“Eğer o lanet kadın işin içinde olmasa oradan hiç ayrılmazdım!” kendi kendine söylenerek karanlık ormanın derinliklerine doğru ilerleyen Burak, havayı ara ara koklayarak onlardan ne kadar uzaklaştığını hesaplamaya çalışıyordu.
Dolunay tepede parıldamaya devam ederken içindeki canavar çıkmak için çırpınıp duruyordu. “Tanrım! Şimdi olmaz! Burada olmamalı!” diye acı içinde yakaran Burak, içindeki canavarı serbest bırakmamak için amansız bir mücadele veriyordu. Ama iyi biliyordu ki bu savaşın sonunda hep canavar kazanıyordu. “Ama burada olmamalı! Onlara bu kadar yakınken değil!”
Sonunda üzerindeki ağırlıkları fırlattı ve olabildiğince hızlı bir şekilde koşmaya başladı. Ne kadar hızlı koşarsa o kadar uzaklaşabileceğini biliyordu ama içindeki hayvan daha fazla duramıyordu. Vücudu parçalanmaya başladı. Elbiseleri birer birer yırtılıyor, etleri parçalanıp bedeni irileşmeye başlıyordu.
Bu sırada her şeyden habersiz olan kamptakiler ateşin etrafına toplanmış şarkılar söyleyerek dolunayın parlak ışıkları altında eğlenmeye devam ediyordu. Uzak bir köşede oturmuş kitabını okumakta olan Buse ise, aklını bir türlü elindeki kitaba veremiyordu. Devamlı Burak’ı düşünmek onu daha fazla kızdırıyordu. ‘Neden onu düşünüp duruyorum ki? Sanki çok umurumda olan birisiymiş gibi aklım sürekli ona kaymak zorunda mı?’ diye düşünüp kendine kızdı.
“Burada tek başına ne yapıyorsun güzelim?” aniden yanı başında beliren Cüneyt’in sesiyle ürken Buse, kafasını kitaptan kaldırıp tepesinde sırıtan adama baktı. Şu anda onunla uğraşmayı hiç istemese de mecbur olduğunu düşündü. Çünkü buradan dönüşte onun arabasına binmek zorunda kalabileceğini biliyordu.
‘Lanet olsun sana Burak!’ diye düşündü ve Cüneyt’e gülümsemeye çalışarak “Kitap okuyorum Cüneyt.” Diyerek elindeki kitabı işaret eder.
“Sanki sonunda yazar olacaksın Buse! Neden bu kadar çok kitap okumak istediğini bir türlü anlamış değilim! Bana göre boş işler bunlar.” Diyerek Buse’nin yanına oturur ve okuduğu kitabın kapağını inceler.
“Belki kitap okumak sana boş iş gelebilir ama bana göre ufkumu genişleten ve gidemediğim yerleri hayalimde görmemi sağlayan şeylerden biridir!” diyerek noktayı koyduğunu düşündü.
Cüneyt ise sanki ona laf sokmamış gibi sırıtmaya ve Buse’ye biraz daha yaklaşmaya başlar. Bunu fark eden Buse, onun sapıklık peşinde olduğunu anlar. Bu işlerden çok sıkıldığı için kitabını toplar ve “Çok uykum var bu yüzden sana iyi geceler Cüneyt.” Diyerek ayağa kalkar ve çadırına doğru ilerler.
Onun hareketlerini fark eden arkadaşı İlayda, yanına ilerleyerek “Neyin var senin kuzum? Bugün çok durgunsun?” diye soruları arka arkaya sıralar. Bu durumdan çok sıkılan Buse, “Sadece çok yorgunum lütfen Cüneyt’in yanıma gelmesine izin verme olur mu?” diyerek zor da olsa arkadaşına gülümser.
En yakın arkadaşını daha önce hiç bu halde görmemiş olan İlayda, onun ne demek istediğini anlamış oldu. ‘Belli ki Cüneyt sınırı aşmaya çalışmış!’ diye düşündü. “Sen merak etme canım. Bir metre bile yaklaşmasına izin vermem!” diyerek sırtını sıvazladı. “Eğer bir derdin olursa en yakınında olanın ben olduğumu unutma olur mu?”
“Hiç unutmam canım!” deyip çadırına girdi. Bir an önce üzerini değiştirip uyumak istiyordu.
O anda uzaklardan güçlü bir uluma sesi işitti. O kadar güçlüydü ki, tüylerinin aniden diken diken olmasına neden oldu. Aniden kurdun buraya gelme olasılığını düşündü. “Herhalde buralara gelmez! Gerçi o kurt ile baş edebilecek çok sayıda insan varken buraya gelmeye teşebbüs etmeyecek kadar akıllı bir hayvandır.” Diyerek kötü düşünceleri kafasından uzaklaştırdı ve üzerini giyinip uyku tulumunun içine yerleşti.
Saatler gece yarısını gösterirken kamptaki herkes derin bir uykuya dalmıştı. Etraf sessizliğe bürünmüş haldeyken ormanın derinliklerinden onlara doğru yaklaşmakta olan tehlikenin farkında değillerdi. Ormandaki gece yaşayan bütün canlılar susmuş, yaklaşmakta olan ölümün dehşetiyle âdeta saklanmışlardı.
Buse ise gördüğü huzur dolu rüyanın etkisiyle yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuş, kendi kendine mırıldanıyordu. Çadırının etrafında dolanmakta olan kocaman bir siluetin varlığından habersiz huzur içerisindeydi.
Çadırların etrafında dolanıp havayı koklayan iri siluetin çalılara basarak çıkardığı sesler yüzünden ilk uyanan Cüneyt oldu. “Kim var orada?” diyerek yattığı yerde doğrulan genç adam, gözlerini ovalayarak kendine gelmeye çalıştı. Buse ile ilgili gördüğü aşk dolu muhteşem bir rüyadan uyandırıldığı için sinirlenmiş ve uyandıranı nasıl döveceğine dair hayaller kurmaya başlamıştı bile.
Aniden dışarıdan gelen güçlü bir hırlama sesi Cüneyt’in uykusunu tamamen açmış ve korkudan olduğu yere sinmesine neden olmuştu. Bu sesin nereden geldiğini hemen anlayan Cüneyt “Lanet olsun! Çadırımın önünde resmen bir kurt var!” diyerek sessizce ve kıpırdamadan olduğu yerde durmaya çalıştı. Korku bütün bedenini esir almış, kalbi âdeta bir çitanın hızına sahipmişçesine hızlı hızlı atarak yerinden çıkmaya çalışıyordu.
Bu sırada çadırın önündeki ufak silüet yavaşça yaklaşmaya başladı. O yaklaştıkça beden de büyümeye ve çadırı kaplayacak kadar genişlemeye başladı. Korkuyla baş etmeye çalışan Cüneyt görüntü karşısında daha fazla kendini tutamadı ve avazı çıktığı kadar bağırıp kurdun etrafta olduğunu haber verdi.
Sesi duyan diğer arkadaşları kendine gelmeye çalışırken çadırın parçalanma sesini ve hırlayan bir yaratığın sesiyle Cüneyt’in çığlıklarının birbirine karıştığını işittiler. Bu sırada her şeyden habersiz bir şekilde uyuyan Buse ise, derin uykudan ancak bütün çadırlar parçalanıp da insanların sesleri çıkmaya başlayınca uyanmayı başarır.
“Dışarıda neler oluyor Allah aşkına!” diye söylenen Buse, yavaşça yerinde doğrulur. Tam bu sırada çadırına sıçrayan kanı gören Buse, son anda çığlığını bastırmayı başarır. Dışarıdan gelen seslerin korkunçluğuyla ürkerken, insanların acı içerisindeki haykırışları dışarıdaki dehşeti yansıtmaktadır.
Çadırın içini araştırarak saklanacak yer arar ama toprağı kazarak içine girmesinin imkânı olamayacağını düşünerek bundan vazgeçer. “Ne yapacağım ben şimdi?” diye düşünüp yere çöker. Dışarıdaki şey her neyse insanların çığlık atmasına neden oluyordu. “İnsanları öldüren bir şey olmalı kesin!” diyerek oturduğu yerde ağlamaya başladı. “Keşke annemle gitmeden önce barışmış olsaydım. Allah’ım, lütfen burada ölmeme izin verme!” sessizce ağlamaya devam ederken, dışarıdaki çığlıklar kesilmiş, uğursuz bir sessizlik çevreye hâkim olmuş durumdaydı.
Bir an için kendini kan ve vahşet içeren korku filminin içinde gibi hissetti. Buradan nasıl kurtulması gerektiğini düşünürken dışarıdan hırlama sesleri gelmeye başlar. O anda dışarıdaki canavarın kurt olduğunu anlayan Buse, kurdun saldırısı yüzünden arkadaşlarının öldüğünden şüphelenir. “Gece uluyan kurt bu olsa gerek! Neden aptal gibi buraya gelemeyeceğini düşündüm ki!” kendi kendine söylenerek sessizce çadırın ucuna gelir ve derin bir nefes alarak dışarıya bakmak için hafifçe altını kaldırır.
Gördüğü manzaraya inanmak istemeyen Buse, içinden gelen çığlığı bastırmak için nefesini tutmak zorunda kalır. Her yer kan içerisinde olan kamp alanı, arkadaşlarının parçalanmış bedenleriyle dolu olan küçük alan âdeta savaş bölgesine dönmüş gibidir.
İçinde uyanan mide bulantısı ve kusma isteğiyle boğuşur. Bir yandan da o canavara yakalanmadan bir an önce kaçmak için plan yapmaya karar verir. Tam çıkmak için hamle yapacağı sırada başka bir kızın çığlığı duyulur. Bu çığlığın sahibi en yakın arkadaşı İlayda’dan başkası değildir. “Kesin onu da öldürecek! Ne yapmalıyım Allah’ım? Ne olur bana bir yol göster!” diye Allah’a yalvarmaya başlar. Ölüm korkusu bütün bedenini sarmış, tir tir titremesine neden olur.
Aniden İlayda’nın kanlar içerisindeki görüntüsü parçalanmış çadırların ve dağılmış eşyaların arasından Buse’nin görüş alanına girdiğinde, kahve tonlarındaki saçları kan ile kaplanıp daha da kırmızı bir renk halini almış haldedir. Elbisesi ise aldığı pençe darbelerinin etkisiyle yer yer yırtılmış, kesilen yerlerinden kanlar süzülmektedir.
O anda ölümün hemen yanı başında olduğunu anladı Buse! Ya kaçacaktı ya da arkadaşıyla birlikte o canavarla savaşıp, sonsuza kadar yok edecekti!
“İmdat!” İlayda’nın acı dolu yakarışları kulaklarına doldu. deta kendisine sesleniyormuş gibi bir hisse kapıldı. Peki, nasıl yardım edecekti ona? Ne yapabilirdi? O yaratığı öldürmenin yolunu bile bilmezdi ki?
“Sana yardım edemem ben İlayda.” Kendi kendine sessizce mırıldanırken gözyaşları arkadaşının yakarışları karşısında sicim gibi akıp durdu.
Ansızın kocaman siyah tüylerle kaplı bir beden, Buse’nin bulunduğu çadırın hemen önüne indi. Karşılarında beliren bu korkunç yaratık, hem Buse’yi hem de İlayda’yı korkutmaya yetti.
Ne yapacağını şaşıran Buse, öylece donup arkadaşının sonunu istemeyerek izlemeye başladı. Eliyle ağzını kapatıp çığlığını yutmaya çalıştı. En ufak bir sesin hayvanı kendine çevireceğini biliyordu ve bunu göze almaya niyeti yoktu.
İlayda ise karşısındaki canavar bedenindeki ölüme bakarken, sanki kendi yansımasını görmüş gibi yalvarıp ağlıyor, âdeta yaratık onu anlayacakmış gibi onunla konuşmaya çalışıyordu.
Devasa yaratık yavaş adımlarla İlayda’ya doğru yaklaştı. Korkuyla olduğu yere sinen genç kız, kendisine yaklaşan ölüme bakarak Allah’a dua etmeye ve günahlarını affetmesi için yalvarmaya başladı. Bir taraftan ağlıyor bir taraftan da avuçlarını açarak dualar etmeye devam ediyordu. Bu görüntü karşısında nefesi kesilen Buse ise arkadaşını kurtarmak için yapabileceği her şeyi düşünmeye çalıştı. O an için kafası çalışmayan makinalar gibi hissetti. Hiçbir şey gelmiyordu elinden! Sanki eli ayağı bağlanmış gibi öylece oturup olacakları izliyordu.
Ve her şey bir anda oldu! Canavar ani bir pençe hareketiyle İlayda’yı ikiye böldü! Sanki ‘Yemek için saldırmaya bile değmezsin!’ dercesine kızı eliyle böldü. Kanlar her yana saçılırken Buse dehşet ile açılmış kocaman gözleriyle her saniyesini izliyordu. ‘Tıpkı korku filmi setinde gibi ama her şey gerçek!’ diye düşündü buz tutmuş bedenini kıpırdatmaya çalışırken. Şimdi ne yapacaktı peki? Ölümün onu bulmasına izin mi verecekti yoksa kaçıp kurtulmanın yolunu mu bulacaktı?
