Kuzey Sınırı’nın ötesi, ölümün soğuk nefesiyle kavruluyordu. Siyah fırtına bulutları Kutsal Dağ’ın zirvesini tamamen kaplamış, dondurucu rüzgar devasa buz sarkıtlarını bıçak gibi vadiye fırlatıyordu.
Jungkook, zırhının üzerine aldığı koyu kırmızı kürk pelerine sarınmış halde, fırtınanın ortasında ilerliyordu. Bedenindeki Akantha kanı, dağın zirvesinden yayılan o kadim ve çürümüş aura nedeniyle sürekli düzensiz bir şekilde dalgalanıyordu. Kalbindeki sızı, her bir adımda daha da derinleşiyordu.
"Dayan kraliçem," dedi Taehyung. Fırtınanın gürültüsünü bastıran sesi soğuk ve koruyucuydu. Geniş gövdesiyle Jungkook’a rüzgardan siper oluyor, bir eliyle genç adamın belini sımsıkı tutuyordu.
"Taehyung..." dedi Jungkook, sesi dondurucu nefesinin arasında titrerken. "Bu sadece bir uyandırma ritüeli değil. O kalp... Benim kanımın kokusunu aldı. Bizi buraya çekiyor. Bir tuzak bu!"
Tam o sırada, fırtınanın içinden korkunç hırıltılar yükseldi. Siyah buzların arasından, gözleri oyulmuş, derileri kemiklerine yapışmış ve ağızlarından simsiyah kanlar akan yüzlerce Kör Dönüşmüş (Eski Muhafızlar) fırladı. Malakor’un canlandırdığı bu lanetli yaratıklar, canlı kanının kokusuyla akılalmaz bir hızla üzerlerine saldırdı.
Namjoon ve Seokjin anında kılıçlarını çekti. Seokjin büyülü asasını yere vurarak etraflarına mavi bir koruma kalkanı örerken, Namjoon ön safa atılıp ilk dalgayı ikiye böldü.
"Gidin!" diye bağırdı Namjoon, kılıcından sıçrayan siyah kanlar buzlara saçılırken. "Lordum, Kraliçeyi zirveye götürün! Bunları burada tutacağız!"
Taehyung tereddüt etmedi. Jungkook’u kucağına aldığı gibi vampir hızıyla dik buz kayalıklarına tırmanmaya başladı. Arkalarında kalan çığlıklar, kılıç sesleri ve et parçalanma sesleri vadide yankılanırken, gerilim havadaki oksijeni bile tüketiyordu.