Kutsal Kan Kalesi’nin kadim surları, yüzyıllardır böylesine büyük bir fırtınaya tanıklık etmemişti. Şatonun etrafını saran dik kayalıklar, vadiden yükselen meşale ışıklarıyla adeta bir ateş denizine dönüşmüştü. İnsan krallığının Muhafız Komutanı Jung Hoseok, emrindeki yüzlerce gümüş kaplama zırhlı asker ve kadim vampir avcısıyla birlikte kalenin eteklerine dayanmıştı.
Şatonun en yüksek kulesindeki pencereden dışarıyı izleyen Jungkook, soğuk taş duvara tutunmuş nefesini tutuyordu. Aşağıda patlayan büyülerin, gümüş okyanusunu andıran kılıç şakırtılarının ve çığlıkların sesi gökyüzüne tırmanıyordu.
"Hoseok..." diye fısıldadı Jungkook. Çocukluk arkadaşı, kendisini korumak için buradaydı; fakat Jungkook’un kalbinde hissettiği şey özgürleşme arzusu mu, yoksa Taehyung’a gelebilecek bir zarar korkusu mu, artık kestiremiyordu.
Tam o sırada, şatonun devasa kapısı büyük bir gürültüyle patladı. Sislerin ve alevlerin arasından sıyrılan siyah pelerinli bir gölge, insan askerlerinin üzerine bir yıldırım gibi düştü.
Kim Taehyung...
Vampir Lordu, elindeki antik gümüş kaplama kılıcıyla bir kasırga gibi hareket ediyordu. İnsanların savurduğu gümüş oklar ve özel mızraklar, onun rüzgarı bile yakalayamayan hızı karşısında çaresiz kalıyordu. Taehyung’un kılıcı her savrulduğunda geceye kızıl bir hat çiziliyor, insan askerlerinin cansız bedenleri çamura seriliyordu. Kızıl gözleri karanlıkta birer felaket gibi parlıyor, üzerindeki zırh öldürdüğü düşmanlarının kanıyla yıkanıyordu.
"Taehyung!"
Alevlerin arasından Hoseok fırladı. Elindeki özel alaşımlı, kutsal suyla yıkanmış gümüş kılıcıyla doğrudan Taehyung’a hamle yaptı. İki liderin kılıçları birbirine çarptığında çıkan tiz ses, tüm vadide yankılandı.
"Onu bana vereceksin, mahluk!" diye haykırdı Hoseok. Gözlerinde büyük bir öfke ve kararlılık vardı. "Jungkook senin gibi bir canavarın elinde kurban olamaz!"
Taehyung, kılıcına yüklenerek Hoseok’u geriye doğru savurdu. Yüzünde soğuk, alaycı ama ölümcül bir gülümseme vardı. "Kurban mı? O çocuk benim. Onun kanı, bedeni ve ruhu bana mühürlendi. Sen ve o zavallı ordun, sadece kendi ölümünüz için buradasınız."
Taehyung bir gölge gibi Hoseok’un arkasında belirdi. Kılıcının tersiyle Hoseok’un sırtına vurdu. Hoseok çamurlu toprağa yuvarlandı ama hızla ayağa kalkıp tekrar hamle yaptı. İkisi arasındaki dövüş, bir insanın bir kadim vampirle girebileceği en vahşi mücadeleye dönüştü.
Bu sırada şatonun içinde hareketlilik başladı. Kim Namjoon ve Kim Seokjin, kale kapılarını zorlayan diğer avcı gruplarını bertaraf etmek için büyülü savunmaları devreye sokuyordu. Yoongi ise yüksek bir surun üzerinde durmuş, kanlı savaşı alaycı bakışlarla izliyordu.
Jungkook daha fazla dayanamadı. Kulenin kapısını açtı ve koridorlardan aşağı, savaşın ortasına doğru koşmaya başladı. Bacaklarındaki ağrıya, dün gecenin yarattığı fiziksel bitkinliğe rağmen adımlarını hızlandırdı. Oraya gitmeli, bu kıyımı durdurmalıydı.
Şatonun avlusuna ulaştığında gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Her yer kan ve cesetlerle doluydu. Ve avlunun tam ortasında Hoseok, kanlar içinde dizlerinin üzerine çökmüştü. Taehyung ise kılıcını Hoseok’un boğazına dayamış, onu tek bir hamlede infaz etmeye hazırlanıyordu.
"DUR! TAEHYUNG, YAPMA!"
Jungkook’un çığlığı avluda yankılandı.
Taehyung duraksadı. Kılıcını çekmeden yavaşça başını Jungkook’a doğru çevirdi. Kızıl gözlerindeki o vahşi, kontrolsüz canavar, Jungkook’un yüzünü gördüğü an bir anlığına duraksadı.
Hoseok, kan tükürerek başını kaldırdı. "Jungkook... Kaç... Buradan kaç..."
Jungkook koşarak aralarına girdi. Bedenini Hoseok’un önüne siper etti, kollarını iki yana açtı. Tam Taehyung’un kılıcının ucunda duruyordu.
"Ona zarar verme," dedi Jungkook, gözlerinden yaşlar süzülürken. "Lütfen... Eğer onu öldürürsen, seni asla affetmem."
Taehyung’un gözlerinde çakan öfke, fırtınalı bir denizi andırıyordu. Jungkook’un başka bir erkek için kendi bedenini siper etmesi, içindeki o karanlık, dominant kıskançlığı son raddeye çıkarmıştı. Kılıcını indirdi ama adımları Jungkook’a doğru sertleşti.
"Başka bir adam için bana karşı mı duruyorsun?" dedi Taehyung. Sesi öyle derinden ve tehditkar geliyordu ki yerdeki taşlar hafifçe titredi. "Onun için canını mı teklif ediyorsun?"
"O benim çocukluğum, tek ailem!" dedi Jungkook ağlayarak. "Bırak gitsinler. Yalvarırım..."
Taehyung, Jungkook’un saçlarına yapıştı ve başını geriye doğru çekti. Dudaklarını genç adamın kulağına yaklaştırdı. "Bunun bir bedeli olur Jungkook. Onun canını bağışlarım... Ama bunun karşılığında kendi özgürlüğünün son kırıntısını da bana vereceksin. Bir daha kaçmak yok. Bir daha başka bir erkeğin adını anmak yok."
Jungkook, Taehyung’un gözlerindeki o tehlikeli, sahiplenici karanlığa baktı. Ve çaresizce başını salladı. "Kabul... Yeter ki kimseyi öldürme."
Taehyung, Hoseok’a döndü. "Duyduğun gibi, küçük komutan. Onurunu ve hayatını Jungkook’a borçlusun. Şimdi askerlerini al ve topraklarımdan defol. Eğer bir kez daha bu sınıra adım atarsanız, tüm krallığınızı ateşe veririm."
Hoseok çaresizlik ve öfke içinde ağlarken, sağ kalan muhafızları tarafından geriye doğru çekildi. İnsan ordusu mağlubiyetle geri çekilmek zorunda kaldı.