İçeriğe geç

LAVİNİA

Bölüm 12 · 14 dk okuma

LAVİNİA

Bölüm 12

12.Bölüm

Bütün ülkenin şiddetle sallandığı artçı deprem sarsıntıları, şu an benim cılız bedenimde kol geziyordu.

Ruhum; depremin en büyüğünü yaşamış kalıntıları parça parça her bir yana dağılmıştı. Dağılan parçaların altında umutlarım, hayallerim saklıydı.

Koca bir enkaza dönüşen ruhumu, bedenim de izleyecek gibiydi. Peş peşe gelen artçı depremler, peşinden koca bir sallantıyı da getireceğinin habercisiydi.

Ruhumun yıkılmış ülkesi ve kalıntıların altında kalan umutlarımın, hayallerimin yanına yenileri de eklenecekti sanki. Ruhumdan tutulan bir ayna,içerideki vahşeti dışarıya yansıtırken dışarının da ışığını, aydınlığını kesiyordu.

Dışarıda açan çiçekler soluyor, parıldayan güneş yerini kapkara, kasvetli bir göğe bırakıyordu.

Bembeyaz yağan karın yerini kanın koyu kızıllığı alıyordu. Bir kartpostalı andıran beyazlık, yerini katliamın kırmızılığına bırakıyordu.

Yemyeşil olmuş çimler, pespembe çiçekler yerini birer kuru dal parçasına bırakıyordu. Kurumuş parçalar birer kuma dönüşüyor ve çölün kuraklığını alıyordu.

Ruhumun aciz yansıması, bedenimi yerle bir ediyordu.

Kendi ruhumun bedenime bu etkileri yansıtması işin açıkcası beni çok korkutuyordu. Ya istemediğim bir hale gelirsem? Ya da ruhu bedeninden koparılmış bir enkaza dönüşürsem.

Sokağında koşturduğum,bahçesinde türlü oyunlar oynadığım, çimlerine uzanıp ışıl ışıl parlayan yıldızları izlediğim, ahşaptan yapılmış evim üzerime yıkılırsa?

Gözleri açık lakin içinin gülmediği ruhsuz bakışlara sahip bir cesede dönüşürsem?

Muhtemelen öyle olacaktı.

Eğer; dokunmak, öpmek için can attığım dolgun dudaklarını biraz daha dudaklarımın üstünde tutarsa, muhtemelen öyle olacaktı yani.

Bahsettiğim depremi yarım dakikadır yaşıyordum. Tapılası, bir pamuk kadar yumuşak dudaklarını tam tamına yarım dakika önce dudaklarıma değdirmişti. Zamanın akıp akmadığından tamamen şüpheliydim. Beni öpmüyor sadece dudaklarını dudaklarımın üzerinde tutuyordu. Lakin bu bile kalbimi hızlandırmak için yeterli bir sebepti. Küçücük bir dokunmayla bile dudaklarında ki eşsiz güzellikteki tadı alabilmiştim. Tıpkı bir kirazı andırıyordu.

Gözlerim tamamen kapalı bunları düşünüyordum. Kalbim; kafesinden çıkıp özgürlüğüne kavuşmuşçasına bir o yana bir bu yana kanat çırpıyor sert darbelerini göğüsüme indiriyordu. Etrafta sadece kalp atışlarımızın sesi yankılanıyordu. Göğüsüme dayanan sert ve kaslı göğüsünden sızan darbelerle onunda kalbinin benimkinden aşağı kalır yanı olmadığını gösteriyordu.

Dışarıda kar yağmasına ve tamamen ıslak olmamıza rağmen, bedenimi bir ahtapot misali saran sıcaklıktan ötürü üşümüyordum. Tam tersi bir fırın küreğine yatırılmış, ve sıcaklığın yaklaşık bin derece olduğu bir fırına koyuluyormuş gibi hissediyordum. Bedenime yapışan kızgın kömürler yer yer beni yakıyordu. Ne yapacağını bilmeyen eli kolu bağlı küçük bir kız çocuğu gibi hissediyordum.

Yanaklarımda vukuu bulduğuna emin olduğum kızarıklık, şimdiyse bütün vücuduma yayılıyordu. Tenime küçük iğneler batırılıyormuş gibi yer yer bir titreklik geliyordu. Midem kasım kasım kasılıyor içerisinde ki bütün sıvı boğazıma kadar yükseliyor ve arsız bir şekilde genzimi yakıyordu. Çalkantılı bir deniz gibi bulanıyordu.

Göğüsüme tonlarca ağırlık baskı yapıyormuş gibi sıkışıyordu. Hissettiklerimle beraber ruhumda son demlerini yaşayan o sevimli ahşap ev, bir depreme kurban gitti ve tamamen üzerime yıkıldı. Enkaz altında kaldım. Parçaları ne kadar eşelersem eşeleyeyim bir faydası olmayacaktı. Üzerime yıkılan tahta parçaları bedenimi de tıpkı ruhum gibi yaralayacaktı.

Belki kanayacaktı. Belki oluk oluk kırmızılık karışacaktı toprağa. Bunlara rağmen sağ çıkacak mıydım o enkazdan? Batan tahta parçalarını ruhumdan, bedenimden söküp üfleyecek miydi yarama? Kanayan yerlerime pansuman yapıp saracak mıydı? Acıdığında; ona sığınıp omzuna yaslansam saçımı okşayıp, çocukça döktüğüm gözyaşlarını siler miydi? Vefalı mıydı böylesine, yoksa katilim mi olacaktı?

Bilemezdim.

Kimsenin bilemeyeceği gibi bende bilemezdim. Şimdiden bir uçurum kenarından aşağı sallandırılmış gibi, hissedilir bir boşluğa ve nereye sürüklendiğimi bilmediğim karanlık bir bilinmezliğe düşmüştüm bile. Hangi duyguları yaşıyordum?

Korku, sevinç, hüzün, aşk, sevgi?

Şu an ne yapmam gerekiyordu o böyle dudaklarını kurumuş dudaklarımın üzerinde tutarken. Kendimi çekmeye çalışıp ona tokat mı atmalıydım yoksa çekilip konuşmam mı gerekirdi?

Kapalı gözlerimi biraz korku biraz da utançla araladım. Oldukça yakın bir mesafeden bakmaya nail olabildiğim bala çalan ela gözleri, şimdi biraz daha koyu bir tondu. Balın içinde nokta gibi duran siyah gözbebeği şimdi çemberini genişletmiş biraz daha yoğunlaşmıştı.

Alt ve üst kirpikleri asla birbirine değmiyor, gözünü kırpmadan gözlerimi izliyordu. Bu hareketiyle ten rengim bir kaç ton daha kızardı. Bir pancardan aşağı kalır yanım olmadığına emindim artık. Utanç, aldığım nefesleri kesikleştiriyor ve hareketlerimi kısıtlıyordu. Konuşursam cümlelerim peltek çıkardı biliyordum.

Uzun süren, derince bir bakışmanın ardından yavrunun- yani yeni ismiyle hitap edersek Oskar'ın- kısıkça çıkan havlamasıyla, elektrik akımına kapılmış gibi hızla birbirimizden ayrıldık. Etrafı saran rahatsız edici sessizliğin ardından küçükte olsa meydana gelen sesten ötürü istemsizce korkmuştum.

Anın getirdiği zorunlulukla gözlerimiz birbirinden koptu ve köşede tir tir titreyen Oskar'a kaydı. Küçük yavru bir köşede oturmuş, onun üşümesine neden olduğumuz için bizi uyarırcasına ufakta olsa havlamıştı. Bu manzara karşısında gözlerim tekrar Poyraz'a kaydı. Oysa bana bir kez daha bakmadan üstümden kalktı ve yavruya baktı. Bende hemen ardından ayaklandım ve konuşmayı denedim. İlkinde başarılı olamasam da ikincisinde işe yaramıştı. Tabii bu kezde yarı kekemeç bir şekilde.

" Ş-şey k-kusura bakma. A-ayağım kaydı" dediğimde Poyraz kafasını tekrar bana çevirmişti. Bir kaç saniye göz göze kaldıktan sonra, sorun yok dercesine kafasını salladı ve beklemeden banyodan çıktı. Çıkar çıkmaz tuttuğum nefesimi gürültü bir şekilde geri verdim. Rahatlamıştım.

Az önce yaşadığımız an tekrar gözümün önüne gelince, içime yerleşecek olan pişmanlığı bekledim. Lakin değil pişmanlık, pişmanlığın zerresi yoktu. Yerini almasını beklediğim pişmanlığın yerinde yeller esiyordu. Ve sebepsiz bir heyecan, huzur kaplıyordu bedenimi.

Fakat bunun yanı sıra bedenimde yoğunca hissettiğim bir his vardı ki o da utanç. Aynı görüntüler film şeridi gibi gözlerimin önünde tekrar tekrar oynatılıyordu. Ve her tekrarında bedenime ağırlık çöküyor, bir vampirin ki kadar beyaz olan tenime her seferinde biraz daha kırmızılık karışıyordu.

Önce; lavabonun oraya geçip kızaran yüzümü eski beyazlığına getirebilmek için buz gibi suyla bir kaç kez yıkadım. Kafamı kaldırıp aynada kendimi incelediğim de tenimle birlikte yeşil gözlerime de bulaşan kırmızılığa baktım. Daha sonra gözlerim hafif çilli suratıma kaydı lakin zerre bir değişim yoktu. Aynı garip morartı yerli yerinde duruyordu.

Kısaca ofladıktan sonra yavruyu kucağıma aldım ve lavabonun içine bıraktım. Banyo dolabından kullanılmayan bir tarak ve fön makinesini çıkardım. Kablosunu fişe taktıktan sonra dikkatle beni inceleyen beyaz yavruya takıldı bakışlarım.

" Evet küçük kız. Yeni hayatına hazır mısın bakalım?"

Aynı bakışlarla bana bakarken, az önceki etkiden ötürü saçmaladığımı fark edip işime koyuldum ve yavruyu özenle kurutup tüylerini taradım. Tertemiz ve tamamen kuru olduğuna emin olduktan sonra yavruyu yere geri koydum ve minik adımlarla banyodan çıkışını izledim.

Ardından bende- bir kaç dakika etrafa boş boş baktıktan sonra elbette- dışarı çıktım ve üzerimi değiştirmek için yeni kıyafetler seçtim. İç çamaşırlarımı ve kıyafetlerimi değiştirdikten sonra aşağı indim.

Poyraz, az önceki yerine koltuğun bir köşesine oturmuştu. Yüzü bir şeyler düşündüğünü yansıtıyordu. Gözleriyse dalgındı. Belki de beni öptüğü için pişman olmuştu. Belki de benden tiksinmişti. İçime sebepsizce bir endişe ve hüzün oturdu. Kalbimin üzerine nedenini bilmediğim, anlayamadığım bir ağırlık çökmüştü. Biri kalbimden parçalar koparıyormuş gibi bir hissiyatı vardı.

Asılan suratıma aldırmadan ve beni yeni fark eden Poyraz'a bir kez daha bakmadan direk mutfağın yolunu tuttum. Madem pişman olacaktı neden beni öpüyordu ki? Tiksinilecek neyim vardı ki? Kişisel bakımıma da çok dikkat eden biriydim. Dolaptan aldığım kupa bardağı sertçe tezgaha bıraktım. Sinirle yaptığım hareket karşısında irkilmeden edememiştim.

Kendi kendime gözlerimi devirip onaylamazca başımı salladım. Yeni yaptığım kahve makinasında bekleyen kahveden kupalara doldurdum ve elime alıp salona doğru adımladım. Birini Poyraz'ın önüne bırakıp diğerini kendime aldım.

İkimizde sessizdik ve birbirimiz haricinde her yere bakıyorduk. Etraftaki sessizlik katlanılamaz bir hal aldığında daha fazla dayanamadım ve sessizliği bozmak adına dev ekran plazma televizyon kumandasını elime aldım. Beklemeden açma tuşuna bastım ve karşıma çıkan ilk kanalı incelemeye koyuldum.

Ülkedeki sıkıntılardan yeterince haberdar biri olarak haberlerin bayacağını düşünüp kanalı değiştirdim. Bu kez karşıma çıkan bir magazin kanalıydı. Normal zamanda öylesine izlediğim kanalı kendimi rezil etmemek adına tereddüt etmeden değiştirdim. Tek başımayken izlerdim bir ara. Üçüncü denememde ise karşıma çıkan bir futbol maçıydı.

Duyduğu spiker sesiyle bakışları anında televizyona dönen Poyraz'ın ' nasıl unuttum' diye söylendiğini duydum. Sanırım nasıl unuttum dediği şey maçtı. Göz göze geldiğimiz de gözlerinde beliren heyecanla birlikte maçı izlemek istediğine kanaat getirdim ve kumandayı sehpanın üzerine bıraktım. Bana bakan gözleri anında tekrar televizyonu bulmuştu.

Televizyona baktığım da Fenerbahçe ve adını bilmediğim bir takımın oynadığını gördüm. Maçtan pek anlamasam da izlemekten zarar gelmezdi. Ela gözün maçı pürdikkat izlediğini ve yapılan her atakta adeta yerinde heyecanla atıldığını gördüm. Bu görüntü beni istemsizce gülümsetmişti ve aklıma gelen fikirle yüzümdeki masum gülümseme yerini şeytani bir sırıtışa bıraktı.

Karşıda duran telefonumu elime aldım ve kamerayı açtım. Kamerayı Poyraz'a odaklayıp loş ışığın altında heyecanla bezenmiş parlayan yüzünü düşünmeden bir kaç defa çektim. Telefonu indirip galeriye girdim ve çektiğim fotoğraflara baktım. Biri bulanık çıkmıştı. Gözlerimi devirdim. Elim falan titrediyse artık. Kalan ikisini de inceleyip arasından en güzel olanı seçtikten sonra kalan ikisini sildim.

Çektiğim fotoğrafı açıp eserimi incelemeye koyuldum. Bacaklarını açıp kollarını dizlerine yaslamıştı. Kolları bulunduğu pozisyondan ötürü kalınlaşmış ve kas yığınını ortaya çıkarmıştı. Babamdan verdiğim siyah tişört her ne kadar biraz büyük dursa da kaslarını ortaya sermekten geri durmuyordu. Gözleri tamamen televizyona odaklıydı ve yandan bakılınca kirpiklerinin kıvrımları daha da belli oluyordu.

Dolgun dudakları hafif aralık duruyordu gülümsememesine rağmen yanağındaki derin gamze kendini belli ediyordu. Surat ifadesine tamamen heyecan bulaşmıştı. Siyah gür saç tutamları yeni yeni kurumasından ötürü tel tel alnına dökülüyordu. Ela gözleri bu açıdan belli olmasa da göz hatları belirgindi. Hafif bronz teni loş ışık altında, yağ sürülmüş gibi parlıyordu.

İlahiliği karşısında nutkum tutuluyordu.

Böylesi yakışıklı olması normal miydi? Fotoğraftan bile oldukça karizmatik, oldukça sert ve oldukça ulaşılmaz biri olarak görünüyordu. Fotojenikti inkar edemezdim lakin gerçeği de bir o kadar güzeldi. Düşüncelere dalmış aval aval telefondaki ultra mükemmel, harika, dehşetül vahşet, fotoğrafı incelerken Poyraz'ın bağırışıyla kendime geldim.

" Sikeyim! O topa öyle mi vurulur!?"

Aniden bağırışıyla yakalandığımı düşünüp tabiri caizse telefonu fırlatmıştım. Lakin o bunu bile fark etmemişti. Sessizce telefonu yerden alıp ekranı kitledim ve hiç bir şey olmamış gibi bozuntuya vermeden televizyonu izliyormuş gibi yaptım. Küfür ettiğinin bile farkında değilmiş gibi duruyordu. Ve Fenerbahçe'nin karşısında oynayan takıma, topu ona göre yanlış yere attıklarında da Fenerbahçeli oyunculara küfür ediyordu.

Gösterdiği tepkilere ve hareketlerine bakılırsa koyu Fenerbahçeli gibi duruyordu. Bunu da, beynimde ki Poyraz hakkında öğrendiklerim klasörüne attım. Onun hakkında konuşmadan öğrendiğim beşinci bilgiydi bu.

İlki kahvesini şekersiz içiyor olmasıydı. İkincisi okulda futbol takım kaptanı olması, üçüncüsü luna isminde dişi bir köpeğe sahip olması, dördüncüsü motoru arabadan daha çok tercih ediyor olması, beşincisi ise koyu Fenerbahçeli olmasıydı.

Yavaş yavaş biriktirdiğim bilgiler sayesinde yüzümde sahici bir tebessüm açtı. Bilmeden, konuşmadan da tanıyordum onu. En azından genel bir kaç bilgiyi biliyordum.

"Amına koyduğumun defansçısı! Adama öyle vurursan tabii sarı kartı yersin pezevenk."

Ettiği küfürler her ne kadar sinir bozucu olsa da inkar etmemem gereken bir şey daha vardı o da ağzına küfürün fazlasıyla yakışıyor olmasıydı. Televizyon karşısında heyecanla yaptığı sevimli hareketler, elinde karizmatik bir şekilde tuttuğu sigarasıyla tamamen tezatlık oluşturuyordu. Bu görüntü karşısında kıkırdamadan edemedim.

Ela gözün maçta olan bakışları anında beni bulmuştu. Kıkırdadığım için bozulan dikkati yüzünden bana kızacağını düşünürken gözlerine yerleşen saf sinir yerini belli bir yumuşamaya bırakmış ve düşündüklerimin tam tersini kanıtlar nitelikteydi. Bir kaç saniye gözünü ayırmadan dikkatle beni izledi. Yeni yeni etkisini kaybettiğim utanç şimdi yeniden buradaydı ve bana nisbet yaparcasına el sallıyordu.

Yanaklarımın yeniden kızarmaya başladığını hissedebiliyordum. Normal vücut ısımın birden bire bin kat arttığına emindim. Utançla dudaklarımı birbirine bastırdım. Tişörtümün kollarını çekiştirip avuç içlerime kadar indirdim ve özür dilemek için hazırlandım. Lakin tam bu esnada spikerin gol diye bağırmasıyla ikimizinde gözleri televizyona döndü.

Atılan gol sayısının Fenerbahçe tarafına yazıldığını gördüm. Bu esnada Poyraz'da övgüler yağdırıyordu. "İşte bu kadar be! Sarı kanaryalarım benim! Aferin size!" Ardı ardına kuruyordu cümlelerini ve fazlasıyla gururlu bir tonla vurguluyordu. Takım tutmamama rağmen aynı gururun bana da bulaştığını hissediyordum. Belki de Poyraz bu takımı tutuyor diye hoşuna gitmiştir diyen iç sesimi içimden azarlayıp susturdum.

Saçmalayıp aklımı bulandırmamalıydı. Zihnimin içindeki diğer ben kırılmış gibi bir köşeye geçip kollarını bağladı. Umursamadım.

Spiker 90 dakikanın yavaş yavaş sonuna geldiklerinden ve bu dakikalarda karşı takım gol atamazsa Fenerbahçe'nin galip geleceğinden bahsettiğini duydum. Nitekim öyle de oldu. Fenerbahçe galip geldi ve stadyum da dehşet bir tezahürat başladı. Taraftarlar adeta tribünü yıkacaklardı.

Poyraz'da aynı şekilde, istediğini almış olmanın verdiği hazla arkasına yaslandı ve gururla kahve fincanından yudumladı. Durağan olan yüzü şu an gülümser şekildeydi. Bilinmezlik yerini neşeye bırakmıştı. O hala televizyona odaklıyken fırsattan istifade edip bende onu izliyordum. Tam bu esnada telefonu çaldı.

"Söyle?"

Aşırı kibar bir şekilde açtığı telefon karşısında gözlerimi devirdim. Ne kibar bir beydi ama! Kibarlığı karşısında gözlerim yaşaracaktı.

"Evet izledim. Tabiki biz yendik her zaman ki gibi. Ne olmasını bekliyordun ki?"

Öyle bir özgüvenle konuşuyordu ki görenler maçtan değilde başka bir şeyden bahsettiğini zannederdi. Yine de sesimi çıkarmadan dinlemeye devam ettim. ' Nerede olacak kutlama' derken aynı zamanda da ayaklanıyordu.

"Tamam 15 dakikaya oradayım" diyip telefonu karşıdakinin başka bir şey demesine fırsat vermeden kapattı. Bu hareketi karşısında gözlerimi bir kez daha devirdim. Bu gidişle şaşı kalacaktım. Gözümün biri toprağa biri de Allah'a bakacaktı. Yine saçmalıyordum.

Birlikte kapıya doğru adımladık. Sanırım gideceği için üzülüyordum. İçime bir burukluk çökmüştü. Ya üzüntüydü bu ya da kutlama diye nereye gideceğini, orada kimlerin olacağını bilmememin verdiği kıskançlıktı. Asılı olan deri montunu ve arabanın anahtarlarını aldı. Hiç beklemeden kapının koluna uzandı ve hızlıca açtı.

Dışarı doğru emin, sert, ve askeri andıran adamlarıyla ilerledikten sonra aklına bir şey gelmişçesine aniden durdu. Bu duruşu bir an gitmekten vazgeçtiğini düşünmeme neden olsa da yerinde durmasından vazgeçmediğini anladım.

" Yarın okulda görüşürüz bücürük kızıl" yeniden arkasını dönmeden önce göz atmayı da ihmal etmemişti. Tek kelime edememiş, adeta bir put gibi öylece beklemiştim. O da zaten bir şey söylememi beklemeden arkasını dönmüş ve hızla aracına geçmişti. Gidişini izlerken, o arabaya bindi ve aracı çalıştırıp gazı kökledi.

Kalmıştım yine kendi başıma. Omuzlarım halsizce düştü. Yalnızlık yakama toz misali yapışmıştı. Temizlemek istediysem de kurtulamamıştım. Anne ve babam hala iş seyahatinden dönmemişlerdi. Fatma teyzede yoktu. Yani yine yalnız başıma kalmıştım. Kapıyı kapatıp iyice kilitledim. Salondaki açık pencere kapıları da kapatıp kilitledikten sonra hepsinin perdesini tek tek çektim ve kendimi biraz daha güvende hissettim.

Son olarak tekrar mutfağa geçip, oranında penceresini, kapısını kilitleyip perdelerini kapattım. Bu esnada acıktığımı hissederek buzdolabına göz gezdirdim. Bulduğum yaprak sarmayla birlikte adeta hazine bulmuş gibi hissettim kendimi. Yanında bir bardak kolayla yaprak sarmaları mideye indirirken aklım ela gözdeydi.

Acaba nereye gitmişti? Bu maç kutlaması mıydı yoksa başka bir şey mi? Kimler vardı kutlamada?

Beynimde beliren garip sorularla iştahımın kaçtığını hissettim. Nereye gittiği de kimlerle olduğu da beni ilgilendirmezdi. Neden düşünüp duruyordum ki? Neden herhangi bir kızla olabilme ihtimali beni sinir ediyordu? Biz neydik ki bunları düşünüp sorgulayacak hakka sahiptim?

Kıskançlık yapıyorsun. Bas baya aşık olmuşsun ela göze, kıskanıyorsun iç sesimin söyledikleri karşısında bedenime bir sinir dalgası yayıldı ve kendi kendime konuştum. 'Aşık falan olmadım tamam mı? Kıskanmıyorum da sus sen biraz geveze!' dediğim de iç sesimin sahibi- yani diğer ben- kaşlarını havaya kaldırdı ve ayağını yere vurarak arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.

Kapanan iştahım daha da beter bir hal alınca yemeği ittirdim ve sinirle soludum. Saçmalıyordum. Hem de fazlasıyla! Bana neydi ki? Bana mı düşerdi sorgulamak? Belki sevgilisi vardı ve kimseye söylemiyordu. Onun yanına gitmişti belki de. Şu an belki de odaya geçmiş...

Hızla kafamı sallayıp bu düşünceden sıyrılmaya çalıştım. Düşüncelerimle kendimi daha da gazlıyor ve ahlaksız, arsızca sahnelere kadar canlandırıyordum. Paranoya yapmaya hazır bir şekilde bekliyordu zihnim. İç sesimin sahibi köşede durmuş ' ben sana demiştim' der gibi bakıyordu. Omuzlarımı silktim. Yatsam iyi olacaktı. Aksi takdirde sabaha kadar Poyraz'ın pavyon açıp değişik kadınlarla birlikte olduğunu düşünerek paranoyaklık yapacaktım. Bir de pala bıyık bırakırdı. Tam bir pavyon ağası, aklımda beliren arsız gazete manşetleriyle kendi kendime ' e yuh ama' dedim.

Gerçekten yatmam gerekiyordu. Yoksa birazdan arabaya atlayıp Poyraz'ı bulacak ve yakasına yapışıp, ' bunu bana nasıl yaparsın be adam' diye bağıracaktım. Sağlıklı düşüncelere ihtiyacım vardı. Oflayarak doğruldum. Yaprak sarmanın kapağını kapatıp tekrar buzdolabına koyarken kolayı da tek dikişte bitirdim. Boğazım karıncalanmıştı. Telefonumu alıp yavruyla birlikte Casper'ı da alıp odama çıktım.

Bütün pencerelerimi tekrar kontrol ettim. Aslında hepsinin kapalı olduğunu biliyordum. Lakin uyuyamayacağımı da bildiğim için zaman kazanmaya çalışıyordum. Sonunda pes edip odamın kapısını kapattım ve kilitledim. Sakince yatağıma geçip kulağıma kulaklıklarımı geçirdim. Biraz müzik dinlemek iyi gelebilirdi.

Müziği ayarladıktan sonra sosyal medyada takılmaya karar verdim. Bir kaç video izleyip, atılan postları beğendim. Daha sonra tek tek hikayeleri izlemeye başladım.

Tam bu esnada Ayaz'ın paylaştığı story düştü önüme. Hikayeye bakarken zamanı doldu ve başka bir hikayeye geçti. Tekrar Ayaz'ın hikayesine döndüm ve daha dikkatli inceledim doğru görüp görmediğimden emin olmak adına. Fotoğrafta 4 kişi vardı. Tanıdık 4 sima. Poyraz ve Ayaz yan yana durmuştu.

Poyraz'ın yanında kavga ettiğim ve ölesiye nefret ettiğim Ahu, Ayaz'ın yanındaysa Ahu'nun kız arkadaşlarından biri duruyordu. Poyraz hariç hepsi otuz iki diş sırıtıyordu. Her zamanki sert duruşundan ödün vermemişti. Sanki zorla götürülmüş gibiydi. Fakat ne yazıkki gideceğini yanımda kendi ağzıyla söylemişti.

İçimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum. Yeşeren umudum köküyle birlikte koparılmıştı sanki. Can kırıklarım tuzla buz olmuş etrafa saçılmıştı, tekrar canıma batıyordu sanki. Aldığım nefes boğazıma oturuyor, boğuluyormuşum hissi veriyordu. Bugün fazlasıyla ısınan bedenim şimdi bir cesedinki gibi buz tutmuştu.

Kalbimin üstünde bir yoğunluk hissediyordum. Burnum sızlıyor, göz pınarlarım ağlayacağımın uyarısını veriyordu. Nefesim kesikleşiyor, gözlerim sulanıyordu. Oda üstüme üstüme geliyordu. Az önceki sevinç, heyecan, umuttan bir parça bile kalmamıştı. Hevesim kursağıma takılmış, benim için yutması zor bir lokma haline gelmişti.

Zihnimde canlandırdığım onlarca sahne içerisinde Ahu'ya hiç yer vermemiştim. Bu ihtimal çok uzak göründüğü için aklıma bile gelmemişti. Neydi beni bu denli üzen? Çok çabuk güveniyor olmam mı? Yoksa çok çabuk inanıyor olmam mı?

Yavrusu elinden alınmış bir anne veyahut oyuncak bebeği elinden alınmış küçücük bir kız çocuğu gibi hissediyordum. Omzumu yaslayabileceğim birisinin bile olmadığı bir kız çocuğu... geceleri tek başına ağlayan, bütün duyguları kendi içinde yaşayan ve hissettiklerini anlatacak kimsesi olmayan bir kız çocuğu...

Kalbimin tam ortasından vurulmuştum. Ve orası tamamen parçalanmış oluk oluk kanıyordu. Lakin yaraya elini bastırıp kanı durduracak, kalbimi yaşatmayı başaracak kimse yoktu. Elimi kalbime bastırdım sızıyı durdurmak için ama nafileydi. Sızı da kırıklıkta yerli yerindeydi. Başımı yastığa koydum. Sıcak ıslaklık tenimi yalayıp geçti.

Ne gözyaşımı durdurabildim.

Ne de oluk oluk akan kendi kanımı...

*

Döküldü birer birer yaşlar,

Etrafa saçıldı kanlar,

Eline kendi kanı bulaştı,

Kalbinin en derinine battı keskin parçalar.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.