İçeriğe geç

Lamekân

Bölüm 4 · 13 dk okuma

Lamekân

Bölüm 4

04 - geçmişin külleri

Oy vermeyi ve yorum atmayı unutmayalım, iyi okumalar...

--- BÖLÜM 4 ---

/geçmişin külleri.../

"Annemi kaybettiğim araba kazasında yedi yaşındaydım... Doğum günümdü, gece ise annemler dedemin ölüm haberini almıştı. Çocuktum anlamamıştım, önemsememiştim. Bir çocuk için ölmek nasıl bir his uyandırabilirdi, nasıl anlaşılırdı ki? Geri gelecekmiş gibi geliyordu bana, boş verdim. Sabahında ise hediyem için tutturdum anneme, ikna etmek için baya bir soluk harcadım ve başardım ama beş yaşındaki küçük kardeşim Zeynep de gelmek zorunda kalmıştı, bırakacak yer yoktu çünkü herkes yasını tutuyordu. Ve kardeşler genelde küçüklükte anlaşamaz pek, bizim aramızdan su sızmazdı. Çok uslu, düşünceli, uysal bir çocuktu. Hayatta belki en sevdiğim kişi bile olabilirdi Zeynep. Arabaya bindik, başta her şey normaldi. Sonrası ise bulanık... Üç kişi bindiğimiz o arabadan sadece tek kişi çıktı, ben sağ çıktım, sadece ben. Fren tutmamış, durmamış araba. Eğer o gün ısrar etmeseydim hepsi şu an benimle birlikte yaşıyordu ama o lanet arabadan sadece ben çıktım. Onlardan daha çok hak ediyordum ölmeyi! Nerede adalet? Ben her gün geri dönecekler diye kapının ağzında yatıp kalktım, çocuk aklı! Döneceksin sanıyorsun, ölüm sana basit bir kelimeden ibaret oluyor o yaşında. Ama dönmediklerinde anladım ölüm ne demek... Acımasızlık, adaletsizlik bu! Ölüm sizden aldıklarını geri vermezdi size karşılığında sadece kocaman bir acı, iz bırakırdı. Ölüm benden her şeyimi çaldı. Ben çocuk yaşımda başladım vedalara, yaslara. Büyük yenilgilerim oldu, o küçük yaşımda büyük adımlar attım. Ama şunu düşünmeden duramıyorum, eğer o gün zorluk çıkarmasaydım aynı anılara ev sahipliği yapıp anılarımızın başrolü olacaktık, mutlu sıcak bir evimiz olacaktı. Çok fazla sorguluyorum neden o arabadan ben sağ çıktım diye... Zeynep'in nasıl yıllarını, yaşayacağı güzel günleri çaldığımı unutamıyorum mesela. Düşündükçe sırtıma biniyor vicdan azabım, suçluluk duygum. Kendi kafamın esiri olduğum için güvende hissetmiyorum! Nereye gitsem çıkmaz, nereye baksam çıkmaz... Dünyanın bütün varlıklarını göğsüme sarsam bile, kendimi hiçbir şeyden koruyamazmışım gibi, korkunç!" yutkundum ve gözlerimi kapatıp kendi aklımın bana yarattığı işkenceden kurtulmaya çalıştım ama nafileydi.

"Nasıl hissediyorsun peki?" meraklı gözleri üzerimde geziniyordu, hissedebiliyordum.

"Sen hiç gecenin dördünde çocuk yaşında boğazına düğümlenen kelimeleri konuşmak isterken kustun mu? Çocuk bünyenle koca koca yangınların içerisinde kırk gece geçirdin mi? Ben bu hissi ne kadar anlatırsam anlatayım, hiçbir cümleyle tam anlamıyla izah edemem. En basitiyle iyi değilim ama kötü de değilim. İyi olmak nedir bilmiyorum, yaşayamadım pek yedi yaşımdan beri. Havanın kapalı olup yağamaması gibi sevinemiyorsun da üzülemiyorsun da. İçinde bir şey eksik de anlayamıyorsun gibi ama biliyorsun bunun ne olduğunu. Arada kalmışlık, hiçlik, nedensizlik ve nereye gittiğini bilememezlik. Bir tür zihin karmaşası... Ruhun zihinle birleşip karmaşa, kaos yaratması, delirtmesi diyebilirim. Ben de kendi zihnimin izin verdiği kadar deliriyorum, her geçen gün biraz daha..." anlattıklarım adamın ilgisini çekiyordu başkası olsa çoktan korkup kaçmıştı. O ise anlıyor gibi ilgileniyordu elinden geldiğince.

"Ben erken büyüdüm, erken olgunlaştım. İnsanın yaşadıkları insana deneyim, olgunluk katar. Ben aklıma kazınan her bir trajik olayda daha çok büyüdüm, hep bir yaş büyüdüm ama hep doğum günlerinden, büyümekten nefret ettim. Aslına bakarsanız kimlikte yazan yaş sahtedir bayım, ben göründüğünden çok daha yaşlıyım." Derin bir soluk verdim.

"Sana kim baktı peki?" Genç adam merakla sorularını yöneltmeye devam ediyordu.

"Yetimhanede büyüdüm ben. Gürültü, şiddet hiç eksik olmazdı. Bazen oradaki çocuklardan dayak yerdim bazense görevlilerden ama gıkım çıkmazdı. Hak ettiğimi düşünürdüm, ne yaşarsam yaşayım hak ettiğimi. Ben başıma gelen her şeyi kabullendim, baş kaldırmadım. Bu yüzden bedenime dokunmaya, sahip olmaya çalışanlar da oldu. İnsan işte, zihniyeti kötü." Konuşmaktan, düşünmekten, hatıraların yükünden bitkin düşmüştüm. Şimdi fark etmiştim hava kararmıştı. Zaman nasıl akıp geçmişti ki? Bu genç adamın zamanından nasıl çalmıştım böyle...

"Zamanınızdan çaldıysam affediniz, inanın fark etmedim zamanın bu denli hızlı işlediğini." Genç konuşmamla kolundaki siyah saate gözlerini dikti, suratında şaşkın bir ifade belirmişti.

"Hiç problem değil, canınızı sıkmayın ben de farkına varamadım." Düşünceli bakışlarını gökyüzüne yöneltti daha sonra bana döndü.

"Sizi burada bu şekilde bırakmaya içim hiç el vermiyor lakin birtakım işlerim var." mahcup bir ifadeyle başını eğdi.

"Takılmayın buna mahcup olmanız ya da çekinmeniz gereken bir konu yok, teşekkür ederim dinlediğiniz için beni." minnetle gülümsedim.

"Ayrıca ben sizi dinledim fakat bir şey diyemedim, eklemek istediğim şeyler var. Yarın aynı saatte burada tekrar görüşmemiz mümkün mü?" kısa süre düşündüm. Yarınlar ve yarınların koca koca sözleri. Yarına kimin çıkacağının garantisi var mıydı? Kim garanti edebilirdi bunu? Düşünceleri savurup genç adama başımla onay verdim ve küçük bir gülümseme sundum ona. Yavaşça toparlanıp gitmek üzere hareketlendi. Elini başına götürüp selamını verdi ve dalgın adımlarıyla uzaklaştı. Sureti yok olana kadar izledim gidişini. Bakışlarımın sonraki hedefi ise yaralı dizlerim oldu. Önemsemeden ben de ayaklandım ve kafamı bir nebze daha rahatlatmak için mezarlığın yolunu tuttum.

Uzaktan tanıdık mezar taşını gördüğümde önce gözlerim doldu, duraksadım. İlerleyecek cesareti bulduğumda hızlı adımlarla oraya ilerledim. Mezar taşının başına çöktüm ve gözyaşlarımı daha fazla tutamayarak başımı eğdim, kendime biraz zaman verdim. Toprak kokusunu içime çektim, dokundum.

"Zebe ben geldim..." dedim fısıltıyla. Cevap gelmedi tabii ki, gelebilir miydi ki?

"Bugün nasılsın ablacığım? Orada işler nasıl?" toprağını okşadım sevgiyle.

"Ben her zamanki gibiyim, bir değişiklik yok. Seni çok özledim Zeynep, gel artık. Çok ayrı kaldık ablam, gel meleğimiz perişan oldu." gözyaşlarım toprağına aktı. Havanın esmesiyle titredim, belki acıdan belki soğuktan.

"Üşüyor musun Zeynep?" üzerimdeki ince paltoyu çıkarttım ve toprağa örttüm.

"Özür dilerim Zebe... Ölümüne sebep olduğum için, yanına gelemediğim için, çok özür dilerim. Eğer görmezsem geçer sandım, gelirsin sandım Zeynep. Toprağına sarılmak yerine sana sarılırım sandım, olmadı özür dilerim." Gözyaşlarım şiddetini arttırmıştı, konuşurken sesim titriyordu.

"Sen burada olmayı hak etmiyordun, yıllarını çaldım senden affet ne olur!" Daha sonra gök benimle birlikte yas tutmaya başladı, bulutlarda gözyaşlarını akıtmaya başladı.

"Zeynep sen mi ağlıyorsun yoksa? Eğer öyleyse ablan sana çok kızar." yağmur hafiften yavaşladı. Daha sonra aklımda gezinen ama cesaret edemediğim o cümleyi kurdum.

"Doğum günüm kutlu olsun, günümüz kutlu olsun Zeynep." Toprağını öptüm sanki onu öpüyormuş gibi.

"Doğum günlerini sen gittiğinden beri hiç sevmiyorum, sen varken güzellerdi. Sen gittiğinde her şey gibi onlarda anlamsızlaştı. Gerçi sen gittiğinden beri doğru dürüst yaşadığım bile söylenemez." Gök gürledi oldukça yüksek bir sesle.

"Kızma bana Zeynep, düzeltmek istedim." ancak beceremedi ablan Zeynep, her zaman olduğu gibi eline yüzüne bulaştırdı.

Uzun uzun konuştum onunla, ağladım, yüzlerce kez özür diledim affetmesini umarak. Hasret giderdim toprağıyla. Hava açıldığındaysa onunla vedalaşıp oradan ayrıldım.

Aslına bakarsanız rahatlama duygusu ele geçiriyordu ruhumu, bedenimi. Sustuklarımı konuşmanın hafifliği sardı benliğimi meğer ne kadar ağırlık yapıyormuş yutmak zorunda kaldıklarım, bana dayatılanlar. Konuştuğum her bir kelime ruhumdan, acımdan bir parçayı aldı götürdü. Kopartmadan, yıpratmadan, sadece sevgiyle... Zihnimin derinliklerine çekildi sağlıksız her bir düşüncem, gerçekten rahatlamıştım ve uzun zamandır hissedebildiğim en iyi ruh halindeydim, uzun zaman sonra ilk defa yaşadığımı hissettim, ilk defa canlı hissetim. Bütün uzuvlarımın canlandığını hissettim, ben uzun zaman sonra hissettim ya hissettim!

Hüznü bir kenara bırakıp heyecanımı koydum çantama koştur koştur ait olamadığım o mahalleye gittim, sadece birazcık sıcaklık hissetmek için, daha çok yaşamak için.

Sokağı aydınlatan sokak lambasının yanına iliştim, ışığı kendimle bağdaştırmıştım. Bir cılızlaşıp bir güçleniyordu, dengesizdi. Işığı incelemeye son verip yine eve odakladım bakışlarımı. Camların perdeleri açıktı dolayısıyla içeriyi net biçimde görebiliyordum. Daha sonra babamla o kızı gördüm, babamla kızını gördüm, Gökhan Bey ve kızını gördüm... Cümlem bile gittikçe ona yabancılaşıyordu, ben nasıl yabancılaşmayayım?

Birbirlerine sarılıyorlardı, sevgi dolulardı. Ne olurdu bir kez böyle olsaydık? Bir gün bile olsa yeterdi bana. Lakin ben hep sevilen taraf olmak yerine itilen taraf oldum, ben Zeynep ve annemden beri hiç sevilmedim ki...

En zor zamanlarını tek başına atlatan insan, bir yerden sonra herkesten ümidi kesip düşündüklerini, sorunlarını kendine saklayıp uzun yürüyüşlerde kendi kendine çözüm bulmaya çalışandır. Sokaklarda boş boş dolanırken, bazen attığı her adımda sorundan uzaklaşır, bazenleriyse düşünceleri her adımında ayağına yük olarak eklenir. Böyle zamanlarda eve, kaldığı yere, yuvasına dönmek istemez. Evinin sıcaklığındansa sokakların soğukluğunu tercih eder. Benim hiç benimsediğim bir yuvam olmadı yedi yaşımdan beri. Benim yuvamı cennete taşıdılar, benim yuvamı söküp götürdüler. Yuvasız, yersiz, yurtsuz kaldık kimse umursamadı. Bazı geceler bu sokak lambası bana sıcaklığıyla yuva oldu, bazı gecelerse beni iteledi hep, herkes gibi iteledi. Ben herkese kinlendim, mutsuzlaştım.

Peki ya mutluluğun anahtarı neydi ki? Hayatında öncelik verdiği, arzuladığı şeyi doğru seçmek miydi? Hayır değil, çünkü onu elde edince hevesi kaçacaktır. Mesela hayatındaki önceliği para veya ayrılmış olduğu ama geri dönmesini istediği bir insan ile hayatını birleştirmek ise ve bu uğurda her şeyi yapabilecekse ya istediğini elde edemeyip mutsuz olacak ya da elde edip boşluğa düşecek ve yine mutsuz olacaktır. İstediği sonuçlara ulaşmak yalnızca kendisine bağlı ve kendi elinde de değildir. Ama hedefi erdemli ve haysiyetli bir yaşam sürmek ise bu statik bir varış noktası değil aksine süregelen, dinamik bir hedef olduğu için tüm hayatı anlamlı kılacaktır. Üstelik çevresel faktörler etkili olsa da bu hedefe ulaşmak tamamen kendi elinde olacaktır. Öte yandan hedef mutlu olmak da olmamalıdır. Çünkü salt ve ebedi mutluluk yoktur. Hem bu hedefin altında ben mutsuzum ve çabalamalıyım çağrışımı vardır ki anksiyeteyi tetikler. Bana kalırsa asıl soru mutluluğun anahtarının var olup olmadığıydı. Varsa bile ben hiç erişemedim, bu kadar ulaşılmaz ve zor mu? Neresi yanlış, nerede yanlış? Ben miyim yanlış olan yoksa düşüncelerim mi?

O sokak lambasının altında, kaldırım kenarında aklımdaki bin bir yanlışla uyuyakalmıştım, hatıralar gerçekten yorgun düşürmüştü beni. Yok saydığın, acı dolu anıları hatırlamak bitiriyordu insanı, hasta ediyordu. Ya geçmişimin külleri yeniden bir doğuş sağlasaydı? Anka küllerinden doğmuyor mu, benim geçmişim de küllerinden doğsa olmaz mıydı? Tüm güzellikleriyle hem de. Zeynep geri gelseydi, yaşayamadığımız, yaşayamadığı her günü dolu dolu geçirseydi. Hayat mucizelerle dolu derler hep, nerede mucizesi? Benim mucizelerim mi gerçekleşmiyor yoksa? Ne yapmam gerekiyor her şeyin istediğim gibi olması, herkesin mutlulukla yaşaması için? Çok mu zor, hiç mi oluru yok? Zeynep olsaydı eğer en imkansızı bile oldururdu ama ben Zeynep değilim. Benim buna gücüm yetmez, benim bana gücüm yetmiyor ki...

Peki güçlü olmak dedikleri nedir ki? Herkesin dilinde bir güç, ne bu güç? Hayata karşı direnebilmek miydi güçlü olmak? Polyanna olmak, hayat sana yalan söylerken bile ona gerçek cevaplar verebilmek veyahut sana çelme taktığı anlarda hiç tereddüt etmeden kalkabilmek miydi? Bence bir tanıma sığdırmak ya da gruplandırmak uygun değil buna. Her insan biraz güçlüdür, her insan anılarının ağırlığı altında güçlüdür, Güçsüz kimse yoktur sadece algılar vardır. Algılar, yalandır size dayatılanlardır. Mesele güçlü olmak veya olmamak değildi. Mesele algıları yıkmaktı, boyun eğmemekti. Herkesin kendi gerçeği vardır, kimine yanlış kimine doğru.

Gözlerimi açtığımda sokak lambasının ışığı sönmüştü benimse her yerim tutulmuştu, feci ağrılarım vardı. Fiziksel acının benim için bir önemi yoktu, fiziksel acı dediğin bir süre sonra diner, geçer, geçicidir ruhsal acının aksine. Ağır hareketlerle esnemeler eşliğinde ayaklandım. Duş almak, yüklerimden kurtulmak için kendi evimin yolunu tuttum.

Kısa süre sonra kendimi sıcak suyun altına atabilmiştim. Arınma vakti gelmişti hatıralardan, düşüncelerden, beni yıpratan her şeyden. Vücut jelini life döktüm ve yumuşak hareketlerle vücudumu sabunlamaya başladım. Ancak bir türlü temizlenemiyordum, temizlendiğimi hissedemiyordum. Her yerim anıların pisliğiyle, aklımın içerisindeki cesetlerin soğuk kanıyla kirlenmişti. Lifi bıraktım ve ellerimle kazımaya başladım. Hayır, acı hissetmiyordum. Aksine kazıdıkça, derine indikçe daha çok temizleniyordum. Zihnime gömdüğüm cesetlerin kanı vücudumdan aktıkça daha çok temizleniyordum. Belki de asıl pislik, asıl sorun benimdir?

Duşta yaklaşık yarım saatimi harcadıktan sonra bornozumu giymiş odama ilerleyecekken zilin tiz sesi evde yankılandı. Şüphe dolu, sessiz adımlarımla kapıya ilerledim ve delikten kapımın önünü kontrol ettim. Garip bir şekilde boştu. Yavaşça kapıyı açtım, apartmana baktığımda yine boş gözüküyordu, Bakışlarım yeri bulduğunda kırmızı, sarı kurdeleli bir hediye paketi dikkatimi çekti. Hızlıca eğilip paketi aldım, kapımı kapadım ve ardından kilitledim. Paketi odama götürüp yatağın üzerine öylece bıraktım, dolabıma yönelip kıyafet seçmeye başladım. Üzerime beyaz salaş bir tişört aldım altımaysa mavi pileli bir etek. Beyaz annemi, mavi Zeynep'i temsil ediyordu. Giyindikten sonra aynadaki yansımama baktım, oldukça bakımsız gözüküyordum. Vücudumdaki tırnak izleri, saçlarımın hâli, suratımda dünden kalma akmış makyaj. Berbat görünüyordum fakat bunu pek önemsediğim söylenemezdi. Aynadakine bakmaya daha fazla katlanacak durumda değildim.

Aklıma düşen merak duygusuyla yatağın üzerine bıraktığım paketi elime aldım ve kulağıma tutup salladım. Ses gelmemişti, kaşlarım çatıldı. Ne gelmiş olabilirdi ki? Hızlı hamlelerle paketi yırttım. Şeffaf bir hediye kutusu, içerisinde açık renk eskimiş bir pelüş ayı. Oyuncak ayı gözüme oldukça tanıdık gelmişti. Kutudan çıkarıp kokladığımdaysa dehşete düştüm. Gözlerim yatak odamdaki mantar panoya kaydı. Zeynep'le fotoğraflarımız ve şu an elimde bulunan pelüş ayı.

Zeynep... Zeynep'in oyuncak ayısı. Nasıl elime geçti? Nereden çıktı ve nasıl hâlâ aynı kokuyordu anlayamadım...

Ayıyı dolabımın üstüne bıraktım ve çantamı toparlayıp hızlıca evden çıktım, daha fazla bakarsam düşünürdüm, düşünürsem çıldırırdım. Yol kenarındaki bir bakkaldan atıştırmalık bir şeyler aldım ve tekrar o uçurum kenarına gitmek için attım adımlarımı.

Yolda çok fazla çirkin bakışlara maruz kalmıştım, sanki hiç kadın görmemiş gibi büyük açlıkla bakan insanlar vardı. Berbat zihniyetler, berbat insanlar. Ne giydiğinin bile bir önemi yoktu artık. Ha açık giyinmişsin ha kapalı her türlü sen bu göz tacizine maruz kalacaksın. Bu insanlardan kurtuluş yok. Ya bunlarsız ayrı bir dünya kuracaksın ya da buna alışıp, kendini savunmayı öğreneceksin. Bu zihniyet, bu gözler azalmak yerine çoğalıyordu. Kadınlara gün geçtikçe hayat dar oluyordu, biçare izlemek düşüyordu bize.

Yine kayaların arasına kuruldum ve dalgaları, rüzgârı, kuş cıvıltılarını dinlemeye başladım, Ne garip, sen de hayat durmuş olsa bile bir yerlerde akıyordu. Hayat kaç renge sahipti? Siyah beyazdan mı ibaretti yoksa arada başka renklerde var mıydı? Siyah, beyaz ve maviyi barındırması mantıklı geliyor gözüme. Siyah şanssız kesim, hayat mahkûmları, ruhu çürümüşleri temsil ederdi. Beyaz ise hayatın verdiği her şeyden mutlu olan, şanslı ve ruhu zarif insanları temsil ediyordu. Maviye gelecek olursak o ise masum bebekleri, her şeyden bihaber dünyaya yeni inmiş melekleri temsil ederdi. Hayatın üç rengi vardı en basit şekliyle. Bana en uyan, sinen rengi siyah olmuştu, siyah benim kaderimdi.

"Çok bekletmedim sizi umarım?" arkamdan gelen tanıdık sesle başımı sesin yönüne çevirdim.

"Hayır, yeni geldim. Otursanıza." yine birkaç metre mesafe bırakmaya özen göstererek yanıma oturdu.

"Sizce hayatın rengi, renkleri nedir bayım?" diye sordum merakla. Beklenmedik sorum şarkısında önce afalladı, kısa süre düşündükten sonra cevap verdi.

"Uzunca bir süre güne iyi uyandığım her sabah hayatın rengi yeşil oldu benim için. Öyle severdim ki yeşili sadece bir şeyler iyiyken yeşili o güne dahil edebilirdim. Sabah kendimi iyi hissetmiyorsam asla üzerime yeşillerin ağırlıkta olduğu dolabımdan yeşil bir parça seçmezdim. Zamanla yeşille başladığım günler azalır oldu. Aşk girdi hayatıma ve kırmızılar arttı; boyuna sarılan kırmızı bir şal, giyilen kırmızı bir kazak dışarıya yansıttı içimdeki heyecanı, tutkuyu ve kırmızı kadar net sevgiyi. Baktığım her yer kırmızıydı. Ya benim için sevgili de beni kırmızısız görmesin istiyordum. İçimdekileri hissettiğim gibi hissetsin istiyordum. Sonra kırmızı da terk etti beni. Ayrılık girdi hayatıma ve siyaha döndü her şey. Kıyafetler siyaha döndü, gidilen mekanlar siyaha döndü, bakılan dikkati çeken her şey siyaha döndü hatta aynaya baktığımda dikkatimi çeken siyah gözlerim oldu, içleri artık gülmeyen gözlerim. Şimdiyse ne yeşilin huzuru ne kırmızının heyecanı ne siyahın baskınlığı hepsi birer birer terk ediyor beni ve geriye sadece grinin kıpırtısızlığı, yitirilmişliği, arada kalmışlığı ve boşluğu kalıyor. Duman ve gri bulutlar daha çok ilgimi çekiyor artık. Kıyafetler de griye dönüyor siyahla kombinlense bile... bakılan her yer biraz daha flu artık net olan tek şeyse anılar, yeşiliyle ve kırmızısıyla belki kimi zaman siyahıyla ama gri hiç bulaşmadan tamamen net... Hayatın birçok rengi vardır, her renk bir şeyi, duyguyu temsil eder. Renkler de yaşanmışlıkta vardır."

"Peki ya rengi falan değil de hayat nedir?"

"Öncelikle kısaca her şeyin her zaman iyi olmayacağını baştan kabul etmek demektir. Zor günleri atlattığında sana gelecekte tebessümle onları hatırlatacak kavramdır hayat. Bazen bir iki şey karalamanın bile seni mutlu ettiği bazen de her şey yolundayken eksik hissettiğindir hayat. Çözünemeyen bir kimyasaldır hayat. Peki size göre?" yöneltilmesini beklemediğim soruyla kısa süre dondum.

"Sizin belli bir senaryoda kendi yorumunuzu katarak oynadığınız bir oyundur. Oyuncu sizsiniz ucu açık, seçenekli bir senaryonuz var lakin seçimleriniz karşısında senaristin de size hazırladığı sürprizler var. Seçimlerinle ya ödüllendirilirsin ya da cezalandırılırsın. Bunun dışında hayat anlama ve anlaşılma çabasıdır da."

-BÖLÜM SONU-

Yorumlarınız ve fikirleriniz benim için çok önemli!

Yeni bölümde görüşmek üzere...

İNSTAGRAM: aleykrkrt

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.