Kuzey Sınırı’nın ötesindeki buzla kaplı Kutsal Dağ, yüzyıllardır uyuyan kadim bir felaketin beşiğiydi. Buzul mağaralarının derinliklerinde, simsiyah obsidyen kayaların içine kazınmış devasa bir mühür vardı: İlk Vampir’in Kalbi.
Lord Malakor ve Konsey’in hain kalıntıları, dondurucu fırtınanın ortasında mağaranın ortasındaki devasa ayin çemberine toplanmıştı. Malakor’un elindeki kadeh, sığınaktan çaldıkları safkan vampir kanıyla doluydu.
"Taehyung ve o kırma kraliçesi, Obelisk Sarayı’nda zafer sarhoşluğu yaşıyorlar!" dedi Malakor, sesi dondurucu mağara duvarlarında yankılanırken. "Ama bilmedikleri bir şey var... Akantha kanı sadece canlıları mühürlemez. İlk Kralları da uyandırabilecek tek anahtardır!"
Malakor, elindeki tılsımlı bıçağı kendi avucuna sapladı. Kendi kanı ile kadehteki safkan kanı buzlu mühür taşının üzerine döktü.
Buz devasa bir gürültüyle çatladı. Mağaranın zemininden yükselen simsiyah, katran kıvamındaki aura, dondurucu rüzgarı bile yakıp kavurdu. Taşın ortasında asılı duran, pıhtılaşmış devasa taşlaşmış kalp, ritmik bir biçimde atmaya başladı:
GÜM... GÜM... GÜM...
O sırada Obelisk Sarayı’nın kulesinde, Taehyung’un kucağında uyumakta olan Jungkook aniden gözlerini açtı. Kalbine saplanan dondurucu bir sızıyla çığlık atarak yataktan doğruldu. Sırtındaki Akantha Mührü, derisini yakacak kadar şiddetli bir kızıl ışık saçmaya başladı.
"Jungkook!" Taehyung anında doğruldu, kollarını genç adamın beline doladı. "Ne oldu? Ne hissettin?"
Jungkook nefes nefese kalmıştı, gözleri korkuyla irileşmişti. "Dağ..." dedi fısıltıyla. "Kuzeydeki buzullar... Bir şey uyandı Taehyung. Akantha kanımı çekmeye çalışan kadim bir açlık... Kalbim sızlıyor!"