İçeriğe geç

Lamekân

Bölüm 5 · 8 dk okuma

Lamekân

Bölüm 5

05 - yabancı ses

Oy vermeyi ve yorum atmayı unutmayalım, iyi okumalar...

--- BÖLÜM 5 ---

/yabancı ses.../

"Sorularıma ara vererek buraya gelmemin asıl amacını konuşmak istiyorum. Anlattıklarıma ekleme yapacağınızı belirtmiştiniz bunu merak edip geldim, başlayabiliriz bana kalırsa." beklentiyle ona baktım.

"Elbette başlayabiliriz lakin fazla merakın başa bela olduğunu size hatırlatmak isterim." ukalaca gülümsedi.

"Bu bir genellemedir bayım ve genellemeler bir algıdır, ben buna karşıyım. Bu şekilde genellemelere uyarak hareket ederseniz çok kaybedersiniz."

"İyi niyetli tavsiyeniz için teşekkürler ancak ben kendi kurallarımla devam etsem daha yerinde olur." gülümsemesi daha çok genişledi ve ne diyeceğimi beklemeye başladı.

"Kurallarınız toplum tarafından kabul edilmiş saçma genellemelerden oluşuyor ise zorlanıyor olmalısınız, ayrıca kuralların sıkıcı olduğunu genellemeleriniz çerçevesinde size hatırlatmak isterim. Fakat siz bilirsiniz tabii ki." ellerimi ağzıma fermuar yaparak sustuğumu belirttim.

"Ben eklemelerime başlayayım. Söylediğiniz gibi dinledim, öğrendim, yaşadım ve anladım şimdiyse konuşacağım müsaadenizle." dediklerimin aklımda kalmış olması yüzümde bir gülümseme oluşturdu.

"Öncelikle şununla başlamak isterim." boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

"Sizi aramıyorsa merak etmiyor, çağırdığınızda gelmiyorsa sizi görmek istemiyordur. Üzgünüm ancak size değer vermiyordur. Gideceğinizi söyleseniz dur gitme demez. İnsanın doğasında vardır bahanelere sığındırmak, sığınmak demiyorum. Sığındırmak, inanmak istemediğiniz şeylerin ardına bir bahane yüklüyorsunuz. Bu daha çok hayal kırıklığı demektir. Bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmek gerekir, iyi tarafından bakıp boş umutlara kapılırsanız çok düşersiniz. Umduğunuz gibi kaldırmaya da kimse gelmez. Kendi kalbinizi ondan çok siz kırdınız. Ona inanmak isteyip inanarak kendinizi kırdınız, kalbinizi paramparça ettiniz. İlk bunu bir sindirin." bir süre bekledi.

"Devam ediyorum. Söylediğiniz çoğu şeyde haklısınız hatta ve hatta neredeyse her şeyde özellikle yargılama da. Bana da geçmişte her yanım delik deşik çıktığım savaşta hiç savaşmadın ki denildi, kimse görmedi nasıl mücadele verdiğimi. Sizi destekliyorum ama düşünceleriniz çok karamsar." devamını heyecanla dinlemeye başladım.

"Ben çok fazla kalp kırdım. Sert olmak zorundaydım çünkü sığınacağım bir liman, yaslanacağım bir omuz yoktu. Bazı insanlar kendini korumak zorundadır. Ben kendimi korumak zorundaydım ve kalp kırarak korudum kendimi herkesten. Çok kalpsiz, çok soğuk dendi bana, alıştım artık." iyi de bu bir tercihti, onun tercihiydi.

"Bu bir tercih bayım. Neden onarmak yerine kırmayı tercih ettiniz?"

"Ben sizin kadar güçlü değilim. Onarmaya kalkışacak ne cesaret ne de güç var ben de. Siz ise hayranlık duyulasısınız. Bir saniye bile nasıl hayal kırıklığına uğrayıp, harabeye döneceğinizi düşünmeden attığınız adımlar hayranlık uyandırıyor ben de. Bittim, tükendim diyorsunuz ama daha yeni başlıyorsunuz hep toparladınız bugüne kadar, yine toparlarsınız."

"Teşekkür ederim." mahcupluğum sesime yansımıştı, utanmıştım.

"Ben ise neyim biliyor musunuz?" cevap vermemi beklemeden devam etti.

"Bir paradoks. Ben bir paradoksum. Mutlu olmak istiyorum fakat beni üzen şeyleri düşünüyorum. Tembelim lakin yine de hırslıyım. Kendimi sevmiyorum ama aynı zamanda kim olduğumu da seviyorum. Umurumda değil diyorum ancak gerçekten fazlasıyla umursuyorum. Ben çelişkili bir çelişkiyim. Beni ben çözmeden kimse çözemez, önce ben." yine konuşmama fırsat vermeden lafa atıldı.

"Sizin sorununuz nedir peki bayım? Dertsiz adam böyle konuşamaz belli bir sorununuz var." minnetle gülümsedi.

"Annem babamdan uzun yıllardır şiddet görüyordu, bütün parasını aldı. Kumar borçları vesaire derken annem çok çekti ondan. En son annemi bıçaklamaya kalkıştığında ben ona zarar verdim. Ne hoş şimdi ikimiz de davalıyız." istemeden ürpermiştim.

"Karmaşık." konuyu değiştirmek istercesine konuştu.

"Uzun zamandır aklıma takılan bir şey var aslında. Düşünsenize, katiller cehenneme gidecek. Peki kurbanlar? Eğer cennete gideceklerse şeytan onlar için iyilik yapmış olmuyor mu ha?" düşündüğümde işin içinden çıkamıyordum.

"Buna bakılacak olursa katillerin de cennete gitmesi gerekmiyor mu? Bir mantıksızlık var, epey karışık, tartışılır bir konu." konuyu değiştirmesine izin verdim, üstelemedim.

"Ettiğiniz en garip yemin?" diye alakasız bir soru sordu tekrar.

"Bir daha söz vermemeye yemin ettim."

"Neden?" kaşları merakla kalkmıştı.

"Bir keresinde büyük bir söz verdim, o zaman küçük bir sözdü tabii. Sözümü tutamadım, sözümü tek başıma tutamazdım. O gelecekti ki sözümü tutabileyim." yine hatırlamıştım... Omuzlarım düştü, dudaklarım büzüldü, yaşlar firar etmeye başladı.

"Tam olarak kime ne sözü verdiniz?"

"Kardeşim Zeynep'e meleğimizin asla ağlamayacağına dair söz vermiştim ben. Meleğimiz her gün ağlıyor şimdi, elimden bir şey gelmiyor. Çok mahcup durumdayım. Eğer yarına çıkamayacağını bilseydim böyle bir söz vermezdim... Ağır geliyor bu yük bana." kafamı aşağı eğdim.

"Bunu bilemezdiniz, kendinizi suçlamanıza gerek yok. Kimsenin suçlanmasına gerek yok."

"Evet bilemezdim lakin ben kendimi suçlayarak buradan bir ders çıkardım. Yarın kimlerle yaşayacağımızın, kimlerin eksileceğinin bir garantisi, bilgisi yok. O yüzden sözler anlamsız, sözler verilmemeli. Tutacak olsan bile hayat engel oluyor bazen." tekrar buruk bir gülümseme yolladım.

"Gerçekten kimseye söz vermediniz mi bir daha?" gerçekten merak ediyordu, görüyordum.

"Ben çok sık yemin etmem, ettiysem yerine getiririm. Sözümden ve Zeynep'i kaybettikten sonra doğru düzgün kimseyle iletişime geçmedim, herkesi reddettim. Söz vermeye fırsatım bile olmadı." anlayışla başını salladı.

"Ayrıca dün anlattıklarınız üzerine bir şey daha demek istiyorum. Yük olur muyum diye düşündüğünüz hiçbir yere ait değilsiniz. Kendinizi kısıtlamak zorunda hissettiğiniz yere de ait değilsiniz. Anlatamadığınız, anlaşılamadığınız yere hiç ait değilsiniz. Gurbetinizde esaretinizde bu yüzden." haklıydı. Konuyu tekrar dağıtıp alakasız bir soruyla devam etti.

"Sizin için önemli bir şarkı? Nedeniyle beraber."

"Garip gelecek muhtemelen size ancak Fatih Ürek'in Sus şarkısı. Arabada son dinlediğimiz şarkıydı." acıyla güldüm.

"Neden bu kadar kasvet, keder dolu anıları saklıyorsunuz? Bu sizi gerçekten tüketir."

"Anı anıdır. Anıyı anı yapan zaten acısıyla, tatlısıyla hatırlamaktır. Mesele anıları saklamak." sorulardan bunalmıştım. O kadar alakasız sorular soruyordu ki...

"Sorularınız bittiyse ben gideyim artık." rahatsızlığımı belirterek ayaklandım.

"Amacım sizi rahatsız etmek değildi fakat son bir soru soracağım." baş işaretiyle onu onayladım.

"Adınız nedir? Size nasıl hitap edebilirim?" konuştuklarımız aklımda depreşti.

"Hatırlar mısınız, insana en çok tanıdıkları zarar verir zaten demiştiniz. Bana bir zararınızın dokunmasını istemem bayım. Sadece Lamekân deyin bana, uygun olacaktır." gülümsedim.

"O hâlde siz de bana Saye diyebilirsiniz." elimi başıma yaklaştırıp selam verdim ve arkamı dönüp oradan uzaklaşmaya başladım.

"Burası artık sizin de mekânınız, yine beklerim. Yine aynı gökyüzünün altında, aynı dalgalarda savrulalım..." diye bağırdığını duydum arkamdan ama dönmedim.

Kararlı adımlarımı yine o sokağa yönelttim. Aynı kaldırıma aynı sokak lambasının altına oturdum ve evi izlemeye koyuldum. Her zamankinin aksine bir hareketlilik vardı. Önce kızı çıktı evin kapısından valizleriyle, gücünün yettiği hızda arabaya yerleştirdi. Sonra karısı onu izledi, en son babam göründü fakat bir terslik vardı. Gördüğüm görüntüyle kan beynime sıçradı. Bir namlu ucu ona doğrultulmuştu uzaktan, ateşe hazırdı. Tehlike çanları büyük gürültüyle ötüyordu ancak herkes kendi hayat şarkısını duyuyordu. Durumun sadece ben farkındaydım, birine bir şey olacaktı. Adamın eli telsizine gitti ve tüm pisliğiyle güldüğünde harekete geçtim. Yerimden hızla fırladım. Gözlerimi adamdan ayırmıyordum ve sonra korktuğum o şeyi yaptı, tetiğe bastı. Önüne atlayıp siper oldum, demiştim ona zarar gelmesine göz yumamam ben. Birine bir şey olacaktı ve olmuştu, o biri ben olmuştum.

Göğsümde bir sıcaklık vardı sanki bir alev topu içimde büyüyordu. Çığlık sesleri seyretti silah sesini. Bense orada birinin kucağına yığıldım.

Sürekli biri oluyordum, o oluyordum, şu oluyordum fakat ben olamıyordum. Ne olmak isterdim? Babasının görmeye bile katlanamadığı kız mı, annesiyle kardeşinin ölümüne yol açan küçük kız çocuğu mu? Yoksa ölümün ayrım yapıp yanına almadığı o aciz çocuk mu... Hepsi olabilir ama ben asla ben olamam. Her zaman bir eksik olacağım.

Gözlerimi zoraki açtığımda önce bulanık bir manzara karşıladı beni. Birkaç kez kırpıştırıp görüşümü netleştirdiğimde karşılaştığım suratla kocaman gülümsedim acıma rağmen.

Mine Günce, sürekli acı içerisinde olmasına rağmen hayata kocaman gülümseyen kız. Mine Günce, babası tarafından yıllardır reddedilip itilmesine rağmen hiç pes etmeyen kız. Mine Günce, sözlerini tutmayı beceremeyen kız. Mine Günce, hayatın ve ölümün yapayalnız acının içerisine ittiği o kız. Mine Günce, delirmenin eşiğinde yaşayan kız...

"Baba..." kanlar yerlere damlıyordu, her dakika daha çok acıyordu. Vücudum uyuşmaya başlıyordu ancak canımın acısı da artıyordu.

"Geçecek küçük kızım, geçecek güzelim." kulağıma fısıldamıştı, sözleri kafamın içerisinde yankılandı. Hayal olup olmadığını çözmek için gözlerimi kapatıp açtı birkaç kez, gerçekti sanırım. Yıllar sonra ilk kez bana bu şekilde hitap etti, yıllar sonra ilk kez başımı okşadı. Uzaklardan yine o küçük kız gözüktü gözüme, bu kez kocaman bir gülümsemeyle ve yaralarından arınmış şekilde.

"Öldüm mü ben?" diye sordum gülüşümün arasından

"Hayır ölmek yok Minel. Daha yaşayacağın çok yıl var." arkasını döndü ve kalabalığa bağırdı.

"Durmayın orada öyle ambulansı arayın!"

"Baba seni çok özledim." bağırışını bölmüştüm. Duydu mu bilmiyordum.

"İyi ya da kötü ben hep bu anı düşledim... Hep beni sevdiğini hissetmek istedim bir kez bile olsa" öksürüklerim cümlemi bölmüştü, ne kadar anlaşılır olduğu tartışılır durumdaydı.

"Yanındayım cennet bahçem." başımı öpmüştü. Rüyada mıydım? Aklımın bir oyunu muydu bu? Küçük kız bize daha çok yaklaşmıştı. Baba sıcaklığıyla kurduğu her cümlede daha yakınlaşıyordu, o da sevgiye açlık çekiyordu.

"Beni sakın bırakma baba olur mu? Elimi sakın bırakma." gözlerimden yaşlar durmaksızın süzülüyordu. Göğsüm ise yanmaya devam ediyordu. Yaşlar acıdan mı süzülüyordu yoksa mutluluktan mı onu bile anlayamayacak durumdaydım.

"Birini hiçbir zaman affedemeyeceğini anladığında ondan vazgeçersin. Birini ondan vazgeçemeyeceğini anlayınca affedersin." kesik nefeslerim arasında zar zor konuştum.

"Ben senden ne vazgeçmeyi ihtimale aldım baba ne de affetmemeyi. Ben hep seni bekledim. Teşekkür ederim her şey için babacığım. İyi ya da kötü ne yaşattıysan teşekkür ederim. Bazı hikâyeler böyle biter, bazı hikâyeler yaşanmadan biter." gülümsemem soldu, ellerimi, vücudumu serbest bıraktım ve gözlerimi yumdum karanlığa. Ne olacaksa olsun, hangi boşluğa düşersem düşeyim sadece son anım bu olsun. Son anımda o beni sevgiye boğsun...

Hiçlik nedir? Doğmadan önce yoktum, doğdum gene yokum, ölünce zaten olmayacağım. Koskocaman bir hiçim, benim için yaşayan insanlar yok, şunlar şunlar için yaşıyorum diyeceğim insanlar da yok, var mıyım, yok muyum kimse farkında bile olmaz belki de ses etmesem ara sıra.

Bazen sahte sözlerini dinlerim mesela hayatın, daha doğrusu hayatım dediklerimin, "seni çok seviyorum" bir siktir git diyesi geliyor da insanın, yutkunuyorsun. Zaten hastasın diyorum kendi kendime, bari hastalığınla başkalarını üzme. Sonra sahte gülücükler, ay hayat ne kadar da güzel, kuşlar böcekler... Sonra o kesif yalnızlık ve ardından nükseden bu hastalığım, hiçlik öldürmez insanı, eziyet eder ona.

Sonsuz hiçlik ya da sonsuz cehennem peki? Her iki ihtimal de korkunçtur. Birinde sonsuzluğa uzanan zamanda saniye bile sayılamayacak bir anda var oluyorsun. Sonrası sanki hiç yaşamamışsınız gibi dünya dönmeye devam edecek, sizi hatırlayan insanlar da yok olacak. Sonra dünya yok olacak. Bir zamanlar yaşadığınıza dair en ufak bir iz yok.

Diğer türlü sonsuza kadar var olacaksınız ancak tarifi imkânsız acılar içinde. Kurtulmak için hiçbir ümidiniz yok.

Peki ya ben şu an neredeydim? Ne oluyordu? Birkaç dakika öncesine kadar çok huzurluydum, babamın kollarımda uzanıyordum. Şimdi neredeyim, ne yapıyorum? Gerçekten var mıyım? Nasıl var olunur? Bir hayalden fazlası olmak mıydı var olmak?

-BÖLÜM SONU-

Yorumlarınız ve fikirleriniz benim için çok önemli!

Yeni bölümde görüşmek üzere...

İNSTAGRAM: aleykrkrt

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.