Lanetin Varisi
Bölüm 4: İsimsiz Çocuk
Günler haftalara…
Haftalar aylara…
Aylar ise yıllara dönüştü.
Sessiz Orman’ın kalbinde saklı kalan Aether Vadisi, mevsimlerin değişimini dış dünyadan farklı yaşıyordu. İlkbahar geldiğinde gökyüzünden mavi yapraklar süzülüyor, yaz aylarında geceleri göller yıldızlar gibi parlıyor, sonbaharda ise beyaz ağaçların dallarından dökülen yapraklar toprağa değmeden ışığa dönüşüyordu.
Burası sıradan bir yer değildi.
Kadim çağlarda, dünyanın en güçlü büyücülerinin son sığınağı olarak inşa edilmişti.
Ve artık…
Bu gizli vadinin tek mirasçısı, terk edilmiş bir çocuktu.
Üç yıl geçmişti.
Küçük çocuk, taş evin önünde diz çökmüş, elindeki ince dal parçasıyla toprağa şekiller çiziyordu.
Arkan, evin kapısından onu sessizce izliyordu.
Diğer çocuklar üç yaşına geldiğinde oyun oynar, koşar, düşer, ağlar ve tekrar ayağa kalkardı.
Ama bu çocuk…
Hiçbirine benzemiyordu.
Sessizdi.
Saatlerce tek başına oturabiliyor, çevresindeki her şeyi dikkatle inceliyordu.
Bir kelebeğin kanat çırpışını…
Yaprakların toprağa düşüşünü…
Şelalenin akışını…
Sanki dünyayı anlamaya çalışıyordu.
Arkan hafifçe gülümsedi.
“Yine düşünüyorsun.”
Çocuk başını kaldırdı.
Yavaşça ayağa kalktı.
“Usta…”
Bu kelimeyi söylemeyi yeni öğrenmişti.
Arkan’ın yüzündeki tebessüm büyüdü.
“Evet?”
Çocuk birkaç saniye sustu.
Sonra masum gözlerle sordu.
“Ben… neden başka çocuklar gibi değilim?”
Bu soru…
Arkan’ın yıllardır korktuğu soruydu.
Yaşlı adam derin bir nefes aldı.
Henüz zamanı gelmemişti.
Ama sonsuza kadar da saklayamazdı.
Çocuğun yanına çömeldi.
“Çünkü herkes aynı yıldızın altında doğmaz.”
“Ben kötü mü doğdum?”
Arkan’ın yüreğine bir hançer saplanmış gibi oldu.
Hayır…
Henüz üç yaşındaki bir çocuk bunu soruyordu.
Kim bilir, geceleri kendi kendine kaç kez düşünmüştü bunu?
Arkan iki elini çocuğun omuzlarına koydu.
“İyi dinle.”
“İnsanlar bazen bilmedikleri şeylerden korkarlar.”
“Korktukları şeyleri de kötü sanırlar.”
“Fakat korku…”
“Her zaman gerçeği söylemez.”
Çocuk sessizce dinledi.
“Yani ben kötü değil miyim?”
Arkan gözlerinin içine baktı.
“Hayır.”
“Sen sadece henüz kim olduğunu bilmiyorsun.”
O günün akşamı…
Şöminenin başında otururlarken Arkan aniden ayağa kalktı.
Raflardan küçük, eski bir tahta kutu aldı.
Kutunun kapağını açtı.
İçinde sararmış parşömenler, birkaç eski madeni para ve küçük bir kitap vardı.
En altta ise ince, deri kaplı bir defter duruyordu.
Arkan defteri açtı.
İlk sayfasında tek bir cümle yazıyordu.
“Bir insanın adı, kaderine atılan ilk adımdır.”
Yaşlı adam uzun süre düşündü.
Sonra çocuğa döndü.
“Artık isimsiz kalamazsın.”
Çocuğun gözleri parladı.
“Gerçekten mi?”
“Evet.”
“O zaman bana isim verecek misin?”
Arkan başını salladı.
“Dünyada bazı isimler güç taşır.”
“Bazıları ise umut.”
“Bense sana ikisini de taşıyacak bir isim vermek istiyorum.”
Şöminedeki alevler çıtırdarken ev sessizliğe gömüldü.
Arkan yavaşça konuştu.
“Bugünden itibaren adın…”
“…Kael.”
Küçük çocuk şaşkınlıkla ismini tekrar etti.
“Kael…”
Arkan gülümsedi.
“Eski dilde Kael…”
“‘Karanlığı yaran ışık’ anlamına gelir.”
“İnsanlar seni lanet olarak görebilir.”
“Ama ben, senin kendi yolunu çizeceğine inanıyorum.”
Kael…
İlk kez ismini duyduğunda yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.
O gece, taş evin içinde yalnızca bir isim değil…
Yeni bir kader doğmuştu.
Yıllar geçmeye devam etti.
Kael altı yaşına bastığında artık vadinin her köşesini ezbere biliyordu.
Şelaleye giden patikaları…
Şifalı bitkilerin yetiştiği tepeleri…
Yaban hayvanlarının su içmeye geldiği gölü…
Hepsini öğrenmişti.
Arkan ona yalnızca kitap okumayı öğretmiyordu.
Doğayı dinlemeyi…
Sabretmeyi…
Öfkesini kontrol etmeyi…
Ve her şeyden önemlisi…
Gücü hak etmeyi öğretiyordu.
Bir sabah Arkan onu yüksek bir kayanın üzerine çıkardı.
“Gözlerini kapat.”
Kael denileni yaptı.
“Ne duyuyorsun?”
“Su.”
“Daha dikkatli.”
“Rüzgâr.”
“Daha dikkatli.”
Kael sessizleşti.
Dakikalar geçti.
Sonra kaşları hafifçe çatıldı.
“Bir…”
Bir an durdu.
“…geyik.”
Arkan’ın gözleri büyüdü.
“Nerede?”
“Doğudaki ağaçların arkasında.”
Arkan hiçbir şey söylemedi.
Bastonuna dayanarak yürüdü.
Gerçekten de…
Yaklaşık iki yüz adım ötede genç bir geyik otluyordu.
Yaşlı adam ilk kez endişeyle gülümsedi.
“Henüz altı yaşında…”
“Ama duyuları sıradan insanlardan kat kat güçlü.”
Fakat Kael’in içinde anlam veremediği başka bir şey daha vardı.
Bazen…
Özellikle geceleri…
Garip rüyalar görüyordu.
Yıkılmış şehirler…
Kan kırmızısı gökyüzü…
Alevler içinde kalan kaleler…
Ve sürekli aynı ses…
“Uyan…”
“Artık uyan…”
Kael her seferinde korkuyla uyanıyor, göğsündeki mühür birkaç saniye boyunca sıcak bir kor gibi yanıyordu.
Bunu Arkan’a söylemiyordu.
Çünkü yaşlı adamın üzülmesini istemiyordu.
Ama bilmiyordu ki…
Arkan geceleri onun odasının kapısında bekliyor, içeriden yükselen lanet gücünü her seferinde hissediyordu.
Aynı günlerde…
Karanlık dağların ardındaki siyah kalede…
Taht salonunun kapıları ağır ağır açıldı.
İçeri siyah zırhlı beş savaşçı girdi.
Hepsinin yüzü demir maskelerle kaplıydı.
Omuzlarında kurt başını andıran siyah armalar bulunuyordu.
Tahtta oturan adam sessizce onları izledi.
“Adlarınız.”
İlk savaşçı diz çöktü.
“Varok.”
İkincisi…
“Selene.”
Üçüncüsü…
“Dras.”
Dördüncüsü…
“Narek.”
Sonuncusu ise diğerlerinden daha iriydi.
“Bor.”
Tahttaki adam ayağa kalktı.
“Bugünden itibaren siz…”
“Gölge Avcıları Birliği’nin Birinci Timi olacaksınız.”
Beşi de başlarını eğdi.
Görevlerini bekliyorlardı.
Adam ağır adımlarla önlerine geldi.
“Eğer çocuk yaşarsa…”
“Bir gün hepinizden güçlü olacak.”
“Onu şimdi öldürmek zorundasınız.”
Varok başını kaldırdı.
“Ya onu koruyan kişi?”
Taht sahibi ilk kez alaycı bir şekilde güldü.
“Arkan…”
“Bir zamanlar dünyanın en güçlü büyücülerinden biriydi.”
“Fakat yaşlandı.”
“Yaşlı insanlar hata yapar.”
Salon buz kesmişti.
Adam son emrini verdi.
“Çocuğu canlı ya da ölü getirin.”
“Arkan direnirse…”
“…öldürün.”
Beş savaşçı aynı anda yumruklarını göğüslerine vurdu.
“Emredersiniz.”
Kapılar kapanırken kalenin en yüksek kulesinde duran yüzlerce kuzgun aynı anda havalandı.
Gökyüzü yeniden siyaha büründü.
O gece…
Aether Vadisi’nin girişindeki görünmez bariyer…
İlk kez…
Çok hafif bir şekilde titreşti.
Arkan başını kaldırdı.
Elindeki fincan yavaşça masaya bıraktı.
Yüzündeki huzur bir anda kayboldu.
Gözlerini vadinin girişine çevirdi.
Uzun yıllardır beklediği gün…
Sonunda gelmişti.
Sessizce bastonunu eline aldı.
Derin bir nefes çekti.
Ve kendi kendine fısıldadı.
“Demek beni buldunuz…”
Vadinin girişindeki karanlıkta ise beş gölge, hiçbir ses çıkarmadan ilerlemeye devam ediyordu.
Onlar ölüm getirmek için gelmişti.
Fakat henüz bilmiyorlardı…
Bu vadiden sağ çıkabilmek, içeri girmekten çok daha zordu.
Bölüm Sonu