Gökyüzü, asırlardır görülmemiş büyüklükte bir kıyamet rengine bürünmüştü. Yeraltı Şehri Nadir’in üzerindeki devasa kanyon yarığından süzülen ay ışığı, yavaş yavaş koyu bir bordo rengine k местine bürünüyordu. Kan Ayı Tutulması başlamıştı.
Kızıl Deniz’in yüz metre altındaki antik mağarada yer alan Karanlık Sunak, tamamen siyah obsidyen taşlarından oyulmuş devasa sütunlarla çevriliydi. Mağaranın ortasındaki dairesel havuzun içinden akan sıvı su değil, kadim kan ve mistik rünlerin aleviydi. Havada asılı duran kükürt ve taze kan kokusu, ortamın kutsal ama bir o kadar da tehlikeli atmosferini pekiştiriyordu.
Jungkook, sunağın tam ortasında ayakta duruyordu. Üzerinde sadece altından ince zincirlerle dokunmuş, bedenini ve sırtındaki parıldayan Akantha Mührü’nü tamamen açıkta bırakan mistik bir kraliçelik zırhı vardı. Kızıl Ay’ın ışığı tepedeki yarıktan doğrudan onun üzerine vuruyor, genç adamın teninde alev rengi simya çizgileri oluşturuyordu.
Taehyung, ağır adımlarla sunağa doğru tırmandı. Üzerindeki tüm zırhları çıkarmış, beline doladığı siyah ipek kumaşla çıplak göğsünü ve yırtıcı kas hatlarını cömertçe sergiliyordu. Kızıl irisleri tamamen kararmış, tutku ve dizginlenemez bir itaat arzusuyla Jungkook’a kilitlenmişti.
"Hazır mısın, Vampir Lordu?" dedi Jungkook. Sesi artık sadece bir vampirin değil, tüm geceye ve kan bağlarına yön veren bir tanrının sesi kadar gür ve büyüleyiciydi. "Bu gece bu sunakta bana tamamen teslim olacaksın. İradeni, gücünü ve ebedi ruhunu ellerime bırakacaksın."
Taehyung, Jungkook’un ayaklarının dibinde, soğuk obsidyen taşın üzerine tek dizinin üzerine çöktü. Başını mendil kadar pürüzsüz duran genç adamın bacaklarına dayadı.
"Sana teslim olmak benim için bir ceza değil, tek kurtuluştur kraliçem," dedi Taehyung hırıltılı bir sesle. "Beni dilediğin gibi işle."
Seokjin ve Namjoon, sunağın uzağındaki bariyerin arkasında durmuş, nefeslerini tutarak ritüeli izliyorlardı. Seokjin fısıldadı: "Ritüel başladı. Jungkook artık sadece Taehyung’un eşi değil, onun mutlak efendisi."