İçeriğe geç

Lanetin Varisi

Bölüm 3 · 4 dk okuma

Lanetin Varisi

Bölüm 3

Gölgelerin Bilgesi

Lanetin Varisi

Bölüm 3: Gölgelerin Bilgesi

Sessiz Orman…

Burası yalnızca ağaçlardan oluşan bir yer değildi.

Yüzyıllardır unutulmuş sırların, kayıp uygarlıkların ve insanların adını anmaya korktuğu yaratıkların yaşadığı kadim bir topraktı.

Rüzgâr bile bu ormanın içine girmeye cesaret edemezdi.

Yapraklar kıpırdamaz, kuşlar ötmez, geceleri böceklerin sesi bile duyulmazdı.

Bu yüzden insanlar buraya “Sessiz Orman” adını vermişti.

Fakat gerçekte sessizlikten değil…

Ormanın her sesi dinlediğine inanıldığından korkuyorlardı.

Yaşlı adam, bebeği dikkatlice kucağına aldı.

Küçük çocuk, onu görür görmez ağlamayı tamamen kesti.

İri, koyu gri gözleri yaşlı adama çevrildi.

Adamın yüzünde yıllardır görülmeyen bir ifade belirdi.

Şaşkınlık…

“İlginç…”

diye mırıldandı.

“Normal bir bebek olsaydın şimdi korkudan ağlıyor olmalıydın.”

Bebek yalnızca bakıyordu.

Yaşlı adam gülümsedi.

“Sende korkudan çok daha eski bir şey var.”

Tam o sırada bebeğin göğsündeki siyah mühür yeniden parladı.

Bu kez önceki geceden daha güçlüydü.

Mührün çevresindeki siyah damarlar kısa bir anlığına hareket etti.

Sanki canlıydılar.

Yaşlı adamın gözleri ciddileşti.

“Henüz uyanmadın…”

“…ama seni hissedebiliyorum.”

Adam bastonunu yere vurdu.

Toprağın altından soluk mavi renkte ince çizgiler yükselmeye başladı.

Bu çizgiler kısa sürede eski bir büyü çemberine dönüştü.

Büyü tamamlanınca çevrede görünmeyen bir bariyer oluştu.

Artık dışarıdan hiçbir yaratık bu alana yaklaşamayacaktı.

Yaşlı adam derin bir nefes aldı.

“Şimdilik güvendesin.”

Sonra bebeğin yanına bırakılmış olan gümüş kolyeyi fark etti.

Kolye sıradan değildi.

Üzerindeki güneş sembolü oldukça eskiydi.

Adam onu eline aldı.

Gözleri bir anda büyüdü.

“Bu mühür…”

Kolye ters çevrildiğinde arkasında silik harfler belirdi.

“Lux Aeterna.”

Adam sessizce gülümsedi.

“Demek hâlâ yaşayan biri var…”

Kolyeyi tekrar bebeğin boynuna taktı.

“Bu sana bir gün lazım olacak.”

Gece boyunca uzun bir yürüyüş başladı.

Yaşlı adam, ormanın daha önce hiçbir insanın ulaşamadığı derinliklerine ilerliyordu.

Ay ışığı ağaçların arasından zar zor süzülüyordu.

Yol yoktu.

İz yoktu.

Sadece yaşlı adam biliyordu nereye gittiğini.

Saatler sonra devasa kayalıkların arasına ulaştılar.

Kayaların arasında dışarıdan bakıldığında fark edilmeyen dar bir geçit bulunuyordu.

Adam elini kayanın üzerine koydu.

Dudaklarından eski bir dilde kelimeler döküldü.

“Arkan Vell… Mora Elys…”

Yer sarsıldı.

Dev kaya iki yana doğru açıldı.

İçeride kocaman bir mağara değil…

Kayıp bir vadi vardı.

Şelaleler…

Yeşil çayırlar…

Kristal gibi parlayan göller…

Gökyüzüne uzanan dev beyaz ağaçlar…

Havada uçuşan mavi ışıklar…

Burası adeta başka bir dünyaydı.

Hiçbir haritada bulunmayan gizli bir vadi.

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.

“Hoş geldin…”

“…Aether Vadisi’ne.”

Vadinin derinliklerinde taşlardan yapılmış eski bir ev bulunuyordu.

Duvarlarını sarmaşıklar sarmıştı.

Bahçesinde türlü şifalı bitkiler yetişiyordu.

Ev sade görünüyordu.

Fakat dikkatli bakan biri, kapının üzerine kazınmış yüzlerce eski rünü fark edebilirdi.

Her biri güçlü koruma büyüleri taşıyordu.

Yaşlı adam içeri girdi.

Şöminedeki ateş, o daha yaklaşmadan kendiliğinden yanmaya başladı.

Masanın üzerindeki lambalar tek tek aydınlandı.

Adam bebeği küçük ahşap bir yatağa yatırdı.

Yıllar sonra ilk kez evinde bir başkası vardı.

Sessizce sandalyeye oturdu.

Dakikalarca yalnızca bebeği izledi.

Sonunda derin bir iç çekti.

“Benim adım…”

Bir an durdu.

“Arkan.”

“Bir zamanlar insanlar bana ‘Gölgelerin Bilgesi’ derdi.”

Sanki çocuk anlayacakmış gibi konuşuyordu.

“Şimdi ise adımı bilen kimse kalmadı.”

Günler geçti.

Arkan, bebeğe kendi elleriyle bakıyordu.

Şifalı otlardan ilaçlar hazırlıyor…

Ormandan yiyecek topluyor…

Geceleri ise uzun süre bebeğin göğsündeki mührü inceliyordu.

Her geçen gün yeni bir şey fark ediyordu.

Mühür büyümüyor…

Ama güçleniyordu.

Bir gece ilginç bir olay yaşandı.

Bebek uykusunda ağlamaya başladı.

Fakat bu sıradan bir ağlayış değildi.

Göğsündeki mühür kızıl renkte parladı.

O anda bütün ev sarsıldı.

Dolaplardaki kitaplar yere düştü.

Şöminedeki alevler siyaha döndü.

Camlar çatladı.

Vadideki gölün suyu dalgalanmaya başladı.

Arkan hızla ayağa kalktı.

“Hayır!”

Bastonunu yere vurdu.

Mavi büyü çemberleri bebeğin etrafını sardı.

Sarsıntı birkaç saniye içinde sona erdi.

Küçük çocuk yeniden derin bir uykuya daldı.

Arkan ise olduğu yerde donup kalmıştı.

Alnından ter damlıyordu.

“Henüz birkaç günlük…”

“…ve istemeden bunu yapabiliyor.”

İlk kez gerçekten endişelenmişti.

Ertesi sabah Arkan eski evin bodrumuna indi.

Burası sıradan bir bodrum değildi.

Duvarlar tavana kadar kitaplarla doluydu.

Bazıları bin yıldan daha eskiydi.

Ortada siyah taştan yapılmış büyük bir masa bulunuyordu.

Arkan raflardan kalın, deri kaplı bir kitap çıkardı.

Kapağında tek bir sembol vardı.

Siyah bir güneş.

Kitabı açtı.

Sayfalar arasında uzun süre gezindi.

Sonunda durduğu sayfada eski bir çizim vardı.

Göğsünde aynı mühür bulunan genç bir adam…

Çevresinde yıkılmış şehirler…

Ve altında tek bir cümle.

“Lanet Mührü’nün gerçek sahibi doğduğunda, dünya yeniden şekillenecektir.”

Arkan’ın bakışları sertleşti.

“Gerçek sahibi…”

Demek önceki taşıyıcılar yalnızca başarısız denemelerdi.

O hâlde bu çocuk…

İlk gerçek varisti.

Aynı saatlerde…

Sessiz Orman’ın çok dışında…

Karanlık dağların arasında siyah taşlardan yapılmış devasa bir kale yükseliyordu.

Kalede yüzlerce siyah zırhlı savaşçı diz çökmüş bekliyordu.

Salonun en sonunda ise dev bir taht vardı.

Tahtta oturan kişinin yüzü görünmüyordu.

Yalnızca gözleri…

Kızıl renkte parlıyordu.

Tam o sırada salona siyah bir kuzgun girerek tahtın koluna kondu.

Kuzgunun gözleri bir anlığına siyaha döndü.

Sonra insan sesiyle konuşmaya başladı.

“Efendim…”

“Onu bulduk.”

Tahttaki adam başını hafifçe kaldırdı.

“Nerede?”

“Sessiz Orman.”

“Yaşıyor.”

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra tahtın sahibi yavaşça ayağa kalktı.

Bütün salon ağır bir baskıyla doldu.

Savaşçılar nefes almakta zorlandı.

Adam karanlığın içinden konuştu.

“Demek kehanet gerçekten başladı.”

Yüzünde soğuk bir tebessüm oluştu.

“O çocuk büyümeden önce…”

“…öldürülmeli.”

Salondaki herkes aynı anda başını eğdi.

“Emredersiniz, Efendimiz.”

Kalenin en yüksek kulesinde duran siyah bayrak, rüzgârın olmadığı bir gecede kendi kendine dalgalanmaya başladı.

O an ne Arkan…

Ne de henüz adı bile konulmamış küçük çocuk…

Kendilerine doğru yaklaşan ölümün ilk adımlarını hissedebilmişti.

Bölüm Sonu

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.