
Sevilmek istiyor insan. Sevilmek istiyor istemesine de, aynı acıları yaşamaktan da bir hayli korkuyor. “Yine aynı olursa?” diyor, “Ya bu da diğerleri gibiyse?” diyor, “Ben yine ne yapar ne eder güvenirim de, ya güvenim bu sefer de boşa çıkarsa?” diyor. Sevip sevilmemekten, kendisini sevdiği için pişman olduğu o günlerin içinde bulmaktan korkuyor. Hiçe sayılmaktan, yarım kalmaktan korkuyor. Ama bu korkunun insana hissettirdiği kaygıyı bir Allah'ın kulu anlamıyor. Herkes ilk başta şöyle severim, böyle severim edalarıyla geliyor. Sonra bir bakıyorsun, iki gün sonra ortadan kayboluyor. En kötüsü de bir daha kimseyi sevmememiz gerektiğini, elimizde avucumuzda ne varsa önüne döktüklerimiz öğretiyor. Güvendiklerimiz de her zamanki gibi yanıltmıyor. İnsan en çok dinlenmek istediğinde yoruluyor da, duyguları en çok bu yıpratıyor.
Çok sevince acıyor, sevilen de bundan besleniyor.
....
Gözümü açtığımda bir ağacın gölgesine sığınmış vaziyetteydim. Müptela olmadığım şekilde etrafta her ağaç türünden birer tane vardı. Gökyüzü mavi ve güneşliydi. Bülbüller huzur dolu bir şekilde şarkı söylüyor, insanı mest ediyordu.
Fırtına çıkmasını bekledim. Acıyı bekledim, korkuyu ve kederi bekledim. Karanlık bir girdap bekledim.
Gelmedi.
Güneş yarınlar yokmuşcasına parlıyor içimi ısıtıyordu. Acı gelmemişti. Korku ve keder gelmemişti. Bulutlar vardı elimi uzatsam dokunacak gibiydim. Gökyüzü masmaviydi, özgürlük vardı ve ben nefes alabiliyordum.
Dağdan gelen şelalenin suyu, küçük bir nehre akıyor ve ilerliyordu. Etraf yağmur yağdıktan sonraki toprak kokusuyla sarmalanmıştı.
Bu bir rüyaydı ve gerçeklikteki mutlu, kahkaha dolu anılar gibi bu rüya da son bulacaktı.
🕊
Gözlerimi ard arda kırpıştırdım ve bulunduğum yeri kısa bir süre algılayamadım. Burnuma değen koku hâlâ yağmur yağdıktan sonraki toprağın kokusunu andırıyordu ama biraz deniz kokusu da karışmıştı.
Boğaz köprüsünün akşam vakti mest edici ışıklarını görünce anladım sahilde olduğumu.
Başımı yavaşça kaldırdım yaslandığım yerden. Delice ağrıyordu. Şakaklarımı ovuşturmaya başladım.
“İyi misin?”
İrkilerek sesin sahibine baktım. Anımsamaya çalıştım. Metro istasyonu, gitar, bank, sarı saç, kırmızı atkı... Her şey allak bullaktı lakin anımsamam zor olmadı. Sadece ismini unutmuştum. Ali miydi? Ahmet? Asım? Âdem?
“Gökgüzel Hanım? Duyuyor musunuz?”
Beni yine düşüncelerimden koparan onun sesiydi. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdığımda tebessüm ettiğini fark ettim lakin umursamadım. Konuşmaya devam etti.
“Uyuya kalmıştınız omzumda. Bende kıpırdamadım, çok yorgun görünüyordunuz zaten. Özür dilerim, yanlış anlamayın lütfen.”
Ayık olsaydım şayet adamı şu an burada rezil edebilir ya da var gücümle koşup kaçabilirdim. Lakin takıldığım alakasız başka bir nokta vardı.
“Ne kadardır uyuyorum?”
“Çok olmadı,” diye yanıtladı kol saatine bakarken. “Yaklaşık 20 dakikaya yakın.”
Şu an kaçman lazım! En iyi bildiğin şeyi yap ve uzaklara koş, müphem yollara koş!
“Asıl ben özür dilerim. Aklım başımdan aşkın. Leyla misali dolaşıyorum etrafta.”
Ne yapıyorsun? Kaçman gerek, huzursuz olman, kendini güvende hissetmemen gerek. Safsın Gökgüzel! Hemen inandın mı?
“Ben hâlâ dolaşıyorum avare.
Hani görsen eni konu, divane.
Ne yaptıysam olmadı, ne çare?
Unutamadım, gitti...”
Sesi mest ediciydi ve müptela olunmamasının mümkünatı dahi yoktu.
“Öyle der Sezen Aksu. Sendeki de o mesele herhâl.”
“Unutamadığım bir insan olduğunu sanmıyorum.”
Yalancı.
“Unutamadığının ille de bir insan olması koşul mudur?”
Unutamadığın bir insan değil, bir sürü insan vardı senin. Hep bu saflığın yüzünden, aptallığın yüzünden! Güvenme artık. Hatalarından biraz ders al.
“Neden sustun?” diye sordu sessizliğimin üstüne.
“Doğru sözün üstüne laf edilmez de ondan.”
Belli belirsiz gülüşünü işittim. Ona değil, Boğaz'a bakıyordum. Bir pamuk şekerci geçti önümüzden. Sonra baloncu. Ardından bisikletli bir genç. Seyyar mısır tezgâhı, martılar, sert esen rüzgâr, kayalara çarpan dalgalar.
Ayaklandım banktan ve uzaklaştım hiçbir laf etmeden. Arkamda bıraktım onu. Olur da bu sığamadığım şehirde, İstanbul'da bir defa daha karşılaşırsak, dedim içimden. Bir daha sırtımı çevirip gitmeyeceğim, Lavinia. Ama sende canımı yakma. Çok yaktılar, çok kırdılar. Sende yakma, sende kırma, Lavinia.
🕊