İçeriğe geç

LÂL

Bölüm 7 · 15 dk okuma

LÂL

Bölüm 7

🦋 LÂL 🦋

Küt! Küt! Küt!

Dış kapıdan yükselen o vahşi gürültü mutfağın duvarlarında yankılanırken, zaman bir kez daha avuçlarımın arasından kaydı. Aylin’in elindeki sürahi masaya çarpıp sarsıldı, Araf’ın eli belindeki simsiyah silaha gitti. Ama o an mutfağın kokusu silindi; burnuma o eski, lüks villanın rutubetli, soğuk koridor havası doldu. Zihnim beni acımasızca geriye, tam on bir yaşımın o kabus dolu gecesine fırlattı.

Kudret’in o alkol kokan, gözü dönmüş öfkesinden kaçmak için odama sığınmıştım. Can havliyle kapıyı kapatıp kilidini hızla çevirmiş, kendimi odanın en karanlık köşesine fırlatmıştım. Kollarımı bedenime sımsıkı sarıp hıçkırıklarımı yutmaya çalışırken, o kaba ve güçlü eller benim de oda kapıma dayanmıştı.

Küt! Küt! Küt!

Kapının tahtası onun darbeleriyle sarsılırken, Kudret o iğrenç, sarhoş sesiyle dışarıdan kükrüyordu:

"Aç kapıyı! Benim istediklerimi yapacaksın! Buraya gel, kaçma benden!"

Korkudan dizlerimi göğsüme çekmiş, dilsiz ağzımdan tek bir ses bile çıkaramadan tırnaklarımı kollarıma geçirmiştim. Kudret kapıyı kırmak ister gibi yumruklamaya devam ederken, nefret dolu sesi odanın içinde çınlıyordu:

"Alparslan'la konuşmayacaksın da demiştim sana! Onunla bir daha iletişime geçip aklını bulandırma!"

Beni dövmek, o dilsiz bedenimi parça parça etmek için kapıyı zorluyordu. Haklıydım, suçsuzdum; sadece Alparslan’la yan yana oturup sessizce durmuştum ama Kudret için bu bile bir cezalandırma sebebiydi. O gece o kapının arkasında, bir köşede tir tir titreyerek celladımın içeri girmesini beklemiştim.

Küt! Küt! Küt!

Zihnimde patlayan o son darbe sesiyle gözlerimi dehşetle açtım. Geçmişin o lüks, lanetli villası bir anda dağıldı. Kendimi yeniden Araf’ın o loş gecekondusunun mutfağında buldum.

Hala masanın başındaydım ama ayaklarımın bağı çözülmüş, korkuyla sırtımı arkamdaki duvara yaslamıştım. Nefesim boğazımda cam kırıkları gibi kesilirken, gözlerimi koridora doğru yönelen Araf’a diktim. Kapı dışarıdan, adeta kırılacakmış gibi aynı ritimle sarsılmaya devam ediyordu. Geçmişin hayaletleri ve şimdiki zamanın cellatları tam o kapının ardında birleşmişti.

Araf, dişlerinin arasından okkalı bir küfür savurarak mutfaktan koridora doğru bir adım attı. Yüzündeki o kasılmış, tehlikeli ifade yerini derin bir öfkeye bırakırken homurdandı:

"Anasını ya... Hangi manyak bu yine! Akşamın bir vakti!"

Kapı aynı sabırsızlıkla sarsılmaya devam ederken, Araf arkasına dönüp eliyle bizi geriye doğru itti. "Kızlar burada durun, bir köşeye geçin," dedi emir veren, net bir sesle. Ardından koridorda ilerleyip o eski tahta kapıya doğru yürüdü. Kapının arkasındaki gölgeye bakarken sesini iyice yükseltti:

"Hangi haydut çalıyor laaan!"

Kapının kilidini hızla çevirip sertçe kendine doğru çekti. Kapı büyük bir gürültüyle açıldığında, Araf’ın havada asılı kalan o öfkeli yumruğu ve çatık kaşları, eşikte duran yüzü görünce bir anlığına donakaldı.

"Doğan?" dedi Araf, şaşkınlıkla karışık bir sinirle.

Eşikte sırıtan çocuk, ellerini ceplerine uyar gibi sokmuş halde kaşlarını kaldırdı. "Araf?" dedi Doğan, hiçbir şey olmamış gibi rahattı.

Araf derin bir nefes alıp elini alnına vurdu, sabır dilenir gibi tavana baktı. "Allah'ım sen bana sabır ver... Oğlum kapıyı kırıp başıma bela mı edeceksin lan?!"

"Ya kanka ne yapayım 2 gündür yoksun ortalıkta seni özledim."

Dış kapıdan yükselen o kaba gürültü yerini koridorda yankılanan arsız ayak seslerine bıraktığında, mutfağın gergin havası bir nebze olsun dağılır gibi oldu. Araf, elini alnından çekip eşikte duran o yabancı çocuğu omzundan sertçe içeri doğru itti. Kudret'in o kapıları kıran alkol kokulu gölgesi, gelen kişinin tehlikeli bir cellat olmadığını anladığım an zihnimin karanlık köşelerine geri çekildi.

"Geç Allah'ın belası, geç!" diye homurdandı Araf, demir sürgüyü yeniden yuvasına yerleştirirken. "Alacaklı gibi kapıya dayanmışsın, bir de sırıtıyorsun deli!"

Gelen çocuk, Araf’ın bu sert öfkesine karşılık ellerini ceketinin cebine sokup mutfağa doğru adımlarken arsızca sırıtmaya devam etti. "Ya kanka ne yapayım, seni özledim diyorum," dedi, sesindeki o umursamaz sokak tonu buranın yabancısı olmadığını fısıldıyordu bana.

Mutfak tezgahının kenarında hâlâ rengi kireç gibi beyaz duran Aylin, elindeki çay bezini masaya fırlatıp kaşlarını hırsla çattı. "Doğan, medeniyetli ol ya! Korkutuyorsun insanı!" diye çıkıştı, sesindeki korkunun yerini alan o tanıdık mahalle öfkesiyle. "İnsan gibi kapı çalmak yok mu sizin yetiştirme yurdunun kurallarında?"

Demek adı Doğan’dı. Ve anlaşılan o ki, tıpkı Araf gibi o da geçmişini yetimhanenin soğuk duvarları arasında bırakmış, bu sokakların diliyle büyümüştü. Doğan, Aylin’in bu sert çıkışına karşılık ellerini iki yana açtı, hayretle masadaki yarım kalmış ayranlara baktı. "Yahu niye korktunuz ki bu kadar?" dedi, gözlerini odada gezdirirken. "Balat burası, kapı böyle çalınır anam babam."

Fakat tam o saniyede, Doğan’ın arsız bakışları mutfak masasının en karanlık köşesinde, Araf’ın o devasa gri kapüşonlusunun içinde minicik kalmış, sırtını duvara yaslamış olan bana kilitlendi. Yüzündeki o sırıtan, gevşek sokak ifadesi saniyeler içinde donakaldı. Kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkarken parmağıyla beni işaret etti:

"Bu kız kim ya?" diye sordu, gözlerini benden ayıramadan. "Araf... Evde kız mı besliyorsun lan sen?"

Araf, koridordan mutfağa girip Doğan’ın ensesine okkalı bir tokat aşketti. Tokadın sesi mutfakta yankılanırken Doğan acıyla inleyip ensesini tuttu. "Boş boş konuşma, geç otur şuraya. Ben sana anlatacağım her şeyi," dedi Araf. Sesi yeniden o pürüzlü, emir veren ve o kaçış gecesinin ciddiyetini taşıyan o tok tınısına bürünmüştü.

Doğan, masanın kenarındaki boş ahşap sandalyelerden birini gıcırdatarak çekti ve otordu. Önündeki kısır tabağına bakarken bile gözleri hâlâ köşede dilsiz bir heykel gibi duran benim üzerimdeydi. Araf, masanın kenarına kalçasını yasladı, kollarını göğsünde birleştirip o kapkara gözlerini Doğan’ın gözlerinin içine dikti.

"O geceyi hatırlıyorsun değil mi?" diye başladı Araf, sesi adeta geçmişin o kanlı fırtınasını odanın içine yeniden davet eder gibiydi. "Boks federasyonunun o yeraltı adamlarıyla kaçak bir unvan maçı için anlaşmıştım. Salona haciz gelmesin, o lanet borçlar kapansın diye o paraya, o unvan maçına mecburdum. Hayatımı da salonun geleceğini de tamamen o ringe bağlamıştım. Gece yarısı tam o izbe ara sokaklardan geçip maçın yapılacağı gizli depoya doğru gidecektim motorla."

Araf’ın bakışları bir saniyeliğine bana kaydı, üzerimdeki o Aylin'in verdiği temiz pijama takımına baktı ve devam etti:

"Daha ne olduğunu anlayamadan, Ben motora binecekken. O cellat kılıklı adamların elinden fırlamış gibi, can havliyle yokuş aşağı koşuyordu, doğrudan göğsüme çarptı. İkimiz de motorla yere devrildik. Arkasındaki adamların ellerinde silahlar, ceplerinde o tuhaf mor ışıklı fenerler vardı. Kızı vahşi bir hayvanı avlar gibi arıyorlardı dar sokaklarda. Adamların sıradan bir çete olmadığını, kızı bir eşya gibi, bir 'harita' gibi nitendirdiklerini kendi kulaklarımla duydum Doğan. Onu orada bırakıp o maça gitseydim, kazandığım hiçbir para o vicdan azabını satın almaya yetmeyecekti. Maçı da parayı da sildim kafamdan; kızı kaptığım gibi buraya, eve getirdim. İşte o günden beri bu gecekondunun etrafında o köpekler fır dönüyor."

Doğan, Araf’ın ağzından çıkan her bir kelimeyi dinledikçe önündeki kısır çatalını masaya bıraktı. O her zamanki neşeli, gevşek çehresi saniyeler içinde karardı. Bir boksörün, ringdeki unvanını ve salonunu tek bir saniyede dilsiz ve yabancı bir kız için feda etmesinin ne demek olduğunu sokakların dilini bilen bir adam olarak çok iyi anlamıştı. Gözlerini yavaşça bana çevirdi. Yeşil gözlerimde on yıldır biriken o korkunun korkunç tortusunu okuduğunda Doğan derin bir nefes verdi.

"Siktir..." diye mırıldandı Doğan. Sesi bu kez o umursamaz tonundan tamamen sıyrılmış, sokakların o çiğ ve sert gerçeği gibi çıkmıştı. "Çember daralıyor desene Kara. Mahalleye adamlar çöktü zaten sabahtan beri. Kart dağıtıyorlar her yerde. Benim eve de geldiler, ellerinde bir fotoğraf vardı. Demek o kız buydu..."

Doğan, masanın üzerindeki buruşuk manga sayfalarına, ardından masayı sıkıca kavrayan parmaklarıma ve benden odaya sızan o dilsiz sessizliğe baktı. Yüzündeki şaşkınlık yerini daha önce hiç görmediğim, buralara ait o katı ve sarsılmaz sokak ifadesine bıraktı. Kollarını masaya dayayıp bana doğru hafifçe eğildi.

"Korkma kızım," dedi, sesindeki o yabancı ama güven veren ton içimi garip bir şekilde ısıtırken. "Eğer Araf Kara birine söz verdiyse o iş bitmiştir. Peşindeki herifler dünyayı parayla satın alsa bile Balat’ın bu labirent sokaklarından seni söküp alamazlar. Rahat ol."

Aylin, önündeki ayran bardağından bir yudum alıp araya girdi, gözlerini sıkıca Doğan’a dikti. "Kıza çok iyi bakacağız Doğan. Araf’la söz verdik biz. O canavarların eline bırakmayacağız bu güzel kızı, ne olursa olsun."

Araf, masanın kenarından doğrulup Doğan’ın tam gözlerinin içine baktı. Ses tonundaki o sarsılmaz ciddiyet odayı anında buz kesti.

"Bu arada haberin olsun," dedi Araf, çenesiyle beni işaret ederek. "Kızın adı Lâl ve konuşma engeli var."

Doğan, duyduğu bu detayla birlikte bakışlarını bir kez daha bana çevirdi. Gözlerindeki o ilk andaki şaşkınlık, yerini dilsiz dünyama saygı duyan hüzünlü bir sessizliğe bıraktı. Ardından hızla Araf’a dönüp konuyu ringe, o gece yarısı kaçırılan unvan maçına getirdi.

"Tamamdır her neyse," dedi Doğan, dişlerini sıkarak konuşurken öfkesi sesinden sızıyordu. "Sen ringe çıkmadın, gelmedin ya... Adamlar piyasada sana korkak diyor şimdi. Savaş denen o..." Küfür etmemek için kendini zor tuttuğunu, boyun kaslarının gerilmesinden anlıyordum. Derin bir nefes alıp devam etti: "Her neyse işte, o pislik her yerde dedikodu çıkarmış. Güçsüz, korkak falan diye konuşuyor sağda solda. Vallahi gidip yüzünün ortasına bir yumruk atmamak için kendimi zor tuttum ama ona orada bir iki laf ettim."

Araf’ın kömür karası gözleri anında kısıldı, masayı kavrayan iri parmakları kasıldı. "Ne dedin?" diye sordu buz gibi bir sesle.

Doğan, sandalyesinde hafifçe öne doğru eğilip o gece sokağın ortasında Savaş’ın karşısına nasıl dikildiğini anlattı:"Şştt yavaş ol, burası senin dedikodu yerin değil, haddini bil, dedim. Araf güçlü ve kuvvetlidir, önemli bir işi çıkmıştır. Yoksa bu fırsatı, senin gibi bir piç karşısında ezilmeyi asla kaçırmaz, dedim."

Araf, duyduklarıyla birlikte derin ve sıkıntılı bir nefes verdi. Bakışlarını mutfak tezgahının üzerindeki o karanlık boşluğa dikti. Savaş’ın çıkardığı dedikodular ringdeki itibarını zedeliyordu ama göğsünde atması gereken o sapasağlam kalple köşede büzülen beni gördüğünde ringin de paranın da onun için hiçbir hükmü kalmıyordu.

"Maalesef o maça hiç çıkmayacağım," dedi Araf, sesi mutfağın duvarlarında bir idam fermanı gibi yankılandı. "Adamlarla bozarım anlaşmayı."

Doğan şokla yerinden doğrulacak gibi oldu, gözleri yuvalarından fırlayacaktı neredeyse. "Oğlum ne diyon sen?" diye çıkıştı, inanamayarak arkadaşına bakıyordu. "Büyük fırsat geçmiş eline ya... Kazanırsan?"

"Ya kazanırsan?" diye üsteledi Doğan, sesindeki o sarsılmaz inanç o döküntü odayı bir anlığına titretti. "Sen kazanırsın oğlum. Sen Araf Kara’sın koçum, guardını düşürmezsin sen!"

Araf, dostunun bu hırslı desteği karşısında daha fazla uzatmak istemedi. Aramızdaki o gergin ring havasını dağıtmak, peşimizdeki tehlikeye karşı önlem almak için konuyu hızla değiştirdi.

"Bakarız," dedi Araf geçiştirerek. Ardından sesini daha da alçaltıp doğrudan Doğan’ın gözlerinin içine baktı. "Neyse... Acil yarına bir telefon lazım Lâl için. Ne olur ne olmaz."

Doğan kaşlarını kaldırıp inanamayan bir yüzle arkadaşına baktı. "Telefon istiyorsun?"

Araf ters bir bakış fırlattı. "Evet? Niyesi var mı, lazım işte."

Doğan, Araf’ın o geçit vermez boksör ifadesini görünce yüzüne yeniden o sadık sokak sırıtan tebessümünü yerleştirdi. Ceketinin önünü kapatıp ayağa kalkarken göz kırptı:

"Hallederiz kanka," dedi Doğan, tam arkasını dönüp mutfaktan çıkacakken duvardaki o eski televizyon ekranında dönen spor haberlerini fark etti. Gözleri parıldayarak masaya geri adımladı ve Araf’ın omzuna bir tane vurdu.

"Şu 2026 FIFA Dünya Kupası'ndaki İspanya - Arjantin maçını izledin mi bari?" diye sordu heyecanla.

Araf, önündeki boş çay bardağıyla oynarken kafasını bile kaldırmadı. Sesi her zamanki gibi pürüzlü ve ruhsuzdu. "Yok... Daha önemli işlerim vardı."

Doğan hayretle ellerini iki yana açtı, sandalyesine geri çöktü. "Oğlum pazar akşamı bekliyordum ya seni! Gözüm yollarda kaldı, ulan Araf kesin gelir maça dedim. Sonra herhalde çok önemli bir işi vardır dedim kendi kendime. Nasıl kaçırırsın bu maçı anam babam?"

Araf gözlerini yavaşça köşede dilsiz bir heykel gibi büzülen bana, ardından Doğan’ın o hırslı çehresine çevirdi. "Anlatsana maçı," dedi, sesindeki o emir kipiyle karışık merakı gizlemeyerek.

Doğan sanki bu anı bekliyormuş gibi yerinde dikleşti, elleriyle havada pozisyonları çizerek adeta bir spiker gibi heyecanla anlatmaya başladı:

"Kanka bak, tam bir devlerin savaşıydı! İspanya sahaya o genç yetenekleriyle, Lamine Yamal ve Nico Williams ile kanatları felç etmek için çıktı. Orta sahada Rodri adeta bir maestro gibi oyunun temposunu belirliyordu, her topu o dağıttı. Arjantin ise turnuvanın en kurt, en acımasız takımıydı. Alexis Mac Allister ve Enzo Fernández orta sahayı resmen bir savaş alanına çevirdiler, her pozisyonda kemik sesleri geldi."

Doğan heyecandan ayağa kalktı, mutfağın ortasında hayali bir topa vurur gibi yaptı:

"Maç öyle bir tempoyla başladı ki nefesimiz kesildi. İspanya o meşhur pas trafiğiyle Arjantin'i kendi yarı sahasına hapsetmeye çalıştı. Lamine Yamal sağ kanattan topu her aldığında Arjantin defansını kevgire çevirdi, o çocuk tam bir baş belası! Ama Arjantin'in arkadaki o duvarı, Cristian Romero ve Lisandro Martínez öyle sert kademeler yaptı ki, İspanyollar ceza sahasına her girmeye çalıştığında duvara çarpmış gibi geri döndüler. Emiliano Martínez de kalede resmen devleşti, ilk yarıda Yamal’ın köşeye giden iki füzesini o uzun kollarıyla öyle bir çıkardı ki, tüm kahvehanedekiler ayağa fırladı!"

Aylin elindeki bezle Doğan’a ters bir bakış attı, "Otur yerine Doğan, mutfağı yıkacaksın!" dedi ama Doğan onu duymuyordu bile, gözleri parlayarak devam etti:

"İkinci yarıda İspanya vites yükseltti kanka, adamlar adeta tek kale oynamaya başladı. Julián Álvarez önde deli gibi pres yapıp İspanya defansını hataya zorlamaya çalışsa da İspanyollar o kadar soğukkanlıydı ki hiç açık vermediler. Ve o beklenen an geldi... Maçın son dakikalarında tansiyon tavan yaptı. İspanya galibiyet golü için dalga dalga yüklenirken, Arjantin o sinsi sokak zekası ve sertliğiyle maçı uzatmalara taşımak için her yolu denedi. 90+3'te Enzo Fernández sinirlerine hakim olamayıp Cubarsí'ye sert girince kırmızı kartı gördü ve Arjantin’i yaktı!."

Sonra heyecanlı nefes nefese anlatmaya devam etti:

"Kalan sürede Dibu Martínez kalede yine devleşti, Yamal’ın o son saniye frikiğini de çıkarıp maçı mucizevi bir şekilde uzatmalara taşıdı. Ama uzatmalarda 10 kişi kalan Arjantin’in pili bitti. 106. dakikada Nico Williams soldan sıfıra inip kesti, Ferran Torres topu ağlara bıraktı! Hakem son düdüğü çaldığında MetLife’ta kıyamet koptu Kara! İspanya 1-0 kazanıp dünya şampiyonu oldu, kaçırdığın maça dön de bir bak istedim."

Aylin elindeki kurulama bezini masaya fırlatıp Doğan’a ters bir bakış attı. "Aman, sen de amma abarttın Doğan ya!" dedi, sesindeki o bıkkın mahalleli tonuyla. "Bence çok sıkıcı bir maçtı, ona bakma sen. Çok sıkıcıydı."

Doğan hayretle Aylin’e döndü. "Ulan kupa maçı bu, nasıl sıkıcı olur kızım?"

Aylin omuz silkip dumanı tüten çayından bir yudum daha aldı. "Sıkıcıydı tabi. O ilk yarı, hani o ilk maç devresi mi ne, orada hiç gol atamadılar zaten. Dakikalarca topu bir o yana bir bu yana koşturup durdular, içim şişti izlerken. Gol olmayınca ne anladım ben o işten? Boşuna uykusuz kaldık pazar pazar."

Doğan kafasını iki yana sallayarak güldü. "Kızım futbol taktik işi, o ilk yarıdaki o taktik savaşı görmedin mi sen?" diye üsteledi ama Aylin onu duymuyordu bile.

Araf, iki arkadaşın bu tatlı atışmasını uzaktan izlerken derin bir nefes verdi. Yüzündeki o sert, katı boksör maskesi bu samimi mahalle havasıyla biraz daha gevşemişti. "Neyse," dedi Araf, o tok ve pürüzlü sesiyle araya girerek. Doğan’ın omzuna sertçe vurdu ve onu kapıya doğru yönlendirdi. "Hadi yallah artık, yarına şu telefon işini unutma."

Doğan kapı eşiğinde ceketinin önünü kapatırken arkasını dönüp bana baktı, ardından Araf’a göz kırparak sokağın kurşuni karanlığına doğru ilk adımını attı. "Hallederiz kanka, merak etme sen," dedi ve dış kapının kapanma sesiyle birlikte o tekinsiz gecekondu yeniden o derin, dilsiz sessizliğine gömüldü.

Aylin, Doğan’ın arkasından dış kapıya doğru adımlarken masanın üzerindeki boş kapları hızlıca toparladı. "Ben de gideyim artık," dedi, elinin tersiyle alnındaki hafif teri silerek. "Zaten geç geldim hava çok sıcak diye. İçim bayıldı valla."

"Hoşçakalın!" dedi, o cıvıl cıvıl neşeli sesiyle dar koridoru bir kez daha ısıtarak.

Araf, sırtını dayadığı duvardan hafifçe doğruldu. Sesi bu kez o kadar sert veya pürüzlü değil, Aylin’in mahalle şefkatine yakışacak kadar yumuşaktı.

"Hoşçakal," dedi Araf, kapıyı açarken. Ardından Aylin sokağın basamaklarına doğru ilk adımını attığında arkasından bir kez daha mırıldandı: "Hoşçakal."

Aylin’in o topuklu ayakkabılarının parke taşlarında çıkardığı tıkırtılar, Balat’ın o kurşuni akşamüstü sessizliğinde yavaşça eriyip gitti. Araf dış kapıyı kapattı, demir sürgüyü iki kez çevirerek yuvasına sertçe oturttu. O tok metal sesiyle birlikte gecekondunun içi yeniden o derin, dilsiz ve sadece ikimize ait olan o tekinsiz sessizliğe gömüldü. Mutfakta, o loş sarı ışığın altında Araf’la bir kez daha yapayalnız kalmıştık.

Aylin’in o topuklu ayakkabılarının parke taşlarında çıkardığı tıkırtılar, Balat’ın o kurşuni akşamüstü sessizliğinde yavaşça eriyip gitti. Araf dış kapıyı kapattı, demir sürgüyü iki kez çevirerek yuvasına sertçe oturttu. O tok metal sesiyle birlikte gecekondunun içi yeniden o derin, dilsiz ve sadece ikimize ait olan o tekinsiz sessizliğe gömüldü. Mutfakta, o loş sarı ışığın altında Araf’la bir kez daha yapayalnız kalmıştık.

Araf, sırtını dayadığı ahşap kapıdan yavaşça ayrıldı. Ağır postallarıyla mutfak tezgahına doğru ilerledi, ocağın üzerinde duran demliği kontrol edip altını tamamen kapattı. Yüzündeki o Savaş'ın dedikodularından ve unvan maçının stresinden kalan gergin hatlar, odadaki sessizlikle beraber yerini yorgun bir sükunete bıraktı. Kömür karası gözlerini bana çevirdi; kollarını göğsünde bağlayarak sandalyemde öylece büzülmüş halimi süzdü.

"Hadi," dedi Araf, başıyla koridorun sonundaki o loş odayı işaret ederek. Sesi gecenin bu saatine yakışacak kadar boğuk ve pürüzsüz bir hırıltıyla çıktı. "Hadi sen de geç yat artık. Bugün çok yoruldun dilsiz kız."

Masanın üzerindeki kalemi ve buruşuk kağıdı parmaklarımın ucuna çektim. Titremesi tamamen geçmiş olan ellerimle, o dilsiz dünyamdan ona bir iyi geceler hediyesi bırakmak istedim. Kalemi beyaz sayfanın üzerinde sessizce gezdirip yazımı bitirdikten sonra kağıdı ona doğru uzattım:

"İyi geceler, Araf."

Araf adımlayıp masanın üzerindeki kağıdı aldı, yazıyı okuduğunda o sert boksör maskesi ilk defa tamamen gevşedi. Dudaklarının kenarına o sinsi ama inanılmaz samimi, içimi eriten tebessümü yerleştirdi. Kağıdı katlayıp cebine koyarken gözlerimin içine baktı.

"İyi geceler, Lâl," dedi, sesi adeta bir ninni gibi dar odanın kireç sıvalı duvarlarında yankılandı.

Sandalyemden yavaşça doğruldum. Aylin’in üzerime tam oturan o temiz pijama takımının içinde, koridorun loş ışığına doğru bir gölge gibi süzüldüm. Araf’ın o boksör bandajları, tütün ve temiz sabun kokan odasına adım attığımda içimdeki o çocukluk kâbuslarının bütünüyle dağıldığı hissettim. Yatağa uzanıp yorganı üzerime çektiğimde, gözlerimi kapının hafifçe aralık bırakılmış o boşluğuna diktim.

Bakışlarımı o aralıktan dışarıya, mutfağa doğru uzattığımda Araf'ın mutfaktaki o gıcırdayan ahşap sandalyeye yerleştiğini gördüm. Sırtını duvara dayamış, uzun bacaklarını öne doğru uzatmıştı. Elindeki çizgili bezle boks bandajlarını yavaşça temizliyor, gözlerini bir an bile dış kapıdan ayırmıyordu. Benim yüzümden mahvolan geleceğine, kaçırdığı o unvan maçına rağmen, şimdi kapıda bir dev gibi dikilmiş canı pahasına beni bekliyordu.

Gözlerimi sımsıkı kapattım. Dışarıda, o karanlık sokaklarda ellerinde mor ışıklı fenerlerle beni arayan cellatlarım vardı, bunu çok iyi biliyordum. Ama o gece, hayatımda ilk kez arkama bakmadan, güvende hissederek derin ve huzurlu bir uykuya daldım. Çünkü o kapının hemen ardında, benim için sabaha kadar gözünü kırpmayacak bir dev nöbet tutuyordu.

Göz kapaklarım artık daha fazla direnemiyordu. Yastığa başımı koyar koymaz bütün sesler yavaş yavaş uzaklaştı. İçimdeki fırtına ilk kez sustu. Derin bir nefes aldım ve kendimi uykunun sessiz kollarına bıraktım.

Bölüm sonu

1 yorum