İçeriğe geç

Lanetin Varisi

Bölüm 7 · 6 dk okuma

Lanetin Varisi

Bölüm 7

Karanlığın Elçisi

Lanetin Varisi

Bölüm 7: Karanlığın Elçisi

Aether Vadisi’nin üzerinde yükselen toz bulutu, gecenin karanlığına ağır ağır karışıyordu.

Az önce yaşanan patlamanın izleri her yerdeydi.

Köklerinden sökülmüş ağaçlar…

Çatlamış kayalar…

Yere gömülmüş büyü rünleri…

Parçalanan şelale…

Ve vadinin ortasında, küçük bedeniyle hareketsiz yatan Kael.

Arkan birkaç adım ötede dizlerinin üzerine çökmüş, nefes almaya çalışıyordu.

Omzundan kan süzülüyordu.

Kaburgalarındaki ağrı her nefeste biraz daha artıyordu.

Fakat bütün bunların hiçbir önemi yoktu.

Gözleri yalnızca Kael’i arıyordu.

“Kael…”

Yaşlı adam sürünerek çocuğun yanına ulaştı.

Elini Kael’in boynuna götürdü.

Nabzını kontrol etti.

Atıyordu.

Zayıftı…

Ama düzenliydi.

Arkan derin bir nefes verdi.

“Şükürler olsun…”

Çocuğu kucağına aldı.

Kael’in yüzü bembeyazdı.

Dudakları hafifçe titriyordu.

Arkan elini onun alnına koydu.

“Dayan…”

“Henüz başlamadık bile.”

Vadinin diğer tarafında…

Gölge Avcıları Birliği’nin üyeleri yıkıntıların arasında ayağa kalkmaya çalışıyordu.

Bor’un zırhı parçalanmıştı.

Dras’ın sol kolu hareketsizdi.

Narek’in yüzünden kan akıyordu.

Selene birkaç metre ötede, dizlerinin üzerinde durmuş, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu.

Varok ise…

Hiç konuşmadan Kael’e bakıyordu.

Yüzünde korkuyla karışık bir hayranlık vardı.

Az önce gördükleri şey, yıllardır anlatılan bütün hikâyelerin ötesindeydi.

Çocuk hiçbir büyü sözünü bilmiyordu.

Silah kullanmayı bilmiyordu.

Gücünü nasıl kontrol edeceğini bilmiyordu.

Ama buna rağmen…

Bir çığlığıyla beş seçkin savaşçıyı savurmuştu.

Varok yavaşça ayağa kalktı.

“Bu çocuk…”

Sesi kısıktı.

“…yedi yaşında.”

Selene cevap vermedi.

Varok devam etti.

“Yedi.”

“Bizim yaşımızdaki savaşçıların yıllarca ulaşamadığı gücü, hiçbir şey bilmeden kullanıyor.”

Selene sonunda konuştu.

“Bu güç onun değil.”

Varok ona baktı.

“Ne demek istiyorsun?”

Selene’nin gözleri Kael’in göğsündeki mühre çevrildi.

“Bu mühür…”

“Çocuğa güç vermiyor.”

“Çocuğun içindeki bir şeyi…”

“…serbest bırakıyor.”

Varok’un yüzü sertleşti.

“Yani?”

Selene yutkundu.

“Yani asıl korkmamız gereken şey…”

“…mührün ardında ne olduğunu bilmememiz.”

Arkan başını kaldırdı.

Gölge Avcıları hâlâ oradaydı.

Yaşlı büyücü, Kael’i yavaşça yere bıraktı.

Sonra bastonuna dayanarak ayağa kalktı.

Yüzündeki yorgunluk kaybolmuştu.

“Buradan gidin.”

Varok kaşlarını çattı.

“Emir mi veriyorsun?”

“Hayır.”

Arkan’ın sesi sakindi.

“Size son bir şans veriyorum.”

Bor öfkeyle baltasını kaldırdı.

“Sen…”

Varok elini kaldırarak onu durdurdu.

“Bekle.”

Yaşlı büyücünün gözlerine baktı.

Arkan’ın yüzünde korku yoktu.

Yalnızca kararlı bir ifade vardı.

Varok, bunun bir tehdit olmadığını anladı.

Bu…

Bir uyarıydı.

“Çocuk için geri geleceğiz.”

Arkan başını salladı.

“Ben de sizi bekliyor olacağım.”

Varok ekibine döndü.

“Çekiliyoruz.”

Bor şaşkınlıkla ona baktı.

“Ne?”

“Emri duydun.”

“Fakat çocuk burada!”

Varok sertçe cevap verdi.

“Şu an onu öldürmeye çalışırsak hepimiz ölürüz.”

Bor dişlerini sıktı.

Fakat itiraz etmedi.

Gölge Avcıları yavaş yavaş vadinin girişine doğru ilerlemeye başladı.

Selene son kez arkasına baktı.

Kael’i gördü.

Çocuğun yüzünde hiçbir kötülük yoktu.

Sadece uyuyordu.

Selene’nin içinde garip bir huzursuzluk oluştu.

Bir anlığına…

Görevinin yanlış olduğunu düşündü.

Fakat bu düşünceyi hemen bastırdı.

Gölge Avcıları vadiden çıktıktan birkaç dakika sonra…

Arkan’ın dizleri yeniden çöktü.

Yaşlı adam kan öksürdü.

Kael’in yanında yere yığıldı.

“Usta!”

Kael gözlerini açmıştı.

Henüz kendine gelememişti.

Arkan başını kaldırdı.

“Uyandın mı?”

Kael korkuyla etrafına baktı.

“Ne oldu?”

Arkan gülümsedi.

“Hiçbir şey.”

Kael hemen onun yaralarını fark etti.

“Yalan söylüyorsun.”

Arkan şaşırdı.

Kael’in gözleri doldu.

“Kanıyorsun.”

“Biraz.”

“Çok kanıyor.”

Arkan cevap vermedi.

Kael titreyen elleriyle onun cübbesine dokundu.

“Ben yaptım.”

“Ne?”

“Sen yaralandın…”

“Benim yüzümden.”

Arkan’ın yüzü yumuşadı.

“Hayır.”

“Ama…”

“Kael.”

Yaşlı adam çocuğun gözlerinin içine baktı.

“Sen beni korumaya çalıştın.”

“Fakat…”

“Bir insan sevdiği kişiyi korumaya çalıştığında, yaptığı şey günah değildir.”

Kael başını eğdi.

“Onları öldürdüm mü?”

Arkan birkaç saniye sustu.

“Hayır.”

“Onlar yaşıyor.”

Kael rahatlamış gibi nefes verdi.

Arkan bunu görünce içinden acı bir düşünce geçti.

“Henüz…”

“Henüz kalbinde karanlık yok.”

“Bunu korumalıyım.”

Ertesi sabah…

Aether Vadisi sessizdi.

Arkan gün boyunca yaralarını iyileştirmeye çalıştı.

Fakat aldığı darbeler sandığından daha ağırdı.

Kaburgalarından ikisi çatlamış…

Omzunda derin bir kesik oluşmuş…

İç organlarından biri büyü enerjisinden zarar görmüştü.

Yine de Kael’e hiçbir şey belli etmedi.

Çünkü çocuk sürekli onun yanındaydı.

“Usta.”

“Evet?”

“Ben de güçlenmek istiyorum.”

Arkan elindeki şifalı otu ezmeye devam etti.

“Neden?”

“Bir daha seni koruyabilmek için.”

Arkan’ın eli durdu.

“Kael.”

“Evet?”

“Güç…”

“Birini korumak için kullanılabilir.”

“Ama aynı zamanda…”

“…insanı canavara da dönüştürebilir.”

Kael anlamaya çalışarak baktı.

“Ben canavar olmak istemiyorum.”

Arkan gülümsedi.

“İşte bu yüzden önce güçlenmeyi değil…”

“…kendini tanımayı öğrenmelisin.”

O gün ilk ders başladı.

Arkan Kael’i vadinin kuzeyindeki küçük bir düzlüğe götürdü.

Burada yerde yüzlerce taş vardı.

Her taşın üzerine farklı semboller kazınmıştı.

Arkan taşlardan birinin önünde durdu.

“Bugünden itibaren sana enerji kontrolünü öğreteceğim.”

Kael heyecanlandı.

“Ne kadar güçlü olacağım?”

Arkan hafifçe gülümsedi.

“Şimdilik güçlü olmayacaksın.”

“Ne?”

“Önce bir mum yakabilecek kadar enerji kullanmayı öğreneceksin.”

Kael’in yüzü düştü.

“Ben daha fazlasını yapabilirim.”

“Geçen gece yaptığın şey…”

Arkan’ın sesi sertleşti.

“…güç değildi.”

“Öfkeydi.”

Kael sessizleşti.

“Öfke kontrol edilmezse…”

“…bir gün seni kontrol eder.”

Bu sözler Kael’in zihnine kazındı.

O gün saatlerce çalıştı.

Bir mumun önünde oturdu.

Ellerini uzattı.

Nefes aldı.

Enerjisini hissetmeye çalıştı.

İlk denemede hiçbir şey olmadı.

İkinci denemede…

Mum söndü.

Üçüncü denemede…

Kael sinirlendi.

“Yapamıyorum!”

Arkan sakin bir şekilde karşısında oturuyordu.

“Tekrar.”

“Olmuyor.”

“Tekrar.”

“Usta…”

“Tekrar.”

Kael dişlerini sıktı.

Gözlerini kapattı.

Derin bir nefes aldı.

Bir süre sonra…

Mumun fitilinin ucunda küçücük bir ışık belirdi.

Kael’in gözleri açıldı.

“Yaptım!”

Arkan gülümsedi.

“Evet.”

Kael’in yüzü mutlulukla aydınlandı.

Fakat Arkan’ın yüzündeki ifade değişmemişti.

Çünkü o küçük alevin altında…

Çok daha büyük bir şey hissetmişti.

Kael’in içindeki enerji, normal bir çocuğun enerjisine hiç benzemiyordu.

Sanki devasa bir okyanusun üzerinde duran küçücük bir kapı vardı.

Ve o kapının ardında…

Sonsuz bir karanlık bekliyordu.

Aynı saatlerde…

Karanlık kale.

Taht salonunda ağır adımlar yankılandı.

Varok diz çökmüştü.

Karşısında, yüzü gölgeler içinde kalan hükümdar duruyordu.

“Başaramadınız.”

Varok başını eğdi.

“Evet, Efendim.”

“Çocuk?”

“Yaşıyor.”

“Arkan?”

“Yaşıyor.”

Uzun bir sessizlik oldu.

Hükümdarın parmakları tahtın koluna hafifçe vurdu.

“Beş savaşçı…”

“Bir çocuk…”

“Ve yaşlı bir adam.”

Varok sessiz kaldı.

Hükümdar ona yaklaştı.

“Size kimi göndereceğimi biliyor musun?”

Varok’un gözleri büyüdü.

“Hayır, Efendim.”

Hükümdar başını kaldırdı.

“Raveth.”

Salondaki bütün muhafızlar bir anda başlarını eğdi.

Varok’un yüzü değişti.

“Raveth…”

Sanki bu ismi söylemek bile korkutucuydu.

Hükümdar sakin bir şekilde konuştu.

“Yüzyıldır uykuda.”

“Uyandırın.”

Varok başını kaldırdı.

“Efendim…”

“Onu uyandırırsak…”

“Ne?”

Varok yutkundu.

“…Raveth yalnızca çocuğu değil, bütün Aether Vadisi’ni yok eder.”

Hükümdarın dudaklarında soğuk bir gülümseme oluştu.

“Tam olarak istediğim şey bu.”

Kalenin çok altında…

Yüzlerce metre derinlikte…

Devasa bir taş oda bulunuyordu.

Odanın tam ortasında zincirlerle bağlanmış bir varlık vardı.

İnsan şeklindeydi.

Fakat boyu üç metreyi aşıyordu.

Bedeni siyah zırhlarla kaplıydı.

Kafasında iki yana doğru uzanan boynuzları andıran çıkıntılar vardı.

Yüzü görünmüyordu.

Binlerce yıldır kapalı olan gözleri…

Yavaşça açıldı.

Kızıl gözler karanlığı deldi.

Zincirler titremeye başladı.

Taş duvarlarda çatlaklar oluştu.

Ve ilk kez…

Yüzyıllar sonra…

Raveth konuştu.

“Sonunda…”

“Uyandırdınız beni.”

Karanlık kale sarsıldı.

Aynı anda Aether Vadisi’nde…

Kael’in göğsündeki mühür…

Bir kez daha parladı.

Fakat bu kez…

Kael uyanık değildi.

Rüyasında karanlık bir tahtın önünde duruyordu.

Tahtta oturan kişi yüzünü göstermiyordu.

Kael ona yaklaşırken adam konuştu.

“Sen…”

“…benim kanımı taşıyorsun.”

Kael korkuyla geri çekildi.

“Sen kimsin?”

Tahttaki adam ayağa kalktı.

“Bir gün…”

“…bana neden terk edildiğini soracaksın.”

Kael’in gözleri büyüdü.

“Ne?”

Adam elini uzattı.

“Ve o gün geldiğinde…”

“İntikam isteyeceksin.”

Kael bağırdı.

“Hayır!”

Bir anda uyandı.

Nefes nefeseydi.

Göğsündeki mühür yanıyordu.

Karanlık odada tek başına otururken gözlerinden yaşlar süzüldü.

Sonra ilk kez…

Kendi kendine bir soru sordu.

“Ben gerçekten kimim?”

Dışarıda ise uzaklardan, Aether Vadisi’ne doğru ilerleyen devasa bir uğultu duyulmaya başladı.

Raveth uyanmıştı.

Ve artık…

Av başlıyordu.

Bölüm Sonu

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.