. İlk bir kaç saniye sessiz kaldı. Ardından konuşmaya başladı. " Gördüğüm kadarıyla dişi ben alırdım ama Luna'nın rahat bırakacağını sanmıyorum" dedi.
Bahsettiği benim köpeğimle aynı cins olan köpeği olmalıydı. Yine de emin olmak adına köpeği kaldırdım ve kontrol ettim. Haklıydı. Gerçekten de dişiydi. Ben ne yapacağımızı düşünürken o yeniden konuştu.
" Hatırladığım kadarıyla senin köpeğin erkekti. Dişiye bir zarar vermez. Ben bir yer ayarlayana kadar sende kalsa olur mu?"
Küçük bir duraksamanın ardından yüzüme sıcak bir tebessüm yayıldı. Neden benim aklıma gelmemişti ki bu. Ona seve seve bakardım. Casper'a arkadaş olurdu ayrıca. Hızlıca başımı sallayıp onayladım.
" Bence bir yer ayarlama. Seve seve bakarım ben bu miniğe. Genelde evde yalnızım bana uğraş olur hem" dedim ve yavruyu kucakladım. Poyraz tereddütle baksa da onu gözlerimi onayladım ve sorun olmadığını söyledim. Başıyla beni onayladı. Gülümseyerek karşılık verdim.
Arabadan inmek için hareketlendiğim sırada aklıma gelen şeyle duraksadım. Saat geçti ama yarın okulun olmadığını düşünürsek sormaktan zarar gelmezdi. Buna nazaran dudaklarımı araladım.
" Şey... gelmek ister misin?"
Dediğim sıra parmağımla evi gösteriyordum. Poyraz bir kaç saniye eve baktıktan sonra tekrar bana döndü. Aklına saçma şeyler getirmemesi adına hemen ekledim. " Sakın fesatlaşma. Basit bir kahve durumu" dedim ve ela göze bakmaya devam ettim.
Dudakları iplerle çekiliyormuş misali iki yana kaydı. Gamzeleri kendini belli etti ve bana karizmatik bir gülüş bahşetti. Kararsız kalmış gibi bir hali vardı. Buraya geldiğinde pek hoş durumlar yaşamamıştık. Omuzlarımı sen bilirsin dermişçesine kaldırıp indirdim. Gülümsemesi daha da genişledi.
" Peki bücürük. Bir kahveni içerim"
Suratına tip tip baktıktan sonra " sensin bücürük" diye bağırdım ve kapıyı araladım. Arkamdan güldüğüne şüphem yoktu ama umursayacak değildim. Üşüyordum ve kucağımda ki yavrununda benden aşağı kalır yani yoktu. Arabadan çıkmış bahçe kapısına yürürken 'ela gözde' arabadan inmiş yanıma adımlıyordu.
Giriş kapısına geldiğimiz de yavruyu Poyraz'a verdim ve anahtarımı çıkardım. Kapıyı araladıktan sonra holün ışığını yaktım ve geçmesi için Poyraz'a yer verdim. Emin ve sert adımlarla salona yürüdü.
Bu sert adımları bana asker adımlarını anımsatmıştı.
Garip düşünceleri başımı sallayarak savıştırdım ve peşinden salona geçtim. Poyraz ayakta durmuş bir sağına bir soluna bakınıyordu. Yanına adımladım ve konuştum.
" Otursana" dedim. Ela bakışlarını yeşillerime sapladı. Bir kaç saniye öyle baktıktan sonra gözleriyle onayladı ve en yakınındaki koltuğa kendini bıraktı. Elindeki yavruyu- koltuklar kirlenmesin diye olacak ki- kucağına koydu. Bir şey söylemeden mutfağa adımladım ve kahve için su ısıtıcısına su doldurup çalıştırdım. Bu esnada adımlarım tekrar salona yöneldi.
" Üstümdeki şu elbiseden kurtulup geleceğim o zamana kadar da kahve suyu kaynamış olur" dedim. Köpeğe inmiş bakışları sözlerimle direk beni buldu. Beni baştan aşağı süzdü. Bu hareketiyle istemsizce bir ısı dalgalanması oldu bedenimde.
" Aslında kalsaydı iyi olurdu" dedi ve bakışlarını bacaklarıma indirdi. Hareketiyle birlikte; kirpiklerimin arasındaki mesafe gözle görülür bir şekilde açıldı. Yanaklarıma kızgın közler konmuş gibi bir ısı hissettim. Kızarmıştım sanırım. Ne diyeceğimi bilemeyerek boş boş pörtlemiş gözlerimle ona baktım. Daha sonra dilime ilk gelen sözcükleri söyledim.
" Çok beklersin!"
Hışımla arkamı dönüp, koşar adımlarla merdivenleri çıktım. Odama; tabiri caizse öküz gibi daldım ve kapıyı arkamdan hızla kapattım. Her ihtimale karşı kapıyı kilitlemeyi unutmadım. Bu ani girişimle birlikte Casper yattığı yerden sıçramıştı.
Dolabıma yönelip biraz karıştırdım. Elime geçen beyaz bir sweatshirt ve beyaz eşofmanı aldım. Üstümdeki elbiseyi çıkarıp önce sütyenimi ardından sweati üzerime geçirdim. Daha sonra eşofmanı giydim ve banyoya yöneldim.
Makyajımı temizleyip rutin işlerimi hallettim. Saçımı gelişigüzel bir topuz yapıp banyodan çıktım. Geldiğim gibi geri indim merdivenleri. Tabii bu kez peşimde Casper'la birlikte. Poyraz'a bakmadan direk mutfağa geçtim.
Tam tahmin ettiğim gibi su kaynamıştı. İki tane siyah kupa bardak alıp içine bir miktar kahve attım. Daha sonra üstüne sıcak suyu ekledim. Şekerini atmadan kupaları elime aldım. Fark ettiğim kadarıyla ela gözde benim gibi şekersiz içiyordu.
Minik adımlarla mutfağı terk ettim.
Salona girdiğim an Poyraz'ın gözleri beni buldu. Çekingen bakışlarımı hızla kaçırdım. Ne diye utanmıştım ki şimdi?
Bardağını önüne bırakıp hızla doğruldum. Küçük bir teşekkür bahşettikten sonra kahvesini eline aldı. Bu esnada bende konuşmak için hareketlendim.
" Şey... yavruyu yıkamama yardım eder misin?" dedim. Kaşları havalandı ve bana garip bir bakış yolladı. Yanlış anladığına emin olaraktan cümlemin devamını getirdim hemen.
" Yani şey suyu sevip sevmediğini bilmiyorum. Kendi köpeğim duruyor ama miniği bilemedim" hızlı hızlı kurduğum cümleler onda küçük bir tebessüme yol açtı. Gözlerim bulmak istediği tek yer orasıymış gibi dudaklarına kaydı. Ne de güzel gülüyordu öyle.
Kafamı sallayarak bu düşünceleri hızlıca sağa sola savurdum. Şu an bunları düşünmenin zamanı değildi. Sadece kafasını sallamakla yetindi. Aynı şekilde karşılık verdim. Yavruyu kucaklayıp ayaklandı. Ben de peşinden ayaklandım ve odamın yolunu göstermek adına önden ilerlemeye başladım.
Odaya geçtiğimizde duşa kabini ayarladım. Suyu ılıttım. Poyraz'la birlikte yavruyu yavaş yavaş yıkamaya başladık. Minik köpek ilk başta çırpınsa da daha sonra sakinledi ve usul usul yıkanmayı bekledi.
Suyu kapatıp çıkacağımız sıra Poyraz'dan duyduğum keskin bir 'siktirle' neye uğradığımı şaşırarak tabiri caizse donup kaldım. Kafamı çevirip Poyraz'a baktığımda, ağzımdan kaçan kahkahaya engel olamadım.
Elimde tuttuğum duş başlığını fark etmeden ela gözün üzerine doğru çevirmiş ve ıslanmasına neden olmuştum. Alnına yapışan gece karası saçları her ne kadar fazlasıyla karizmatik dursa da, söylenmelerine karşın gülmeden edemiyordum.
Ölümcül bakışlarını üstüme diktiğinde, ciddiliği karşısında bir an tırssam da belli etmemeye çalıştım. Birbirimize bakarken Poyraz'ın hareketlendiğini gördüm. Ne yapacağını anladığım zaman duş başlığını arkama saklayıp hemen suyu kapatmaya çalıştım.
Bu esnada ela göz de duş başlığını elimden almaya çalışıyordu. İstemsizce kahkaha atmaya başladım. Saçma bir an yaşıyor olsak da komiğime gitmişti.
" Ya Poyraz bırak beni!"
Kahkahalarımın arasından kesik kesik konuşmayı başarabilmiştim. Her ne kadar göremesem de Poyraz'ın da sırıttığını biliyordum çünkü sesine yansımıştı.
" Beni ıslatırken düşünseydin bunu bacaksız!" ses tonuna yansımış neşeyle birlikte daha çok kahkaha attım. Debelenmeye de devam ediyordum. Bacaksız demesine kızmak istesemde şu an inanılmaz derecede eğleniyordum. Bu nedenle üstüne düşmedim.
Duş başlığını elimden alacağı sırada ayağımın kaymasıyla kahkaham gür bir çığlığa dönüştü ve elimi gelişigüzel öne doğru attım. Elimi sardığım sert kolla birlikte yere kapaklandım. Duş başlığı kenara düşüp bu kez ikimizi de ıslatmaya başladı.
Az önce ki kahkahamdan eser kalmamıştı. Bunda acıyan beliminde etkisi büyüktü. Acıdan dolayı yumduğum gözlerimi araladım. Gördüğüm bir çift bala çalan elalarla, yaşadığım andan bir anlık soyutlandım.
" Çok güzelsin"
Duyduğum sözle, yanağıma hissedilir derecede bir sıcaklık, mideme ise ciddi bir kasılma konuk oldu. Karnımda kelebekler uçuşuyor demenin anlamı bu muydu? Böyle mi hissediliyordu? Heyecanlanmam normal miydi?
Yutkunmadan edemedim.
Gözlerimiz birbirinden bir saniye olsun ayrılmadı. Gözlerim istemsizce dudaklarına indi. Onu öpmek istemem normal miydi? Yumuşacık görünen dudaklarına dokunmak istemem? Gözlerimi hızla yüzüne çıkarttığımda yutkunduğunu gördüm.
Bir kaç saniye daha göz göze kaldıktan sonra bu kez onun gözleri benim dudaklarıma indi. Bu hareketine karşın yanaklarım biraz daha ısındı ve bende tekrar dudaklarına odaklandım. Kanıma karışan adrenalin ile birlikte kalbim gümbürtüyle atmaya başladı.
Derin ve sık nefeslerim, ondan etkilendiğim konusunda gerçeği bir kez daha yüzüme vuruyordu. Mıknatısın zıt iki kutbu gibi ona çekiliyordum. Bu istediğim bir şey olmasa da engel olabileceğim bir şey de değildi. Aşk; insanı nerede ne zaman yakalayacağını belirtmiyordu. Tıpkı kime aşık olacağımızı seçemediğimiz gibi.
Düşünceler eşliğinde, yoğunlaşan ve rengi artık baldan daha koyu olan güzel gözlerine baktım. Yeniden. Hala dudaklarıma bakıyordu. Ona baktığımı fark edince gözlerini gözlerime çıkarttı. Tekrar seslice yutkundu. Koyulaşan hareleri, beni kırılgan bir nesneymişim gibi dikkatle inceliyordu.
Üstümde duran bedenini biraz daha bana yasladı ve iki karış kadar uzağımda olan pürüzsüz yüzünü eğerek mesafeyi biraz daha kapattı. Bu hareketi karşısında bir kez daha yutkundum. Dilim damağım kurumuştu. Yutkunarak bedenimde kalan son sıvı kalıntılarını da yok ediyordum.
Bunu umursamadım. Heyecandan ellerim terlemeye başlamıştı. Aramızdaki mesafeyi yavaş yavaş kapatmaya başladı. Yakınlaştıkça burnuma dolan mistik odunsu kokusuyla birlikte gözlerim istemsizce kapanmaya başladı. Bulunduğum andan daha sonra pişman olacak mıydım? Bilmiyordum.
Lakin şu an ne yaşanması gerekiyorsa yaşansın istiyordum. Sanırım aşık olmuştum. Heyecanla dudaklarımı yaladım ve gelecek hamleyi beklemeye başladım. Yüzlerimiz arasında bir kaç santim kala gözlerimi tamamen, sıkıca yumdum. Mayıştığımı, sanki uyuşturucu maddenin etkisindeymişim gibi hissediyordum.
Dokunmak için tutuştuğum bu dudaklar beni öpecek miydi?..
Dokundu tenine dudakları,
Yaktı yıktı savurdu etrafı,
Heyecandan kızın yanakları ala çaldı,
Kalbi büyük bir aşka yelken açtı.