İçeriğe geç

LAVİNİA

Bölüm 2 · 7 dk okuma

LAVİNİA

Bölüm 2

İstanbul'da Sonbahar

Teoman - İstanbul’da Sonbahar

⇆ㅤ◁ㅤ ❚❚ㅤ ▷↻

"Arkadaşlar, ön sıralar biraz dikkat. Koroner arter hastalığını ezberleyerek geçemezsiniz. Mantığını kurmanız gerekiyor. Şimdi..." Profesör cümlesini yarıda bırakıp bilhassa burnunun ucuna taktığı kare çerçeveli gözlüğünü çıkardı. Ardından gömleğiyle tozlandığını düşündüğü camlarını sildi. Önce boğazını temizledi. Ardından amfiye dönüp cümlesine devam etti. "Kalbi besleyen üç ana koroner arterimiz var. Bunların görevi miyokarda oksijen ve besin taşımaktır. Eğer bu damarlardan biri ateroskleroz nedeniyle daralırsa..."

Projeksör açık olmasına rağmen Profesör hâlâ tahtaya anatomi üzerinde arterleri çizme zahmetine giriyordu ve bundan pek rahatsız değil gibiydi. Bilakis, zevkle çiziyordu.

Öğrenciler -özellikle ön sıradakiler- mayışmıştılar, başlarını masaya vurup uyumamak için büyük bir çaba sarf ediyorlardı. Benimde onlardan bir farkım yoktu onlara ben de hak veriyordum. Sabah 07.00 dersleri bir felaketti. Klinik, vizitler, bulgu aktarma, tetkiklerin tartışılması...

Metro da uyurken bir durak kaçırmış ve mahmur hâlimle metrodan çıkıp yeniden metro beklemiştim. Şanslıydım ki yıllar içinde bu konuda tecrübe kazanmıştım. Derse son iki dakika kala yetişmem mucizeydi ve şimdi bu dersi dinlemezsem bu mucizeye ihanet edecekmişim gibi geliyordu. Ne kadar sıkıcı olsa dahi 1 saatlik teorik dersi dinlemeyi başarmıştım.

Profesör dersini bitirdikten sonra amfiden çıkıp, staj grubuyla birlikte kardiyoloji kliniğine geçiş yaptık. Birkaç dakika sonra servis koridorunda toplanıp viziti beklemeye başladık. Vizitlerde Profesörün anlattığı hiçbir şeyi hatırlamıyordum. Sonrasını da hatırlamıyordum. Resmen yaşayan bir ölü misali bu dersi öyle böyle atlatmayı başarmıştım. Aldığım verim 0, diyemezdim. Dersem hakaret olurdu.

Ne zaman gördüğümü hatırlamıyordum lakin spontane karşıma çıkan bir yazı diyordu ki: Başladığınız her kitabı bitirmek zorunda değilsiniz. Bazı kitaplar size sadece bir cümle, bir paragraf veya bir bölüm öğretmek için yazılmıştır ve bu da sorun değildir.

Bu derste o mesele olmuştu.

Dersten çıkar çıkmaz öncelikle bir çay alıp öğrenci meydanına geçmiş ve ağaçların en çok sarmaladığı birleşik banka oturmuştum. Çayımı yudumlayıp etrafıma bakınırken ilk sıraya burayı, her şeyi geçtim, tıp bölümünü yazdığım için 18 yaşımdaki kendime söyleniyordum içimden. Zerre memnun olmadığımı söyleyerek kendime karşı dürüst olmak zorundaydım. Buranın benim üzerimde yeterince travması varken üniversiteyi burada okumak, üstüne üstlük tıp okumak ayrı bir akılsızlıktı. Ömrüm boyunca pişman olacağımdan emindim.

Henüz 4. sınıftaydım; terk etmek için çok geç değildi bence, lakin buraya kadar ilerlediysem duramazdım ve sonuna kadar devam etmem gerekiyordu.

Üstünde üniversitemin ve okuduğum bölümün logosu olan karton bardağımdaki çaydan bir yudum daha aldım. Başım çatlayacak misali ağrıyordu. Çok düşünmekten mi yoksa tıp okumaktan mı hiçbir fikrim yoktu. Öğrenci yanım bunu, "Kesinlikle tıp okumaktan ötürü!" diye cevaplarken zihnimdeki fırtına, "Çok düşünüp kendine yük olmaktan," diye cevaplıyordu.

Geçmişe dönüp durmaktan, her şeyde bir mana aramaktan, her ihtimale odaklanmaktan, korkarak yaşamaktan...

Beni düşüncelerimden bölen şey, Mert'in "Günaydın!" diye kulağımın dibinde bağırmasıydı. "Yoksa tünaydın mı demeliyim? Saat henüz 12.00'yi geçmedi gerçi. Günaydın daha makul."

Karşıma oturmuş, elinde iki karton bardak ile bana büyük bir neşe ile bakıyordu. O günaydın dediğinde bulutlu hava bir anda güneş açmıştı.

Mert, üniversitenin başında tanıştığım bir arkadaşımdı. Hatta tek arkadaşım denebilirdi. Ona güveniyordum zira tüm dertlerimi dinlemiş, bana zor zamanlarımda destek olmuş, asla yan gözle bakmamıştı.

Sarı, kıvırcık saçları, bal köpüğü gözleri ve bembeyaz teni vardı. Gülmese dahi gözüken, düşüncelerimden derin gamzeleri vardı. Acayip enerjik ve neşe dolu bir yaz insanıydı. Onu ağlarken görmek imkânsızdı. Hep gülerdi zira.

"Senin bu enerjin nereden geliyor?" diye sormuştum yine her zamanki gibi.

"Allah vergisi, şekerim," diye yanıtlamıştı yine her zamanki gibi.

Bu soruyu soran herkese farklı bir cevap veriyordu. Mesela en yakın diğer arkadaşı Orkun'a, "Senin ışığınla şarj oluyorum, şekerim," der iken aralarında yalnızca iki yaş fark olan kız kardeşi Ece'ye, "Sen yanımda olmadığın için, şekerim," diyordu.

Biraz gay tipi bir çocuktu lakin ancak böyleleri kafa dengi oluyordu. Çok zıt karakterlerimiz vardı. Yine de bir türlü anlaşmayı başarıyorduk. Ayrıca ismi gibi mert çocuktu. Tek sorun çok gevezeydi ve başımın ağrısını o çenesiyle ateşe körük atar misali arttırıyordu.

Başım çatlayacak gibi ağrıyor iken yakınlarımda dolaşması kırmızı alarmdı. Ve şu an bu yaşanıyordu...

Elinde tuttuğu çaylardan birini benim önüme, birini de kendi önüne koydu. Çay olduğuna göre mevzu derindi ve bu bir felaketti.

"Çay olduğuna göre mevzu derin herhâl," diyerek düşüncelerime tercüman oldum. "Ama benim çayım var zaten o yüzden görüşür–"

"Vallahi de doğru bildin, kız zilli," deyip cümlemi böldü ve çayından bir yudum aldı. "Üniversite ikinci sınıfta sana yürüyen kumral bir çocuk vardı ya..." diye konuya girecek iken telefonu çalmıştı. Kaderin yüzüme güldüğü nadir anlardandı.

Telefonunu açıp çayını alarak banktan kalktı ve benden uzaklaştı. Kader hakikaten yüzüme gülmüştü.

🕊

2 saatin ardından son ders olan göğüs hastalıkları dersine girmiş, bu sefer önceki dersten daha ayık bir şekilde dersi atlatmıştım. Tramvaya binip Eminönü sahiline ulaşmıştım. Haliç ve Boğaz manzarasında deniz kokusu almak iyi geliyordu.

Açlığımı yatıştırmak uğruna meşhur İstanbul seyyar simitçisinden bir adet simit alıp Boğaz'a karşı otururken atıştırıyordum. Kasımın ortalarında gün batarken Boğaz, soğuğun altında yavaş yavaş uyanıyordu. Simitçilerin sesleri, pamuk şeker satanların telaşı, insanların gülüşleri ve birbirine karışan sohbetleri kıyıya yayılırken martılar, sanki bütün bu hengâmeyle alay edercesine tepemizde kahkahalar atıyordu. Denizin tuzlu kokusu rüzgâra karışıyor, keskin soğuk saç tellerini usulca savuruyordu. Akşama doğru İstanbul denirdi kısaca.

Güzel şehirdi İstanbul. Buna lafım yoktu, olamazdı. Beni boğan anılardı. Her sokakta, her caddede farklı bir anı farklı bir duygu. Kimse görmüyordu. Fırtınalar sadece sahibinedir zira. İçerden yıkılmış olsak dahi dışarıdan hâlâ dimdik ayakta olduğumuzdan ötürü kimse anlamıyor, fark etmiyordu.

İnsanoğlunu kör diye suçlamak bencillikti. Kendimizi insanlara açmayan, küstüm otu misali içimizi herkese kapatan bizlerdik. Tüm suç kendisini hiç kimseye açmamasına rağmen insanlardan yardım bekleyenlerdeydi. Anlatmadan anlaşılmak isteyenlerdeydi. Lakin bu mümkün değildi, bilmiyorlardı.

Sende onlardansın Gökgüzel, bencilsin.

"Merhaba," diyen bir sesle düşüncelerimden koparıldım. "Rahatsız etmek istemem ama başka boş bank yoktu da." Bu bugün iki oluyordu. Düşüncelerimin tam bir çözüm yolu bulduğum vakitte koparılmasını hiç sevmezdim. İster istemez karşımdaki adama çatık kaşlarla bakıyordum. Dakikalardır bomboş denize baktığımı da o an farketmiştim.

Karşımdaki adama baktım. Siması tanıdıktı lakin zihnim o kadar bulanıktı ki nerede gördüğümü seçmem zor oluyordu. Elinde bir gitar vardı. Kahverengi gözleriyle bana bakıyor, onay vermemi bekliyordu. Yanıtım belliydi ama adamın yorgun gözükmesi vicdanımı sızlattı.

"Tabii, sorun olmaz." demekte bulundum. Adam yanıma otururken sarı tonlarındaki saçlarını parmak aralarından geçirdi. O oturur oturmaz titremeye başladım. Cebinde bir bıçak olabilirdi. Gitarı bir kamuflaj olabilirdi. Her şey olabilirdi. Şu an burada öldürülebilirdim ve bu lanet olası vicdanım yüzünden olurdu.

Ölmek bir sorun değildi. Sorun, öldürülmekti.

Kendimi bankın en ucuna kadar ittim. Hâlâ titriyordum. Çantamdan bir şişe su alıp içmek istedim ama pet şişenin elimde yarınlar yokmuşcasına sallanması yanımdaki adamın fark etmesine yetti.

Korku avcının işine gelirdi.

Kaçmalıydım. Koşmalıydım. Gitmeliydim ama yine donmuştum. Kalkamıyordum. Kalkmam lazımdı. Öldürülecektim. Vicdanım yüzünden! Saflığım yüzünden!

"İstanbul bugün yorgun.

Üzgün ve yaşlanmış.

Biraz kilo almış.

Ağlamış yine rimelleri akıyor."

Gitarın tellerine usulca vurur iken, aynı ritimle müptela bir sesle şarkı söylüyordu. Zihnimdeki siması bu sesi duydukça berraklaşmaya başlamıştı.

"Akşama doğru azalırsa yağmur

Kız Kulesi ve Adalar...

Ah, bur’da olsan çok güzel hâlâ."

İstanbul’da Sonbahar..."

Derinlerden zihnime bir ses düştü. Belli belirsizdi. Lakin yankılıydı.

_____________

"Seni yerlerde göklerde bulamazlar iken

Bende gizli olduğunu sezenler olmuş..."

____________

Metro istasyonundaki adamdı. Beni mi takip ediyordu yoksa tamamen tesadüf müydü? Temennim ikinci tercih olmasından yanaydı. Ki kesin öyleydi.

"Özür dilerim. Gerçekten." dedi bana güven vermek istercesine büyük bir samimiyetle. Elini af dilercesine kalbine koymuştu. O an onu inceleme fırsatı buldum. Sarı-kahve tonlarında olan saçları kulak üstünde kesilmişti. Kaşları keskin ama kahverengi bakışları yumuşaktı. Gitarın akorları üzerindeki parmakları uzun, tırnakları kısaydı. Üstünde benim siyah kabanımın aksine gri bir kaban ve benimki gibi kırmızı bir atkı vardı. Benim aksime o boynuna sıkıca bağlamıştı.

"Sorun değil." dedim yeniden lakin bunu derken dürüst olmadığımı o da fark etmiş olmalıydı zira hâlen daha tir tir titriyordum.

"Dışarıdan güven veren biri olduğumu söylerler." Benim güvenimi kazanmaya çalışıyordu, farkındaydım. "Asaf ben bu arada ve söylediğim şarkıdaki rimel hakkında hiçbir şey bilmiyorum." Elini uzattı. Onunla tokalaşmamı bekliyordu. Asla ama asla güvenmemem gerektiğini biliyordum lakin sebepsiz bir güven vermeye başlıyordu.

Bu bir manipüle Gökgüzel. İnanma.

Ya değilse? Bu sefer iyiyse?

Yorulmadın mı yırtık cebinde sürekli umut taşımaktan?

Tereddüt içinde olsam dahi elini sıktım ve aynı şekilde karşılık verdim. "Ben Gökgüzel ve bu bilgi pek işime yaramayacak."

Söylediğim şeye güldü. "Memnun olduk mu o zaman?"

Yanıtsız bıraktım. Kimseyi tanımadan memnuniyetle karşılayamazdım. İnsanların hepsi iki yüzlüydü. Herkesin sakladığı bir yüzü vardı. Bu adamın da olmalıydı.

Benden yanıt gelmeyince tokalaşmayı bırakıp gitarının tellerine geri döndü.

"Akşama doğru azalırsa yağmur.

Kız Kulesi ve Adalar...

Ah, bur'da olsan çok güzel hâlâ

İstanbul'da sonbahar..."

🕊

Bölüm sonu

2 yorum