Yattığı yerin ne kadar yumuşak olduğunu fark etti. Mağaranın içinde bu kadar yumuşak yerin nasıl olduğunu merak etti. Yattı yerde doğruldu ve etrafına bakındı. Biraz önce yanı başında olan o yakışıklı ve çekik gözlü adam gitmiş gibiydi.
Yattığı yere baktı. “Normal bir yatağa benziyor!” diye söylendi. Böyle ürkütücü bir yerde o canavar ile birlikte yaşayan yakışıklı adamı tanımayı istediğini fark etti. Belki biraz garip birisiydi ama en azından diğer erkeklerden daha farklı davranıp Buse’nin ilgisini çeken tek kişiydi.
İlk karşılaştıklarında onu yaratık ya da canavar sanması tam bir aptallıktı ama adamın ona sanki her an kırılacak bir eşya gibi davranması kendisini özel hissetmesine neden oldu.
“Ne kadar ürkütücü bir mekân!” düşüncelerle boğuşurken biraz araştırma yapmak için bulunduğu alandan çıkmış, etrafı incelemeye başlamıştı bile. “Kimse var mı?” etrafta dolaşırken küçük odacıklara bakıyor, o yakışıklı adamdan bir iz arıyordu. “Sanki yerin altına girdi!” diye söylendi.
“Neredesin yakışıklı Çinli? Gerçi nereli olduğunu da bilmiyorum ya! Hoş, sorsam da cevap veremezsin çünkü dilimizi bilmiyorsun!” bir an için deliler gibi kendi kendine konuştuğunu düşündü ve bundan vazgeçmeye karar verdi.
Daha sonra etrafı araştırmak için telefonunun ışığıyla mağaranın derinliklerine doğru ilerlemeye başladı. O adam ile tanıştığından beri bulunduğu bu ürkütücü mağaranın artık pek de korkunç gelmediğini fark etti.
“Acaba o adam mı bana bir şey yaptı?” aptalca düşünceler beynine üşüşürken mağaranın içinde dolanmaya devam etti. Tek düşüncesi neredeyse o gizemli ‘Bay Çinli’ idi! “Lakaba bak!” kıkır kıkır gülmeye başladı. Bir an için kendini deliriyormuş gibi hissetti. “Yok artık daha neler!” diyerek yoluna devam etti.
Yürüdüğü yolu hesapladı. Bu kadar uzun süren bir yolda gitse herhalde şehre çoktan varabileceğini düşündü. “Nerede bu adam ya? Yoksa…” kafasına üşüşen korkunç bir düşünce ile olduğu yerde donup kaldı. “Yok… Bu fikri düşünmesi bile korkunç!”
“Allah’ım, ne olur o vahşi canavar adamı yemiş olmasın! Eğer öyleyse vallahi vicdan azabı çekerek ölürüm burada!” diyerek yalvardı sessizce.
Yolun bir tarafının aşağı doğru eğimli olduğunu fark etti. Bir tarafı inerse öleceğini diğer tarafı inmezse adamı bulamayacağını söylüyordu. “Eğer oradaysa bir an önce bu lanetli yerden çıkmanın bir yolunu bulmamız şart olacak!” diye söylendi.
“Böyle bir yerde yaşanabilir mi gerçekten?” sorular aklını kurcalarken tek düşündüğü Asyalı adamı bulmak ve bu hem korkunç hem de ürküten yerden canavara yakalanmadan kaçabilmekti.
Belki ona yanlış geliyordu ama bir şekilde bu garip adam ile aralarında o gece bir bağ oluştuğunu hissetti. Onu burada bırakmasını insanlığına yakıştıramadı. Mağaranın içlerine doğru ilerledikçe duvarlarda sarkan örümcek ağlarının olmadığını fark etti. Normal bir ev gibi böcek ve örümceklerden arınmış bir mağara duruyordu karşısında!
“Belli ki o adam burada gerçekten de yaşıyor!” kendi kendine hayretler içinde konuşup durdu.
Sonunda yolun sonuna ulaştığını fark etti. Bulunduğu alan duvarlara asılmış eski tarz meşalelerle aydınlatılmakta ve ortama hafif bir aydınlık vermekteydi. Duvarlarda asılı olan meşalelerin ışığıyla yola devam eden Buse, içindeki paniği ve korkuyu hissetmemeye çalıştı. “Burada karşıma neler çıkabilir düşünmek bile istemiyorum Allah’ım!” diye âdeta yalvardı.
Meşaleleri takip ederek sessiz adımlarla ilerlemeye devam etti. Korku bütün bedenini ele geçirmek istese de buna izin vermemek için nefesini normal tutmaya çalıştı.
Sonunda meşalelerle aydınlatılmış geniş bir odaya adım attı. Mağaraya benzemeyen bu oda sanki bir evin içindeymiş gibi bir his uyandırdı. Odanın içlerine doğru ilerlediğinde loş ışığın aydınlığındaki kocaman tabutu fark eder. Aniden tüyleri korkuyla diken diken olur.
“Bunun… Bunun burada ne işi olur ki?” diye söylenip içinden dua okumaya başlar. Hissettiği korku bedeninin zangır zangır titremesine neden oldu.
Olduğu yerde donup kalan Buse, ilerlemek ile kaçmak arasında sıkışıp kalır. “Ne yapmalıyım Allah’ım!’ diye söylenir çığlık atmamak için dişlerini birbirine kenetlerken.
O tabutun içinde ceset olduğunu düşünmek istemese de burada bulunmasına başka bir anlam yükleyemez. “Lütfen içinde ceset olmasın Allah’ım!” kendi kendine söylenirken, tabuta doğru yavaş ve eli ayağı titreyerek yaklaşır.
Tabutun yanı başına geldiğinde korkusu bütün bedenini ele geçirmiş durumdadır. Tek düşüncesi içindeki kişinin parçalanmamış olmasıdır. Çünkü parçalanmış birçok ceset ile bugün karşı karşıya kalmanın bedelini yeterince ödediğini düşünmektedir.
Tabutun yanı başına geldiğinde kalbi neredeyse yerinden çıkmaya hazırlanır gibi hızlı hızlı atmaktadır. Yaşadığı korku ve heyecanın onu ölüme götüreceğini düşünmektedir ama bir şekilde de buradan kurtulmanın da yolunu bulmak zorunda olduğunu düşünür.
“Bu tabutun içinden çıkacak olan her neyse beni ya öldürecek ya da kaçmamı sağlayacak bir çıkış yolu olacak!” diye düşündü kendi kendine.
Daha fazla bu şekilde ayakta dikilip içinden çıkabilecek şeyin ne olduğuna kafa yormak istemediğine karar verdi. “En iyisi kendim bakmak!” diye söylendi ve derin bir nefes aldı. Bu işi tek hamlede bitirmeye kararlıydı. Ellerinin titremesini görmezden geldi ve içinden Allah’a işlediği bütün günahlar için af dileyerek tabutun kapağını tutup kaldırmaya başladı.
Kapak o kadar ağırdı ki, kaldırmak için hem iki elini hem de bedenini de kullanmak zorunda kaldı. Kaldırma esnasında ağırlığı yüzünden alt bölmesine sürtünür. Çıkan ses o kadar yüksektir ki, dişleri birbirine sürtünür.
Aniden kapağın altından ağır bir sis tabakası yükselmeye başladı. Sis tabaksını fark eden Buse, içinde oluşan korku nedeniyle öleceğini düşünüp içindekini tekrardan hapsetmeye karar verir.
Tam kapağı geri kapatacağı esnada uzun ve yaratığa ait olduğu belli olan sivri tırnaklar kapağın altından uzanıp Buse’nin incecik bileğine saplanır. Korku ve dehşet ile çığlık atmaya başlayan Buse, kolunu yaratığın tırnaklarından kurtarmaya çalışır. Ama yaptığı hesaplamaya katmadığı tek şey etine batan sivri tırnakların arasından sızan kendi kanıdır!
Kanın kokusu etrafa yayılırken, tabutun içindeki şey titremeye ve kükremeye başladı. Korkuyla geriye sıçrayan Buse, neredeyse kafasını duvara vuracaktı ki, son anda kurtulmayı başardı.
Bu sırada tabutun içindeki çıldırdı ve tabutu yerinden söküp duvara fırlattı. Gürültüyle duvara çarpan meşe ağacından yapılmış kapak parçalarına ayrılarak etrafa dağıldı. Etrafa yayılan sis tabakasının içinde yolunu bulmaya çalışan Buse, olduğu yerde âdeta kanı donmuş halde öylece kaldı. Hiçbir yere kıpırdayacak hali kalmamış, öylece ölümün ortaya çıkıp acısız bir şekilde canını almasını beklemeye başladı.
Sislerin arasından elin tekrardan çıktığını ve kendisine doğru yaklaşmakta olduğunu fark etti. Korku ve dehşet ile olduğu yere sinip yaratığın görüş alanından çıkmaya çalıştı. Son bir umut ile onun kendisini görmemesini Allah’tan diledi.
Sivri tırnakların olduğu el sislerin arasında tekrar kaybolurken uzun bir siluetin yalpalayarak kendisine doğru ilerlediğini fark etti. Nefesini çekti ve içinde tutup yaratığın dikkatini çekmemek için kıpırdamadan durmaya çalıştı.
Sonunda uzun boylu siluet sislerin arasından çıktı ve Buse’nin önünde durdu. Kıvırcık saçları omuzlarına kadar gelen ve yüzü saçlarıyla örtülmüş olan canavara baktı. Gördüğü manzara karşısında şaşkınlıktan nefesi kesilen Buse, öylece donup kaldı. Canavarın yeni tanıştığı sessiz ve yakışıklı Asyalı olmasının kalbini parçaladığını hissetti.
Canı yanıyor, kalbi bin bir parçaya ayrılıyordu! Neredeyse sevmeye başladığı o adamın şu anda karşısında sanki bir ölü gibi yalpalayarak hareket etmesi canını yakıyordu. Ona zarar gelmemiş olmasını bütün kalbiyle ne kadar dilediğini düşündü. Allah’ın dileklerini kabul etmemiş olması canını acıtıyordu.
“Sen… Sen… Burada..!” devamını bir türlü getiremedi. Karşısındaki canavarın yalnızlığını paylaştığı adamın ta kendisi olması Buse’yi afallatmıştı. “Neden Allah’ım! Neden onun ölmesine izin verdin?” diye söylenip gözyaşlarının dışarıya akmasına izin verdi.
Burada yalnız olmadığını bilmek onu biraz olsun mutlu edip savaşmasına destek oluyordu ama şimdi o savaşmasını sağlayan değerli hazinesini de kaybetmişti! Peki, şimdi ne yapacaktı?
Kalıp savaşmaya devam mı edecekti yoksa o yürüyen ölünün kendisini parçalayıp yemesine izin mi verecekti?
