Lanetin Varisi
Bölüm 10: Mührün Ardındaki Sır
Tapınağın taş zemini çatlamaya devam ediyordu.
İnce çatlaklar, Kael’in ayaklarının altından başlayarak duvarlara doğru ilerledi. Yüzyıllardır kimsenin dokunmadığı taşlar sanki içeriden gelen bir gücün baskısına dayanamıyordu.
Arkan’ın yüzündeki ifade tamamen değişmişti.
“Kael.”
Çocuk cevap vermedi.
Gözleri hâlâ duvardaki resimdeydi.
Azrath…
Siyah taç…
Kızıl gökyüzü…
Ve göğsündeki mühür.
Kael kendi göğsüne baktı.
Sonra yeniden resme.
“Usta…”
Arkan sustu.
“Bu adam…”
Kael’in sesi titredi.
“…ben miyim?”
Arkan’ın cevabı gecikmedi.
“Hayır.”
Kael ona döndü.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Öyleyse neden aynı mühür bende var?”
Arkan cevap veremedi.
Çünkü bu sorunun cevabını kendisi de tam olarak bilmiyordu.
Yıllardır Kael’i korumuştu.
Onun hakkında bildiği her şeyi araştırmıştı.
Fakat Azrath’ın soyuyla ilgili kayıtların çoğu yok edilmişti.
Geriye kalan birkaç kitap ise birbirleriyle çelişiyordu.
Bazıları Azrath’ın öldüğünü söylüyordu.
Bazıları onun başka bir bedende yeniden doğacağını.
Bazıları ise Azrath’ın hiçbir zaman gerçek anlamda insan olmadığını yazıyordu.
Arkan’ın bildiği tek kesin gerçek vardı.
Kael’in mührü…
Azrath’ın mührüyle aynıydı.
Taş kapının ardındaki karanlıktan derin bir uğultu yükseldi.
Kael geri çekildi.
“Orada ne var?”
Arkan bastonunu kaldırdı.
“Bilmek istemezsin.”
“Ben bilmek istiyorum.”
“Kael.”
“Yıllardır bana kim olduğumu söylemiyorsun.”
Çocuğun sesi ilk kez öfkeliydi.
“Ben lanetli miyim?”
Arkan sustu.
“Ben kötü biri miyim?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden herkes beni öldürmek istiyor?”
Arkan’ın gözleri yumuşadı.
“Çünkü senden korkuyorlar.”
“Neden?”
“Çünkü insanlar anlamadıkları güçlerden korkar.”
Kael başını iki yana salladı.
“Bu cevap değil.”
Arkan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra gerçeğin bir kısmını söylemeye karar verdi.
“Doğduğun gece…”
“Bir kehanet gerçekleşti.”
Kael dikkatle dinledi.
“Kanlı Dolunay ortaya çıktı.”
“Binlerce kuzgun gökyüzünü kapladı.”
“Ve senin göğsünde bu mühür vardı.”
Kael elini mührünün üzerine koydu.
“Sonra?”
“İnsanlar seni lanetli sandı.”
“Ve beni terk ettiler.”
Arkan’ın gözleri doldu.
“Evet.”
Kael başını eğdi.
“Demek doğru.”
“Kael…”
“Ben doğduğum gün bile istenmeyen biriydim.”
Arkan hemen dizlerinin üzerine çöktü.
“Hayır.”
Kael ona baktı.
“Sen beni terk etmedin.”
“Çünkü ben seni bulduğumda…”
Arkan’ın sesi titredi.
“…seni bırakmaya kıyamadım.”
Kael’in gözleri doldu.
“Sen benim ailem misin?”
Arkan birkaç saniye cevap veremedi.
Sonra elini çocuğun başına koydu.
“Kan bağımız olmayabilir.”
“Ama seni yıllardır oğlum gibi gördüm.”
Kael sessizce ona sarıldı.
Arkan da onu kucakladı.
Fakat ikisinin de bilmediği bir şey vardı.
Tapınağın duvarlarının ardında…
Onları izleyen bir çift göz vardı.
Taş kapı tamamen açıldı.
İçeriden soğuk bir hava yayıldı.
Meşaleler kendiliğinden yeniden yandı.
Kapının ardında uzun bir merdiven aşağıya doğru uzanıyordu.
Basamakların her iki tarafında siyah taş sütunlar bulunuyordu.
Her sütunun üzerinde aynı sembol vardı.
Lanet Mührü.
Kael ürperdi.
“Buraya daha önce biri gelmiş mi?”
Arkan başını salladı.
“Hayır.”
“Nasıl biliyorsun?”
“Çünkü bu tapınağı yapanların kayıtlarında…”
Arkan duvarı inceledi.
“…bu bölümden hiç bahsedilmiyor.”
Kael şaşırdı.
“Yani gizli miydi?”
“Öyle görünüyor.”
Arkan birkaç adım attı.
Kael arkasından ilerledi.
Merdivenler çok uzundu.
Dakikalar boyunca aşağı indiler.
Sonunda geniş bir yeraltı salonuna ulaştılar.
Salonun ortasında devasa siyah bir taş bulunuyordu.
Taşın üzerinde yüzlerce zincir vardı.
Zincirlerin tamamı merkezdeki küçük bir kutuyu bağlıyordu.
Arkan kutuya baktığında nefesi kesildi.
“Bu…”
Kael yaklaştı.
“Ne?”
Arkan fısıldadı.
“Azrath’ın mührü.”
“Ne demek?”
“Bu mühür…”
Arkan taşın üzerindeki sembole dokundu.
“…Azrath’ın gücünü hapseden mühürlerden biri.”
Kael şaşkınlıkla baktı.
“Azrath öldüyse neden gücünü mühürlediler?”
Arkan’ın yüzü karardı.
“Çünkü…”
“…öldüğünden emin değillerdi.”
Kael’in göğsündeki mühür aniden parladı.
Zincirler titredi.
Arkan hızla döndü.
“Kael, geri çekil!”
Ama çocuk hareket edemedi.
Sanki görünmeyen bir kuvvet onu taşa doğru çekiyordu.
“Usta…”
“Kael!”
Arkan çocuğun elini tuttu.
Fakat o anda…
Kutunun kapağı açıldı.
İçinden siyah bir ışık yükseldi.
Işık Kael’in göğsündeki mühürle birleşti.
Çocuk çığlık attı.
“AAAAAH!”
Arkan onu çekmeye çalıştı.
Başaramadı.
Kael’in zihni karardı.
Ve başka bir yerde uyandı.
Etrafında sonsuz bir karanlık vardı.
Ne zemin…
Ne gökyüzü…
Ne de herhangi bir yön.
Kael tek başına duruyordu.
“Usta?”
Cevap yoktu.
“Arkan!”
Sessizlik.
Kael korkuyla etrafına baktı.
Sonra uzaklarda bir ışık gördü.
Işığa doğru yürüdü.
Yaklaştıkça ışığın aslında bir kapı olduğunu fark etti.
Kapının üzerinde aynı sembol vardı.
Lanet Mührü.
Kael elini kapıya uzattı.
Kapı kendiliğinden açıldı.
Arkasında…
Bir taht vardı.
Ve tahtta biri oturuyordu.
Kael’in kalbi hızlandı.
Adam yavaşça ayağa kalktı.
Uzun siyah saçları vardı.
Üzerinde eski bir savaş zırhı bulunuyordu.
Göğsünde aynı mühür vardı.
Adam Kael’e baktı.
“Sonunda geldin.”
Kael geri çekildi.
“Sen kimsin?”
Adam gülümsedi.
“Bunu gerçekten bilmiyor musun?”
“Hayır.”
“Ben…”
Adam elini göğsündeki mühre koydu.
“…Azrath’ım.”
Kael’in nefesi kesildi.
“Sen öldün.”
“Öyle mi?”
Azrath güldü.
“İnsanlar bunu uzun zaman önce söyledi.”
“Fakat ölüm…”
“…benim için hiçbir zaman son olmadı.”
Kael korkuyla baktı.
“Sen benim babam mısın?”
Azrath’ın gülümsemesi kayboldu.
“Hayır.”
“Öyleyse neden kanını taşıyorum?”
Azrath cevap vermeden önce uzun süre Kael’i inceledi.
Sonra yavaşça konuştu.
“Çünkü sen…”
“…benim mirasım değilsin.”
Kael şaşırdı.
“Ne?”
“Sen benim devamım da değilsin.”
Azrath birkaç adım yaklaştı.
“Sen…”
“…benim hatamın sonucusun.”
Kael’in yüzü dondu.
“Ne demek istiyorsun?”
Azrath’ın gözleri karardı.
“Yüzyıllar önce dünyayı yok etmek üzereydim.”
“Fakat son anda…”
“Birileri beni durdurdu.”
Kael sessizce dinliyordu.
“Benim bedenimi yok ettiler.”
“Ruhumu parçaladılar.”
“Kanımı mühürlediler.”
“Ve bütün dünyaya…”
“…öldüğümü söylediler.”
Azrath elini uzattı.
“Fakat ruhumun bir parçası…”
“…dünyada kaldı.”
Kael’in gözleri büyüdü.
“Sen…”
“Benim içimde misin?”
Azrath başını salladı.
“Hayır.”
“Ben senin içinde değilim.”
“Sen…”
Bir an durdu.
“…benim yeniden doğmuş hâlim değilsin.”
Kael rahatlamış gibi nefes aldı.
Ama Azrath’ın sonraki sözleri onu daha da korkuttu.
“Sen…”
“…benim ruhumu yeniden yaratabilecek tek kişisin.”
Kael bir adım geri çekildi.
“Ben bunu istemiyorum.”
“İstemek zorunda değilsin.”
“Ben kötü biri olmak istemiyorum.”
Azrath’ın yüzünde acı bir ifade belirdi.
“Ben de istememiştim.”
Kael şaşırdı.
“Sen kötü müydün?”
Azrath cevap vermedi.
“İnsanlar bana canavar dedi.”
“Sonra gerçekten canavara dönüştüm.”
“Çünkü herkes benden korkuyordu.”
“Ben de onların korktuğu şeye dönüştüm.”
Kael’in aklı karışmıştı.
“Öyleyse neden beni çağırdın?”
Azrath’ın sesi ciddileşti.
“Çünkü seni uyarmam gerekiyor.”
“Neye karşı?”
“Onlara.”
“Kimlere?”
Azrath’ın yüzündeki ifade bir anda sertleşti.
“İnsanlara.”
“Krallıklara.”
“Ve…”
“…kendilerini tanrı ilan edenlere.”
Kael cevap veremedi.
Azrath devam etti.
“Sen doğduğunda seni lanetli ilan ettiler.”
“Fakat gerçek şu…”
“Senin lanetin…”
“…seni öldürmek isteyenlerin düşündüğü şey değil.”
Kael fısıldadı.
“Gerçek lanet ne?”
Azrath’ın gözleri kızıl bir ışıkla parladı.
“Senin lanetin…”
“…kendi kaderini değiştirebilmen.”
Kael’in gözleri açıldı.
Yeraltı salonundaydı.
Arkan hâlâ onu tutuyordu.
Çocuk nefes nefese kaldı.
“Usta…”
Arkan endişeyle baktı.
“Buradayım.”
Kael etrafına baktı.
“Azrath…”
Arkan’ın yüzü değişti.
“Onu gördün mü?”
Kael başını salladı.
“Evet.”
“Ne söyledi?”
Kael cevap vermeden önce düşündü.
“Benim lanetli olmadığımı söyledi.”
Arkan’ın gözleri büyüdü.
“Başka?”
“İnsanların…”
“…gerçeği bilmediğini söyledi.”
Arkan sessizleşti.
Çünkü bu sözler, yıllardır içinde taşıdığı şüpheyi güçlendiriyordu.
Belki de…
Kael’in laneti sandıkları şey gerçekten bir lanet değildi.
Belki de…
Kael’in doğumu, bir planın parçasıydı.
Tam o sırada yeraltı salonunun duvarları sarsıldı.
Arkan başını kaldırdı.
“Ne oluyor?”
Yukarıdan uzak bir patlama duyuldu.
Sonra bir tane daha.
GÜMMM!
Kael korkuyla Arkan’a baktı.
“Raveth mi?”
Arkan başını salladı.
“Hayır.”
Bir başka patlama.
Bu kez çok daha yakındı.
Arkan’ın yüzü gerildi.
“Raveth geri dönmedi.”
“Öyleyse kim?”
Arkan cevap vermedi.
Bastonunu eline aldı.
Yukarı doğru bakarken yüzündeki ifade değişti.
Çünkü vadinin üzerinde…
Gökyüzü tamamen kararmıştı.
Yüzlerce siyah kanat gökyüzünü kaplamıştı.
Kuzgunlar…
Fakat bunlar sıradan kuzgunlar değildi.
Gözleri beyazdı.
Kanatlarının altında siyah büyü sembolleri parlıyordu.
Ve onların arkasında…
Gökyüzünü yaran devasa bir kapı açılıyordu.
Arkan’ın yüzünden kan çekildi.
“Bu imkânsız…”
Kael sordu.
“Ne?”
Arkan fısıldadı.
“Bu büyüyü…”
“…bin yıldır kimse kullanmadı.”
“Kim?”
Arkan gökyüzüne baktı.
“Göksel Tarikat.”
Kael ilk kez bu ismi duyuyordu.
“Onlar kim?”
Arkan’ın cevabı kısa oldu.
“Gerçek düşmanlarımız.”
Ve gökyüzündeki kapının ardında…
Beyaz zırhlı, kanatlı savaşçılar görünmeye başladı.
En önde duran kişi gözlerini Aether Vadisi’ne çevirdi.
Elindeki altın mızrağı kaldırdı.
Ve soğuk bir sesle emir verdi.
“Çocuğu bulun.”
“Arkan’ı öldürün.”
“Bu kez…”
“…hiçbir tanık bırakmayın.”
Kael başını kaldırdı.
Gökyüzündeki kanatlı orduya baktı.
Henüz bilmiyordu.
Ama hayatının ilk büyük savaşının…
Artık başladığını biliyordu.
Bölüm Sonu