Pıt… Pıt… Pıt…
Kulaklarında çınlayan su damlacıklarının sesi suyu açık bırakmış olabileceği hissini uyandırdı. Yavaşça kendine geldiğinde, yattığı yerin yatak olamayacak kadar sert ve soğuk olduğunu fark etti.
“Evde değil miyim?” gözlerini araladı. Etraf yanı başında yanan ateşin yaydığı ışık sayesinde aydınlanmış, yaydığı sıcaklık sayesinde de ısınmış durumdadır. Ateşin duvarlara yansıyarak gölgelerde dans edişini izlerken, nerede olduğunu hatırlamaya çalıştı.
Uzandığı soğuk zeminde doğruldu. Sanki beynini komple boşaltmışlar gibi hiçbir şey hatırlayamadığını fark etti. Konuşmaya çalıştı ama susuzluktan dudaklarının çatladığını ve ağzını açamayacak kadar uyuşmuş olduğunu anladı. Birisi ona uyuşturucu vermiş gibi!
Başı dönüyor ve odaklanamıyordu. “Kimse var mı?” sonunda kısık da olsa sesini çıkarmayı başardı. Ayağa kalktı ama baş dönmesi bir türlü geçmek bilmedi. Düşünmeye çalıştı. “Burada ne işim var benim?” son hatırladığı şeye odaklanmaya çalıştı. “Arkadaşlarımla kamp yapacaktık biz?” bunu hatırlıyordu ama sonrasında ne oldu da buraya gelmişti peki?
“Düşün Buse düşün!” kendi kendine emir vererek beynini zorlamaya çalıştı. Gözlerini kapatıp başını ellerinin arasına aldı. Etrafın sessizliği biraz da olsa iyi geldiği için odaklanmasının kolaylaştığını fark etti. “Yapabilirsin Buse!”
Aniden beyninin derinliklerinde korkunç bir ağrı oluşur. Sanki birisi elindeki matkap ile beynini parçalara ayırmaya çalışmaktadır. Dizlerinin üzerine çöker. Ağrı artık dayanılmaz bir hâl alana kadar öylece bekledi. Tam vazgeçeceği anda bazı görüntüler canlanmaya başladı.
Bölük pörçük parçalar arasında birisinin korkunç derecede çığlıklar attığını duydu. Bunun boğazından yükselen kendi çığlığı olduğunu anladığında, beyninde oluşan acı nedeniyle çığlık attığını fark etti. Görüntüler gözünde canlanmaya başladı. Parçalanmış bedenler, dağılan eşyalar, kan gölüne dönmüş yeşillik alan ve en yakın arkadaşının bir hayvan tarafından parçalanırken çıkardığı acı dolu çığlıklar…
Hatırladığı korkunç hatıralar ve kulaklarında çınlayan arkadaşlarının haykırışları nedeniyle acıyla yere çöken Buse, mağaranın zeminine uzandı ve cenin pozisyonu alarak öylece yatıp dehşetin ve korkunun yeniden ortaya çıkışını hissetti.
Bedeni sanki binlerce parçaya ayrılıyor, her bir parçası arkadaşlarıyla birlikte yok olup gidiyordu. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın o korkunç ve dehşet dolu görüntüler bir türlü kaybolup gitmiyordu. Sonunda daha fazla dayanamadı ve “Yeter artık!” diye boğazı ağrıyana ve sesi kısılana kadar bağırmaya başladı.
Aniden mağaranın içerisinde korkunç bir uğultu duyuldu. Sanki dağların tepesine kurulmuş dört katlı bir bina büyüklüğündeki çanı çalmışlar gibi ürkütücü bir sese benzer! Bu sesi duyan Buse, tüylerinin aniden diken gibi olduğunu hisseder. Korkuyu iliklerine kadar hisseder ve ölümün yakınında olduğunu anlar.
“Artık senden korkmuyorum canavar!” diye avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar. Aynı çığlık sesi mağaranın derinliklerinden yükselerek Buse’ye çarptığında, soğuk bir fırtınanın mağarayı doldurduğunu düşündü.
Çığlığın ardından gelen bu soğuk rüzgâr, âdeta Buse’yi yerden yükseğe kaldırmaya çalıştı. Korkuyla ve dehşet ile yere çömelen Buse, kulaklarını ve gözlerini kapayarak yaklaşan o korkunç şeyi görmemeye çalıştı.
Aniden bulunduğu mağarayı korkunç bir rüzgâr sarar. Rüzgârın şiddeti o kadar güçlüdür ki, ateşin söndüğünü hisseden Buse, iliklerine kadar bedeninin donduğunu fark eder. Rüzgârın tıpkı kasırga gibi mağaranın içinde dolaşması aslında kasırgadan daha farklı bir şey olduğunu gösteriyordu. Bunun ne olduğunu anlayamayan Buse, gözlerini açıp da bakmaya korkuyordu.
Karanlık mağaranın içerisinde çömelmiş halde gözleri kapalı olan Buse, korkudan konuşacak halde olmadığını düşündü. Kaçması ve saklanması gerektiğini bilse de bedeni ona itaat etmemektedir. Ölümün soğuk nefesini aniden ensesinde hissetti. Bedeni hissettiği korkuyla âdeta buz kalıbına girmiş gibi donup kaldı.
Nereden geldiğini anlayamadığı güçlü ve soğuk parmakların yüzünde dolaştığını hissetti. İnsan parmaklarını andıran yapısını hissedince ani bir refleks ile gözlerini hızlıca açtı. O anda buzu andıran soğuk ama bir o kadar da meraklı mavi gözlerle karşı karşıya geldi.
Karşısında; uzun siyah saçların çevrelediği elmacık kemikleri çıkık, üçgen şeklinde bebeksi bir yüze sahip genç ve oldukça çekici bir adam duruyordu. En çok dikkatini çeken ise adamın buz mavisi gözleriydi. Sanki o gözler de bir çekim varmış da kendisini içine çekiyormuş gibi hissetti.
Buz mavisi gözleri tıpkı Sibirya kurtlarını andırıyor ve Buse’nin içine işliyor gibiydi. Gözlerini bir türlü oradan alamayan genç kız, kendini tokatlama isteği hissetti. “Ne saçma ama!” diye söylendi.
Adamın hala konuşmamış olması enteresan gelmeye başladı. “En iyisi benim başlamam galiba, ha?” gülümseyerek adama bakmaya ve ondan bir yanıt almaya çalıştı.
Adamın görüntüsüne baktı ve gördüğü manzara onu hazırlıksız yakalayıp gülmesine neden oldu. Adam sanki 70’li yıllardan gelmiş gibi fötr şapka takan asiller gibi klasik bir ceket, yarım bir yelek ve saten bir gömlek ile karşısında duruyordu. Pantolonu ise bildiğiniz kumaş pantolondu.
“Nereden geldin sen böyle?” kendini tutamayan Buse, adama bakmaya ve onu incelemeye devam etti. “Dilimi anlıyor musun?” adamın hâlâ garip bir şekilde yüzüne odaklanmış olması Buse’yi kızdırmaya başladı.
Aniden adam olduğu yerde dikleşti ve yüzünde ciddi bir ifadeyle bir şeyler söylemeye başladı. Buse, adamın anlattıklarına mı odaklanacağını ya da kullandığı dilin ne kadar melodik bir ses ile çıktığına mı odaklansın bir türlü karar veremedi. Adamın sesi tıpkı bir şarkı gibi Buse’yi bir anda mest edip kendinden geçirdi.
“Aman Allah’ım! İnan bana ne dediğini hiç anlamadım ama sen bence insan olamazsın! Acaba bu sesin için mi o canavar seni de buraya kapattı?” aklında bin bir tür de sorular vardı ama sorup da yanıt alabileceği kimseler yoktu.
Adamın sessizliğe gömülmesi Buse’nin onu anlamadığını gösterir nitelikteydi. “Beni… Anlamıyorsun değil mi?” üzüntüsünü belli etmek istemese de yine de hayal kırıklığına uğradığını biliyordu. Ne de olsa koskoca mağaranın içindeydi ve tek konuşabildiği kişi de karşısındaki dilini bilmediği yakışıklı adamdan başkası değildi.
“Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki?” kendi kendine konuşarak köşeye çekilen Buse, adamın öylece ayakta durup kendisine robot gibi bakması canını sıkmaya başladı. “Bakma bana lanet olası!” her ne kadar suçun adam da değil de kendinde olduğunu bilse de yine de ona da kızmadan edemedi. Ne de olsa yabancı dil öğrenmek için çabalamamış olan kendisiydi!
Aniden yanı başında biten adam yeniden konuşur ama onun dediklerini anlamayan Buse adama üzüntüyle bakarak “Ne dediğini anlamıyorum boşuna konuşma!” diye söylenir.
O anda Buse’nin verdiği tepkiyle şaşkına dönen adam, biraz geriler ve Buse’nin kalbini durduracak bir hareket yapar; gülümser.
“Öleceğim galiba!” diyen Buse, korkusu ve üzüntüsünün aniden yok olduğunu fark eder. Adamın gülüşü sanki ona Cennet’i vaat etmiş gibidir! Gülümseyince yanaklarında oluşan gamzelere dokunma isteği oluşur. “Sen… Sen çok güzelsin!” kendini tutamaz ve adama yaklaşıp gamzelerine dokunur.
Yaptığı bu hareket karşısında adamın buz mavisi gözlerinin şaşkınlıktan kocaman açılmasına neden oldu. Her ne kadar şaşırmış olsa da yine de yerinde kıpırdamadan durarak Buse’nin ona dokunmasına izin verir. Bu şekilde davranarak Buse ile aralarında bir bağın oluşmasına izin verir. Ama bu bağ ikisi içinde iyi mi yoksa kötü mü olacak?